Ulusların Sonu: Uluslara Karşı Bir Alternatifimiz Var Mı?

Bu yazının içerik özgünlüğü henüz kategorize edilmemiştir. Eğer merak ediyorsanız ve/veya belirtilmesini istiyorsanız, gözden geçirmemiz ve içerik özgünlüğünü belirlememiz için [email protected] üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

Bir an için, ülkelerin olmadığı bir dünya hayal etmeye çalışın. Her biri net sınırlar, hükümetler ve kanunlar içeren düzgün, renkli parçalara bölünmemiş bir harita düşünün. Toplumumuzun yaptığı herşeyi (ticaret, seyahat, bilim, spor, barışı ve güvenliği korumak), ülkelerden bahsetmeden tanımlamaya çalışın. Kendinizi tanımlamaya çalışın: En az bir vatandaşlık hakkınız ve bunu değiştirme hakkınız var, fakat hiçbirine sahip olmama hakkınız yok.

Harita üzerinde bulunan renkli yamalar, demokrasi olabilir, diktatörlük olabilir veya ikisinden biri olmak için fazla karmaşık olabilir, fakat hemen hemen hepsi, bir tek şey olduğunu iddia eder: bir ulus devlet, kendi kendini yöneten bir devlet içinde özgür irade hakkına sahip olan "insanlardan" veya ulustan oluşan egemen bir bölge... Şu an 193 ülkeden oluşan Birleşmiş Milletler böyle diyor. 

Üstelik, bağımsızlık oylaması yapan İskoçlar'dan, Orta Doğu'da yeni bir devlet ilan eden cihatçılara kadar, gitgide daha fazla insan kendi devletlerinin olmasını istiyor. Gün içindeki büyük haberlerin çoğu, Gazze ve Ukrayna'daki çatışmalardan göç kuyruklarına ve Avrupa Birliği üyeliğine kadar, bir şekilde ulus devletlere bağlı.

Sahip olduğumuz ekonomiler küreselleşse bile, ulus devletler gezegenin başlıca politik kurumları olarak kalıyorlar. 2014 yılının AB seçimlerinde milliyetçi partiler için verilen büyük miktardaki oylar, bunu aşmaya çalışan AB'de bile milliyetçiliğin canlı halde kaldığını kanıtlıyor.

Fakat iktisatçılar, politik bilimciler ve hatta ulusal hükümetler arasında, ilişkilerimizi sürdürmek için ulus devletin mutlaka en iyi ölçek olmadığı görüşü artış gösteriyor. Besin tedariği ve iklim gibi hayatî konuları küresel ölçekte yönetmeliyiz, fakat ulusal gündemler, küresel yarara sürekli baskın çıkıyor. Daha küçük bir ölçekte, şehir ve bölge yönetimlerinin insanlara ulusal hükümetlerden daha iyi hizmet ettiği çoğu kez görülüyor.

O halde kendimizi nasıl düzenlemeliyiz? Ulus devlet, doğal ve kaçınılmaz bir kurum mu? Yoksa küreselleşmiş bir dünyada tehlikeli bir tarih hatası mı?

Bunlar, normalde bilimsel sorular değiller; fakat bu durum değişiyor. Karmaşıklık kuramcıları, sosyal bilimciler ve tarihçiler, bunları yeni yöntemler kullanarak ele alıyorlar ve cevaplar her zaman beklediğiniz şekilde değiller. Ulus devlet, zamansız olmaktan öte, yeni bir olgudur. Ayrıca karmaşıklık artmaya devam ettikçe, yeni siyasal yapılara dönüşüyor. Yeni Ortaçağcılığa hazırlanın!

London School of Economics'ten John Breuilly, 18. yüzyılın sonlarından önce gerçek ulus devletler bulunmadığını söylüyor. Eğer Avrupa'yı baştan sona seyahat ederseniz, sınırlarda kimse size pasaport sormazdı; bildiğimiz şekliyle ne pasaportlar, ne de sınırlar vardı. İnsanlar etnik ve kültürel kimliklere sahiplerdi fakat bunlar, içinde yaşadıkları siyasi varlığı kesin olarak tanımlamıyordu. 

Bu durum, insanlığın en eski siyasetinin antropolojisine ve psikolojisine kadar uzanıyor. Bizler büyük göçebe aileler şeklinde yola başladık, ardından büyük avcı toplayıcı takımları oluşturduk ve sonra, yaklaşık 10.000 yıl önce, çiftçilik yaptığımız köylerde yerleşik düzene geçtik. İnsanlar kendilerini beslemek ve savunmak için işbirliği yaptığından, bu gibi ittifakların evrim açısından uyumsal üstünlükleri vardı.

 

Savaş ve Barış

Fakat bunların da sınırları bulunuyordu. Oxford Üniversitesi'nden Robin Dunbar, bir bireyin yaklaşık 150'ye kadar kişiyi bağlayan sosyal etkileşimleri takip edebildiğini gösterdi. Bunun kanıtları arasında, tarih boyunca köy ve ordu birlikleri üzerinde yapılmış olan çalışmalar ve Facebook arkadaşlarının ortalama taksimi bulunuyor. 

Fakat, bundan daha fazla arkadaşa sahip olmak için önemli bir sebep bulunuyor: savaş. Storrs'taki Connecticut Üniversitesi'nden Peter Turchin şöyle aktarıyor: "Küçük ölçekli topluluklarda, erkek ölümlerinin yüzde 10'u ila 60'ı, savaşa dayandırılabilir." Daha fazla ittifak demek, daha yüksek bir hayatta kalma şansı anlamına geliyor.

Turchin, mücadelenin en şiddetli olduğu zamanlarda, eski Avrasya imparatorluklarının en geniş alanlarına ulaştıklarını buldu. Bu durum, politik genişlemede savaşın önemli bir etmen olduğunu öne sürüyor. Kaliforniya'daki Stanford Üniversitesi'nde olan arkeolog Ian Morris, bunun sebebini, nüfus arttıkça, insanların artık düşmanlardan kaçacak boş alan bulamamalarına bağlıyor. Savaşın kaybedenleri sadece düşmanın alanına giriyor; bu yüzden alanlar genişliyor.

Peki Dunbar sayısını nasıl geçtiler? İnsanlığın buna verdiği evrensel cevap, hiyerarşinin icadı olmuştu. Birkaç köy, kendilerini bir lider altında birleştirmişti; birkaç liderlik, daha yüksek bir lider altında bir araya toplanmıştı. Bu birlikler büyümek için daha fazla köy, ve gerektiğinde daha fazla hiyerarşi katı eklemişti. 

Hiyerarşiler, herhangi birinin 150'den fazla insanı kişisel olarak takip etmesine gerek olmadan, liderlerin büyük grupları düzenleyebileceği anlamına geliyordu. Turchin'in söylediğine göre, bir birey kendi çevresine ek olarak, genelde hiyerarşide daha yüksek bir seviyede bulunan bir kişiyle ve alt seviyelerde bulunan sekiz kişiyle etkileşimde bulunuyordu. 

Massachusetts Cambridge'daki New England Karmaşık Sistemler Enstitüsü'nden Yaneer Bar-Yam, bu birliklerin daha fazla ortaklaşa eylem türü gerçekleştirmek amacıyla genişlemeye ve karmaşıklıklarını artırmaya devam ettiklerini söylüyor. Bir topluluğun hayatta kalması için, ortaklaşa şekilde gerçekleştirdiği davranışın da yüzleştiği zorluklar kadar karmaşık olması gerekir; buna, komşularından gelen rekabet de dahildir. Eğer bir grup, hiyerarşik bir toplumu benimsediyse, rekabetçilerinin de benimsemesi gerekir. Hiyerarşiler yayılır ve sosyal karmaşıklık artar.

Daha geniş olan hiyerarşiler sadece daha fazla savaş kazanmamış, ayrıca ölçek ekonomisi aracılığıyla daha fazla insanı beslemiş, bu durum sulama, besin depolama, kayıt tutma ve birleştirici bir din gibi teknik ve sosyal yeniliklere olanak sağlamıştır. Bunu şehirler, krallıklar ve imparatorluklar takip etmiştir.

Fakat bunlar ulus devletler değildi. Fethedilen bir şehir veya bölge, içinde oturanların "ulusal" kimliğine bakılmadan bir imparatorluğa dahil edilebiliyordu. Almanya'daki Leipzig Üniversitesi'nde tarihçi olan Andreas Osiander şöyle söylüyor: "Devleti, siyaset için gerekli bir çatı olarak görmek, medeniyetin kendisi kadar eskidir ve detaylı şekilde incelenmeye direnemez."

Önemli olan noktalardan birisi, tarımsal toplumların az miktarda fiili yönetime ihtiyaç duymuş olmalarıdır. 10 kişiden dokuzu, çiftçilik yapmak zorunda olan köylülerdi, yoksa açlıktan ölürlerdi, bu yüzden geniş ölçüde kendi kendilerini düzenliyorlardı. Hükümet kendi payını almak, ceza hukukunu uygulamak ve tartışmasız sahip olduğu topraklarda barışı sağlamak için müdahale ediyordu. Diğer türlü kendi ana rolü bu toprakları elinde tutmak veya daha fazlasını kazanmak için mücadele etmekti. 

Osiander, yöneticilerin çok daha sonraki dönemlerde bile vakitlerinin küçük bir kısmını yönetmekle geçirdiklerini söylüyor. 17nci yüzyılın sonlarında Fransız Louis XIV, yabancı savaşlarda savaşan yarım milyon tabura sahipti fakat sadece 2000 tanesi yurtta düzeni sağlıyordu. 18nci yüzyılda Hollandalılar ve İsviçreliler hiç merkezî yönetime ihtiyaç duymamışlardı. 19ncu yüzyılda ABD'ye gelen pek çok doğu Avrupalı, geldikleri ülkeyi değil, geldikleri köyü söyleyebiliyordu: çünkü onlar için bu önemsizdi.

Breuilly, modern çağdan önce insanların kendi yöneticileri ile kendilerini "dikey olarak" tanımladıklarını söylüyor. Yerel pazarların ötesinde, köylüler arasında az miktarda yatay etkileşim vardı. Kralın kimi yönettiği ve bu insanların kendisi gibi olup olmadıkları geniş ölçüde alakasız şeylerdi. 

Bu gibi yapılar, iyi şekilde tanımlanmış sınırları vatandaşlarla dolu olan günümüzün devletlerinden çok farklıydı. Breuilly, dikey bağlılıkların olduğu bir yapıda, gücün derebeyinin yaşadığı yerde zirve yaptığını ve komşu bölgelere dönüşen sınır topraklarında tükendiğini söylüyor. Günümüz haritalarında eski imparatorluklar sanki kesin sınırları varmış gibi resmediliyor, fakat öyle değillerdi. Dahası, insanlar ve topraklar, genelde farklı amaçlar için farklı yargı yetkileri altındaydılar. 

 

Basit Topluluklar 

Bar-Yam, böylesi gevşek bir kontrolün, günümüz öncesi politik birimlerin sadece besin yetiştirme, savaşma, haraç toplama ve düzeni sağlama gibi birkaç basit eylemi çoğaltma kapasitesine sahip oldukları anlamına geldiğini söylüyor. Roma İmparatorluğu gibi bazı imparatorluklar, bunu çok büyük bir ölçekte yapmışlardı. Fakat karmaşıklık (toplumun ortaklaşa şekilde gerçekleştirdiği farklı eylemler) nispeten düşüktü. 

Karmaşıklık, bir toplumun kullanabileceği enerji ile sınırlıdır. Bu durum, tarihin büyük bir bölümü için esasen insan ve hayvan iş gücü anlamına geliyordu. Avrupa, Ortaçağın son dönemlerinde özellikle su gücü olmak üzere daha fazla enerji kullandı. Bu durum, sosyal karmaşıklığı artırarak (örneğin ticaret arttı) daha fazla yönetimi gerektirdi. Merkeziyetçiliğini yitiren feodal yapı, daha fazla güce sahip olan merkezileşmiş hükümdarlıkların önünü açtı. 

Fakat bunlar da ulus devlet değildi. Hükümdarlıklar, onları yönetenler tarafından, yöneticiler de karşılıklı onaylama ile belirleniyordu; veya bunun tersi, neredeyse sürekli savaş tarafından. Ancak Avrupa'da ticaret büyüdükçe, hükümdarlar, servetten savaşa göre daha fazla güç elde edebileceklerini keşfettiler.

1648 yılında, Avrupa'daki Vestfalya Barışı, mevcut kraliyetleri, imparatorlukları ve diğer yönetim şekillerini "egemen" ilan ederek yüzyıllar süren savaşı bitirdi: hiçbirisi diğerlerinin iç işlerine karışmayacaktı. Bu durum, çağdaş devletlere doğru atılmış olan bir adımdı; fakat bu egemen varlıklar hâlâ kendi insanlarının ulusal kimlikleri tarafından tanımlanmamıştı. Uluslararası hukukun Vestfalya antlaşmasına dayandığı söylenir, ancak "uluslararası" kelimesi, 132 yıl sonrasına kadar icat edilmeyecekti. 

Avrupa o zamana kadar sanayi devriminin devrilme noktasına ulaşmıştı. Bar-Yam'ın söylediğine göre, kömürden çok büyük miktarlarda enerji elde etmek, dokuma gibi bireyler tarafından gerçekleştirilen karmaşık davranışların büyütülebileceği ve çok daha karmaşık ortaklaşa davranışlar üretilebileceği anlamına geliyordu.

 

Ulusların Sonu: Uluslara Karşı Bir Alternatifimiz Var Mı?

Bu durum, farklı bir idare türüne gereksinim duydu. 1776 ile 1789'da, ABD ve Fransa'da yaşanan devrimler, yöneticilerinin soyundan ziyade vatandaşlarının ulusal kimliği tarafından belirlenen ilk ulus devletleri oluşturdu. Breuilly, dönemin dönüm noktalarından birine göre, 1800 yılında Fransa'da neredeyse kimsenin kendisini Fransız olarak düşünmediğini, fakat 1900 itibariyle hepsinin öyle düşündüğünü söylüyor. İngiltere'deki insanlar, çeşitli sebeplerle daha erken bir "İngilizlilik" algısı edinmiş, fakat bu, milliyetçi bir düşünce tarzı olarak ifade edilmemiş.

1918 itibariyle, Habsburg'lar gibi Avrupa'nın son çok uluslu imparatorluklarının birinci dünya savaşında parçalanmasıyla, Avrupa devletlerinin sınırları, geniş ölçüde kültürel ve dilsel hatlar boyunca yeniden çizilmişti. En azından Avrupa'da, yeni ölçüt ulus devlet idi. 

Bunun sebeplerinden birisi de, endüstriyel bir ekonomiyi yönetmek için gereken politik kontrol ölçeğinin faydacı bir uyarlaması olmasıydı. Endüstri, tarımdan farklı olarak, tekdüze şekilde yayılı olmayan çelik, kömür ve diğer kaynaklara ihtiyaç duyar, bu yüzden pek çok mikro devlet artık yaşayamazdı. Bu arada, imparatorluklar endüstrileşip daha fazla fiili yönetime ihtiyaç duydukça hantal hale gelmişlerdi. Bu yüzden 19ncu yüzyıl Avrupası'nda, mikro devletler kaynaşmış ve imparatorluklar parçalanmıştı. 

Bu yeni ulus devletler sadece ekonomik olarak verimli değil, aynı zamanda içinde yaşayanların ulusal kaderinin tamamlanması şeklinde değerlendirilmişti. Bununla beraber bir tarihçiler silsilesi ise, devletlerin kendi uluslarını tanımladığına, bunun tersinin olmadığına karar vermişti. 

Örneğin Fransa, önceden var olan bir Fransız ulusunun doğal ifadesi değildi. 1789'daki devrimde, orada bulunanların yarısı Fransızca konuşmuyordu. 1860'da İtalya birleştiği zaman, orada bulunanların sadece yüzde 2.5'i devamlı olarak standart İtalyanca konuşuyordu. Liderleri birbirine Fransızca konuşuyordu. Birinin ünlü bir deyişine göre, İtalya'nın oluşturulmasıyla birlikte artık İtalyanların da oluşturulması lazımdı; pek çok kişi bu sürecin hâlâ devam ettiğini hissediyor. 

İrlanda'daki Dublin Üniversitesi'nde sosyolog olan Sinisa Malesevic, bu "ulus inşa etmenin" çağdaş ulus devletlerin evriminde önemli bir adım olduğuna inanıyor. Bu, insanların aile ve arkadaşlarından oluşan Dunbar çemberiyle, ulusu duygusal olarak eşitlemiş olan bir milliyetçilik ideolojisinin oluşturulmasını gerektirmişti. 

Bu da büyük ölçüde kitle iletişim teknolojilerine dayanıyordu. New York'ta bulunan Cornell Üniversitesi'nden Benedict Anderson, yaptığı etkili bir çözümlemede, ulusları "hayalî" topluluklar olarak tanımlamıştı: Yakın çevremizden miktar olarak çok daha fazlalar ve hiçbir zaman hepsiyle tanışmayacağız, ancak insanlar, aileleri için olduğu gibi ülkeleri için de ölürler. 

Kendisinin iddia ettiğine göre, bu gibi milliyetçi duygular, kitlesel pazara hitap eden kitapların konuşma dilini standartlaştırması ve dil toplulukları oluşturmasından sonra ortaya çıkmıştı. Gazeteler, daha önce mümkün olmayan geniş bir "yatay" topluluk oluşturarak, insanların ortak şekilde ilgi duyduğu olayları öğrenmesine olanak sağlamıştı. Ulusal kimlik aynı zamanda devletin sermaye sağladığı kitle eğitimi ile kasıtlı olarak teşvik edilmişti.

Malesevic, bu ideolojik süreci yönlendiren en önemli etmenin, altta yatan yapısal bir etmen olduğunu söylüyor: Geniş kapsamlı bürokrasilerin gelişmesi, karmaşık şekilde endüstrileşmiş toplulukları yönetmeye ihtiyaç duymuştu. Breuilly, örneğin 1880'lerin Prusya'sının işsizlik yardımı veren ilk hükümet haline geldiğini söylüyor. İlk önce sadece, kimlik saptamanın sorun olmadığı, işçinin doğduğu köyde ödeme yapmışlardı. İnsanlar iş için başka yerlere göç ettikçe, bu yardımlar Prusya'nın her yerinde geçerli olmuştu. "Bu durum, Prusyalıların kim olduğunu belirlemek zorunda kalmalarına kadar gerçekleşmemişti," diyor, ve bunu yapmak için bürokrasiye ihtiyaç duymuşlardı. Vatandaşlık belgeleri, nüfus sayımı ve kontrol altında tutulan sınırlar bunun arkasından gelmişti. 

Bu durum, daha fazla orta yönetim katmanıyla birlikte hiyerarşik denetim yapılarının şiştiği anlamına geliyordu. Malesevic, insanları ülke boyutundaki birimlerde gerçekten bir araya getiren şeyin böylesi bir bürokrasi olduğunu öne sürüyor. Fakat bu kasıtlı olarak yapılmamıştı: karmaşık hiyerarşik yapıların davranışından ortaya çıkmıştı. Bar-Yam, insanlar daha fazla türde faaliyet yaptıkça, toplumlarının sahip olduğu denetim yapısının kaçınılmaz şekilde daha yoğun hale geldiğini söylüyor. 

Ulus devletin ortaya çıkışında, bu durum, nüfustaki kişi başına daha fazla bürokrat olması anlamına geliyor. Böylesine yakın bir bürokratik denetime bağlı olmak, özellikle kilise ve köye olan bağlar azaldıkça, insanları devletle kişisel bağlar kurmaya teşvik etti. Hükümetler daha büyük kontrol uyguladıkça, insanlar bunun karşılığında oy verme gibi daha fazla hak elde etti. İnsanlar ilk defa devletin kendilerinin olduğunu hissettiler. 

 

Doğal bir İlişki Durumu Mu?

Breuilly, Avrupa'nın ulus devlet modelini belirlediğinde, herkesin aynı hareketi yapmak istediğini söylüyor. Aslında, başka bir yol olabileceğini şu an hayal etmek zor. Fakat sanayi devriminin karmaşıklığı sebebiyle kendiliğinden ortaya çıkan bir yapı, ilişkilerimizi yönetmenin gerçekten en iyi yolu mu?

Kanada Toronto'daki York Üniversitesi'nden Brian Slattery'ye göre ulus devletler hâlâ, "dünyanın, yerkürenin ayrı bölümlerinde oturan, doğal olarak farklı, homojen ulusal veya kabilesel gruplardan oluştuğu ve bunun, çoğu insanın birincil bağlılığı olduğu" şeklindeki yaygın görüş üzerinde gelişiyor. Fakat antropolojik (insanbilimsel) araştırmalar bunu onaylamıyor. Kabilesel topluluklarda bile, etnik ve kültürel çoğulculuk her zaman yaygın halde. Çok dillilik yaygın, kültürler birbirine dönüşüyor ve dil ile kültür grupları uyumlu değil. 

Dahası, insanlar her zaman bölge, kültür, arkaplan ve daha fazlasına dayalı olan çok sayıda farklı gruba ait olma düşüncesine sahiptir. "Bir kişinin kimliğinin ve esenliğinin, ulusal grubun esenliğine merkezi bir şekilde bağlı olduğu iddiası, basit bir tarihsel gerçek meselesi olarak yanlıştır," diyor Slattery.

O halde, ulus-devlet modelinin başarısız olması belki de hayret verici değil: 1960'tan beri dünya genelinde 180'den fazla iç savaş yaşandı.

Bu gibi çatışmalar, genelde etnik veya mezhepçi gerilimlerden kaynaklanıyor. Halihazırda Suriye gibi başarısız devletler, bu tür hatlar arasındaki şiddet nedeniyle zarar görüyor. Ulus devletlerin sadece bir ulus içermesi gerektiğini söyleyen görüşe göre, bu gibi başarısızlıklar genelde pek çok insanı doğal olmayan sınırların içine koyan sömürge mirasından kaynaklanıyor. 

Fakat her Suriye veya Irak için, farklı "ulusal" gruplara sahip olmasına rağmen iyi geçinen bir Singapur, Malezya veya Tanzanya var. Bu arada Avustralya ve Amerika'daki göçmen eyaletler, başlangıçtaki büyük çeşitlilikten tekil uluslar oluşturdular. 

Peki farkı oluşturan ne? Ortaya çıktığına göre, etniklik ve dil önemli olsa da, asıl önemli olan şey bürokrasi. Bu durum, Avrupa'nın denizaşırı imparatorlukları ikinci dünya savaşının ardından yıkıldıktan sonra ortaya çıkan bağımsız devletlerin değişen kaderinde belirgin halde. 

Milliyetçilik mitolojisine göre, bütün ihtiyaçları olan şey bir bölge, bir bayrak, ulusal bir hükümet ve BM tarafından tanınmaktı. Aslında, asıl ihtiyaçları olan şey, karmaşık bürokrasiydi. 

Özellikle Hindistan olmak üzere bazı eski sömürgeler, kalıcı demokrasiler haline geldiler. Özellikle eski Belçika Kongo'su gibi, sömürge yöneticilerinin sadece kaynakları aldığı diğerleri ise bunu yapamadı. Bunların pek çoğu, demokrasilerden çok daha basit bir bürokrasi gerektiren diktatörlükler haline geldiler.

Diktatörlükler, etnik çekişmeyi daha da körüklendirir, çünkü bunların sahip olduğu kurumlar, vatandaşların ulus ile özdeşleşmesini desteklemezler. Bu gibi durumlarda insanlar, Dunbar benzeri bağlılıkları kolayca meydana çıkaran, akrabalığa dayalı olan güvenilir ittifaklara geri çekilirler. Emniyetsiz hükümetler, kendi lehlerine etnik gruplarla müttefiklik yaparlarken, beğenilmeyen gruplar arasındaki kindarlık artar; ve ortaya çıkan çatışma, şiddetli olabilir. 

Yakın tarihte yapılan araştırmalar, sorunun etnik çeşitlilik olmadığını, ancak resmî kapsamın yetersizliği olduğunu doğruluyor. Az sayıda tarihî etnik çeşitliliğe sahip olan ülkeler şimdi bunu hemen öğrenmek zorunda kalıyorlar, çünkü insanlar küreselleşmiş bir ekonomide iş bulmak için göç ediyorlar. 

Bunun nasıl sonuç verdiği, insanların kendi kendine ayrılıp ayrılmadıklarına bağlı. İnsanlar, kendileri gibi olanların etrafında bulunmayı severler ve bunun sonucu, etnik yerleşim bölgeleri olabilir. Doğu Lansing'teki Michigan Eyalet Üniversitesi'nden Jennifer Neal, şehir içindeki bu semtlerin etkisine bakmak için etmen temelli modelleme kullandı. Yaptığı çalışma, yerleşim bölgelerinin sosyal birleşmeyi desteklediğini, fakat bunun, gruplar arasındaki hoşgörünün azalmasına mâl olduğunu öne sürüyor. Bu durumun çözümü, birbirine yakın olan küçük yerleşim bölgeleri olabilir. 

Fakat hangi ölçekte? Bar-Yam, insanların iyi derecede karıştığı toplulukların (örneğin yerleşim bölgelerinin etkin olarak caydırıldığı, barışçıl Singapur'da olduğu gibi), etnik anlaşmazlık yaşamamaya yatkın olduklarını söylüyor. Daha büyük yerleşim bölgeleri de istikrarı besleyebilir. Bar-Yam, Hindistan, İsviçre ve eski Yugoslavya'daki etnik çekişme oranları ile yerleşim bölgelerinin büyüklüğü arasında bağlantı kurmak amacıyla matematik modeller kullanarak, 56 kilometre veya daha geniş olan yerleşim bölgelerinin, (özellikle doğal coğrafî sınırlar ile ayrılmışlarsa) barışçıl şekilde bir arada yaşamaya yol açtığını bulmuş.

Örneğin, farklı diller ve dinlere sahip olan İsviçre'nin 26 kantonu, biri hariç olmak üzere Bar-Yam'ın uzamsal istikrarlılık testini karşılamış. İsviçre'nin yakın tarihindeki tek büyük karışıklığı, Almanca konuşulan Bern'de Fransızca konuşan bir yerleşim yerleşim yeri yaşamış. Bu durum, onun Jura adlı ayrı bir kanton yapılmasıyla çözülmüş. Jura, ölçütleri karşılıyor.

Ancak etniklik ve dil, yine hikayenin sadece bir kısmı. Zürih'teki İsviçre Federal Teknoloji Enstitüsü'nden Lars-Erik Cederman, İsviçre kantonlarının sadece sınırları coğrafî olarak ayarlayarak değil, kantonlara hatırı sayılır ölçüde özerklik ve ortaklaşa kararlarda bir bölüm veren politik düzenlemeler ile barışa ulaştıklarını söylüyor. 

Benzer şekilde Cederman, 1960'tan beridir olan iç savaşları çözümlemek için yakın zaman önce derlenmiş bir veritabanı kullanarak, anlaşmazlığın aslında etnik olarak daha çeşitli olan ülkelerde daha muhtemel olduğunu bulmuş. Fakat dikkatli şekilde yapılan bir çözümleme, sorunun yalnızca çeşitlilikten değil, belirli grupların düzenli olarak iktidardan uzak tutulduğu zaman meydana geldiğini onaylıyor. 

Etnikliğe dayalı politikalara sahip hükümetler, buna özellikle eğilimli durumda. ABD, 2003 işgalinden sonra Irak'ta tam da böyle bir hükümet kurdu. Sünnilerin Şiiler tarafından dışlanması, Irak ve Suriye'de işgal altındaki topraklarda Sünni bir devlet ilan eden isyancılara yol açtı. Bu, ulus devlet mitolojisine uygun olarak, Irak ve Suriye'nin sömürge sınırlarını reddetmektedir, çünkü bunlar, ayrı "ulusları" birleşmeye zorlarlar. 

 

Etnik Temizlik

Fakat çözüm, etnik bütünlüğü uygulamaya koymak olamaz. Sözümona etnik temizleme, tarihsel olarak benzeri olmayan şekilde kanlı olmuştur ve "ulusal" bütünlük, uyumun garantisi değildir. Her durumda, etnik bir grubun iyi bir tarifi bulunmamaktadır. Pek çok insanın etnikliği karışmıştır ve siyasi havayla birlikte değişir: Hitler'in topraklarına kattığı Çek Cumhuriyeti'ndeki Sudetenland bölgesinde bulunduğu iddia edilen Alman sayısı, savaştan önce ve sonra çarpıcı biçimde değişmiştir. Rusya'nın Ukrayna'nın doğusunda bulunduğunu iddia ettiği Rusça konuşan insanlar da aynı derecede dayanaksız olabilir.

Hem Bar-Yam'ın hem de Cederman'ın araştırmaları, ulus devletler içindeki çeşitliliğe dair bir cevap öne sürüyor: Belçika ve Kanada gibi çok kültürlü devletlerin yapmış olduğu gibi, gücü yerel topluluklara devretmek.

"Devleti, birden fazla bağın, dilin ve dinin güvenli olabileceği ve gelişebileceği bir devlet anlayışına ihtiyacımız var," diyor Slattery. "Tanzanya'nın benimsediği ve oldukça güzel işlediği görünen ideal bu." Tanzanya, 120'den fazla etnik gruba ve yaklaşık 100 dile sahip.

Sonunda, etniklik, dil veya inançtan daha önemli olabilecek olan şey, ekonomik ölçektir. Başarılı olmak için ihtiyaç duyulan ölçek, teknoloji ile birlikte değişmiş olabilir (küçük Estonya, yüksek teknolojiye sahip galip bir devlettir), fakat yine de küçük bir devlet, rekabet için yeterli miktarda ekonomik güç toplayamayabilir.

Estonya'nın neden böylesine istekli bir Avrupa Birliği üyesi olduğunun sebeplerinden biri budur. Avrupa ülkeleri, 20nci yüzyıldaki tahrip edici savaşlardan sonra, temel endüstrilerini birleştirerek daha fazla savaşı önlemeye çalıştı. Avrupa Birliği haline gelen bu proje, artık öncelikli olarak, dünyanın en büyük tekil pazarında üretim ve satış üzerinden üye devletlere kazançlı ölçek ekonomileri sunuyor.

AB'nin canlandırmayı başaramadığı şey, milliyetçi tarzda bağlılıktır; Malesevic bugünlerde bunun spor, marş, TV haber programları ve şarkı yarışmalarının "sıradan" milliyetçiliğine dayandığını düşünüyor. Bu durum, Avrupalılara özgü bağlılıkların, hükümetlerinin çoğunu idare eden siyasi birim ile artık özdeşleşmediği anlamına geliyor.

Oxford Üniversitesi'nden Jan Zielonka, ironik olarak, AB'nin, artık bireysel olarak yarışmak için çok küçük olan Avrupa'nın ulus devletlerini kurtardığını söylüyor. Kendisinin iddia ettiğine göre, milliyetçi partilerin "gücü Brüksel'den geri alma" çağrısı, daha güçlü ülkelere değil, daha zayıf ülkelere yol açar. 

Kendisi farklı bir sorun görüyor. Ulus devletler, sanayi devriminin karmaşık hiyerarşilerinden doğdu. AB, başka bir hiyerarşi katmanı ekledi; fakat, kararlı gücü kullanacak yeterli bütünleşme yoktu. Bu, Malesevic'in gerekli şartlarının ikisinden de, yani milliyetçi ideoloji ve yaygın bürokrasi bütünleşmesinden yoksun.

Buna rağmen AB, ulus devlet sonrası bir dünyanın nasıl görüneceğine konusunda yol gösterebilir.

Zielonka, ekonomiler birbirine daha bağımlı hale geldikçe, Avrupa'nın idare yapılarının daha fazla bütünleşmesinin gerektiğini söylüyor. Fakat Avrupa'nın sık sık aksayan hiyerarşisinin bunu başaramayacağını aktarıyor. Kendisi, bunun yerine hiyerarşinin şehirler, bölgeler ve hatta sivil toplum kuruluşları ile yer değiştireceğini söylüyor. Tanıdık geliyor mu? Bunu destekleyenler, buna yeni ortaçağcılık diyor. 

"Politik gücün gelecekteki yapısı ve kullanımı, Vestfalyadan çok ortaçağ modelini andıracak. Vestfalya modeli, gücün, egemenliğin ve belirgin kimliğin toplanması hakkındadır," diyor Zielonka. Diğer taraftan yeni ortaçağcılık, üst üste gelen otoriteler, egemenliğin bölünmesi, birden fazla kimlik ve yönetim kurumları ile belirsiz sınırlar anlamına geliyor. 

Eski ABD dışişleri bakanı yardımcısı olan Princeton Üniversitesi'nden Anne-Marie Slaughter, hiyerarşilerin, öncelikle ulus devletlerdeki uzman ve bürokratlardan oluşan küresel ağlara yol açacağını söylüyor. Örneğin hükümetler artık, küresel sorunları yönetmek için G7 (veya 8, veya 20) gibi esnek ağlar üzerinden BM hiyerarşisinde olduğundan daha fazla çalışıyorlar. 

Oxford Üniversitesi'nde Oxford Martin Okulu başkanı olan ve küresel sorunları çözümleyen Ian Goldin, bu gibi ağların ortaya çıkması gerektiğini düşünüyor. BM organları ve Dünya Bankası gibi mevcut kurumların, ekonomik kararsızlık, salgınlar, iklim değişikliği ve bilişim güvenliği gibi küresel olarak birbiriyle bağlantısı olan şeylerden ortaya çıkan sorunlarla yapısal olarak mücadele edemediğine inanıyor; bu durumun sebebi kısmen, üye devletlerin bu küresel sorunlarla mücadele edemeyen hiyerarşiler olması. Slaughter'dan alıntı yapıyor: "Birbirine bağlı olan sorunlar, birbirine bağlı olan bir cevap gerektirir."

Tekrardan, yapıların altında yatan tutumlar ve insan beyninin sınırları, bunun sebebini açıklıyor. Bar-Yam, herhangi bir hiyerarşide, en üstteki kişinin tüm yapıyı anlayabilmesi gerektiğini belirtiyor. Goldin, yapıların, bir insan beyninin kavraması için çok karmaşık olduğu zaman, bunların hiyerarşilerden, bir kişinin sorumluluğunda olmayan ağlara evrimleşmesi gerektiğini savunuyor. 

Bu durum, ulus devletleri nereye koyuyor? Breuilly, "onlar, dünyadaki gücü içeren ana birimler olarak kalacak," diyor. Üstelik, insan şiddetinin bütün zamanların en düşük seviyelerine düşmesine olanak sağlayan kişisel güvenliği sürdürmek için, bunların gücüne ihtiyacımız var. 

Princeton'daki Gelişmiş Çalışmalar Enstitüsü'nden Dani Rodrik, bu ağların ortaya çıkmasına olanak sağlayan aynı küresel ekonominin, kuralları yazacak ve uygulayacak olan bir şeye veya birine ihtiyacı olduğunu söylüyor. Ulus devletler, şu an bunu yapacak güce sahip olan tek varlıklar. 

Fakat, hem küresel sorunları hem de yerel çatışmaları çözmedeki sınırları belirgin. Çözümlerden biri, hükümet ölçeğiyle daha fazla ilgilenmek olabilir. Yetki devri olarak bilinen bu durum, AB'nin temel bir ilkesi: yani hükümetin, yerel hükümet ile yerel sorunlar için ve daha büyük ölçeklerde daha büyük güçle, en etkili olduğu seviyede davranması gerektiği fikri. Bunun işe yaradığına dair deneysel bulgular var: sosyal ve ekolojik yapılar, bunların kullanıcıları dışarıdaki liderler tarafından yönetilmek yerine kendi kendilerini yönettiği zaman, daha iyi idare edilebilirler. 

Ancak, politik yapımızın bu yönde uyumlu bir şekilde nasıl evrimleşebileceğini görmek zor. Ulusal devletler, hem yerel kontrolün nakledilmesine hem de küresel hedeflere ulaşmak için örgütlenmeye engel olabilir. İklim değişikliğiyle birlikte zaten öyle yaptıkları tartışmaya açık.

Yeni ortaçacılık olsun veya olmasın, kenetlenmiş ağların küreselleşmiş dünyasına doğru evrimleşmeye giden bir alternatif de var, ve bu, çöküş demek. Hollanda'daki Wageningen Üniversitesi'nden Marten Scheffer şöyle söylüyor: "Çoğu hiyerarşik yapı, aşırı yüklü, pahalı ve değişime cevap vermekten aciz olmaya yatkındır. Bunun sonucunda ortaya çıkan gerilim, kısmî çöküş üzerinden serbest kalabilir." Ulus devletler için bu durum, yenilenmiş seçkin şehirlerden Irak benzeri anarşiye kadar herşey anlamına gelebilir. Bu belirsiz bir olasılık, fakat olumlu bir yan bulunabilir. Bazıları, çöküşün, yeni yapıların ortaya çıkmasına olanak sağlayan yaratıcı bir yıkım olduğunu söylüyor.

Beğenin ya da beğenmeyin, toplumlarımız halihazırda bu geçişi yaşıyor olabilir. Henüz hiçbir ülkenin olmadığını hayal edemiyoruz. Fakat onların belli tarihsel durumlara karşı geçici çözümler olduklarının farkına varmak, bir sonraki adımda ihtiyacımız olan şeye yapacağımız geçişi yönetmemize yardımcı olabilir. Uluslarımız devam etsin veya etmesin, ilişkilerimizi üzerinden idare ettiğimiz yapılar değişmek üzere. Şimdi hayal etmeye başlama zamanı.


Kaynak: Bu yazı New Scientist sitesinden çevrilmiştir.

Dolar Bozdurmak ve Işınlanma

Kongo'daki Goril: 1 Fotoğraf, Gidişatı Değiştirebilir!

Yazar

Katkı Sağlayanlar

Çağrı Mert Bakırcı

Çağrı Mert Bakırcı

Editör

Evrim Ağacı'nın kurucusu ve idari sorumlusudur. Popüler bilim yazarı ve anlatıcısıdır. Doktorasını Texas Tech Üniversitesi'nden almıştır. Araştırma konuları evrimsel robotik, yapay zeka ve teorik/matematiksel evrimdir.

Konuyla Alakalı İçerikler

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim