Transhümanizm, Türümüzü Değil, Sadece Evrimi Algılayışımızı Tehdit Ediyor!
Transhümanizm, Türümüzü Değil, Sadece Evrimi Algılayışımızı Tehdit Ediyor!

Bu yazının içerik özgünlüğü henüz kategorize edilmemiştir. Eğer merak ediyorsanız ve/veya belirtilmesini istiyorsanız, gözden geçirmemiz ve içerik özgünlüğünü belirlememiz için [email protected] üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

Yaklaşık 150.000 yıl önce Afrika’nın Büyük Rift vadisinde Homo sapiens’lerin ilk ortaya çıkışından beri insanlık deneyimi muazzam ölçüde değişti. DNA’mıza biraz Neandertal geni eklenmesi haricinde ise insanoğlu hiç değişmedi. Ancak bu evrimsel eylemsizliğin (durağanlığın) üstesinden gelinebilir; şöyle ki, biohacking(2) ve diğer transhümanist projelerin ortaya çıkışı faaliyet ve eylemsizlik durumları arasında bir dönüşüm sürecini (aralıklı denge modelini) başlatabilir. Alışılmadık derecede hızlı ve farklı bir adaptasyonu barındıran bu olasılık, pek çok kişiyi insan türünün geleceği hakkında düşünmeye sevk etmiştir. Gelecek kuşaklarımız tamamıyla farklı bir şey mi olacaklardır: Belki de bir nevi Homo gelecekus (Homo futurus)? Bu sorunun cevabı Aristo’yu ne kadar göz ardı edebildiğinize bağlı olacaktır.    

Takım (Genus) ve tür (species), yaşamı düzgün ve anlaşılabilir parçalara ayırarak düzenlemeye çalışan sınıflandırma esasına dayalı sistemlerdir. Canis lupus gibi türe özgü isimler “doğal grup” terimleri olup gerçek, somut/fiziksel şeylere atıf yapmamızı sağlarlar. Örneğin, doğada bir kurda işaret eder ve “Canis lupus” deriz. Kurtlar doğada varlardır ve kesinlikle leopar değillerdir. Ve bu durumları hiç değişmez. Diğer yandan, soyut “tür” düşüncesi (idea) ise (belli bir zamanda yaşayan belli bir türün aksine) biraz daha değişebilirdir.

Türlerin gerçek olup olmadıkları tam anlamıyla anlaşılır değildir. Bunu biraz daha açarsak; “tür” kavramı, ancak açıklayıcı gücü olduğunda, gerçektir. Bu da söz konusu düşüncenin “misli”, yani ölçü ile belirlenebilir olduğu anlamına gelir. Taksonomistler (sınıflandırma bilimcileri) katı sınıflandırma sistemlerinden kaçınalı beri uzunca bir süre geçmiştir. Doğa denen krallığı düzenleme çabası, ilk kez, doğada gerçek ve tanımlanabilir ilişkiler olduğunu söyleyen ve bunları düzenlemek isteyen Aristo’yla başladı. Aristo, “at” hakkında, onu bir at olarak tanımlanabilir kılan temel bir şeyin olduğunu iddia ederek “öz” kavramı üzerine odaklandı. Daha sonra Watson ve Crick, bir bakıma, Aristo’yu yarı haklı çıkardılar. Ama Darwin sonrası modern zamanda yaşamış felsefeciler Aristo’nun yapmış olduğu bu sade tanımdan uzak durmuşlardır. 

Modern zaman felsefecilerinin Aristo’nun bu sade tanımından uzak duruşları gayet anlaşılabilir bir durumdur çünkü onların bakış açısına göre evrim, bir tür için hiçbir şeyin aslında şart olamayacağını göstermiştir: Bir zamanlar şart olarak görülen bir özellik gelecek yüz bin yıl içerisinde avantajını yitirebilir ve bu sebepten ötürü yok olabilir. Dolayısıyla tür düşüncesi (ideası), bir grup hayvana özgü olmayıp o hayvanların var olduğu yer ve zamana özel bir tanımdır. Bu açıklama, tür ideasını “ideal tür (türün mükemmel örneği)” haline getireceğinden biraz rahatsız edicidir çünkü artık doğal grup terimleriyle değerlendirme yapamayacağımız anlamına gelir. 

Bu kördüğümü çözebilmenin bir yolu (Cornell Üniversitesi Profesörü Richard Boyd’un başını çektiği bu yol) sınıflandırıcı çizgilerden uzak durmaktır. Homeostatik Özellik Kümesi teorisi (HÖK) (Homeostatic Property Cluster theory) denen bu kuram ilk bakışta tamamıyla tuhaf gelse de insanlığın geleceği veya gelecekleri hakkında en iyi düşünme yolunu sunabilir.

Boyd’a göre doğal gruplar, Homeostatik Özellik Kümeleridir. Daha açıklayıcı olmak için belli bir doğal grup, misal “kaplan”ı, ele alalım. Kaplanların iki göz, dört bacak, keskin dişler ve üzerlerindeki çizgiler gibi özellikleri ya da belli nitelikleri vardır. Bu durumda “kaplan” türü, yani Panthera tigris bir özellikler kümesine sahiptir. Bu kümenin kendisi homeostatiktir, yani iç faaliyetleri bir dengeye ya da kararlılık durumuna eğilimlidir. Fakat Homeostatik Özellik Kümeleri zamanla gelişip değişebilir. Örneğin, şayet kaplanın üzerindeki çizgilerin beneklere dönüşmesi bir avantaj sağlayacaksa, o halde “kaplan” türüne ait HÖK de (Homeostatik Özellik Kümesi de), eş zamanlı olarak, kaplanlar ve de küme tekrar homeostaziye kavuşana kadar evrim geçirecektir.

Bu değişimin arkasında "nedensel" bir mekanizma vardır. Özcü (essentialist) görüşler evrime ayak uydurmada zor anlar yaşasa da HÖK teorisi bunun üstesinden gelebilir. Şöyle ki: “Tür” kavramının bir özelliği ortak bir atayı paylaşmak; başka bir özelliği de gen akışıdır, yani bir türe ait üyelerin üreyebilme yetenekleridir. Bahsettiğimiz benekli kaplanların gerçek kaplanlar olarak kalabilmeleri için normal, çizgili kaplanların soyundan gelmiş olması ve de normal kaplanlarla çiftleşebilmesi lazımdır. (Diğer özellikler de geçerlidir elbette, ama bu ikisi en önemlileridir.)

HÖK’lerin ortak noktası, adaptif olma yetenekleridir. Bu özellikler kümeler halindedir ve kümeler belirgin hatlara sahip değildir. Örneğin bazı kümeler, Venn şemaları gibi, kesişirler. İnsan türünün yeni bir tür haline dönüşecek kadar kendi kendine yeterince evrim ya da mutasyon geçirebileceğini söylemenin zor olduğu nokta işte tam da burasıdır. 

Modası geçmiş özcü görüşe göre, yeni bir insan türünün ortaya çıkması nispeten kolay olurdu. Örneğimiz için, “rasyonellik (akılcılık)” gibi insana ait bir niteliği (özelliği) ele alalım. Argümanımızı geliştirmek adına, transhümanizmin baskın çıktığını ve gelecekteki insanların uslamlama (muhakeme, akıl yürütme) becerilerini artırmak için kendilerine bilgisayar implante etmelerinin normal olduğu bir dünya hayal edelim. İnsanların artık matematik aracılığıyla akıl yürütmesine gerek kalmayacaktı. Diğer bir ifadeyle, “2’nin üzerine 2 daha eklersek 4 elde ederiz” diye düşünmek yerine, çiçeği burnunda robot-insanımız (siborgumuz) bizim yerimize akıl yürütecekti. Elbette bazı insanlar doğal ve eski yöntem olan uslamlama becerisini tercih edip bu değişime direnç göstereceklerdi. Bu sebeple, artık nitelik itibarıyla iki farklı insan türü vardır: Bağımsız olarak akıl yürütenler ve yürütmeyenler.

Buna karşın HÖK görüşü merceğinden bakarsak eğer, aynı düşünce deneyi bizi biraz farklı bir sonuca götürecektir. Bu transhümanistlerin, dünya üzerinde sefil sefil gezinen eski, sıkıcı, normal insanlara genel anlamda hala benzediğini ve türdeşleriyle çiftleşebildiklerini varsayarsak, bu durumda ortaya çıkacak olan tek manzara insana ait HÖK’ün geliştiği manzarasıdır. Yapay akıl yürütme, artık, insana ait sınırları belirsiz bir özellik kümesi içerisine dahil olmuştur.

Yazının kalan kısmında bahsedeceğim iki düşünce deneyi daha, HÖK teorisinin gelecekteki insan çeşitlenmesini (ayrışmasını) nasıl ele alabileceği üzerine daha fazla ışık tutuyor. Öncelikle, insanların insansı robotlar geliştirmeye devam ettiklerini düşünelim. Bu robotlar insanlara benzer hale geldikçe, (tıpkı insan gibi göründüğü, konuştuğu, mantık yürüttüğü, duygusal davrandığı, çalıştığı sürece vs.) HÖK’leri de insanların HÖK’lerine daha fazla yaklaşacaktır. Yani, Venn şeması gittikçe bir çember gibi görünmeye daha yakın hale gelecektir. Ancak robotlar, bir şekilde üreme sürecine dahil olsalar bile, et ve kemikten oluşan partnerleriyle ortak bir ataya asla sahip olamayacaklardır. Bu da asla tam bir çember elde edilememesi anlamını taşır.

Şimdi de çok uzak bir gelecekte bir grup insanın çok çok uzak bir galaksiye yol aldıklarını hayal edelim. Yolda giderlerken uzay araçlarının belirlenmiş olan rotadan çıktığını ve bu insanların Dünya’yla hiçbir şekilde iletişim kuramayacakları ıssız bir gezegene düştüklerini varsayalım. Burada hayatta kalmayı başardıklarını, aradan nesillerin geçtiğini ve bu uzak mı uzak gezegendeki bir hayli farklı koşulların adaptasyonu desteklediğini düşünelim. Yıllar yıllar sonra, Dünya’daki insanların bu tuhaf insansı mutantları bulduklarını farz edelim. Bu yabancı gezegende yaşayan mutantlar, Dünya’daki insanlarla aynı ortak ataya sahip olsalar da, fenotipik ve genetik özellikleri itibarıyla farklılaşmışlardır. Böyle olunca, bu iki popülasyon artık birbiriyle çiftleşemeyecektir. İşte bu sebeple, HÖK teorisine göre bile olsa, mutant popülasyonun artık Homo sapiens olmadığını söylemek zorundayız. Ortak bir atayı paylaşabilirler ama özellikleri artık büyük ölçüde farklıdır. 

HÖK teorisinin izin verip de geleneksel taksonomi modellerinin izin vermediği şey, işin içine teknolojiyi dahil etmektir. HÖK teorisine göre robotlar doğal gruplar sıfatıyla değerlendirme görebilir. Bilgisayarlar da. Aslına bakılırsa bu görüş, insanlığı biyolojik evrimsel sistemlerin dışında yeniden ele almaktadır. Tıbbi ve bilimsel ilerlemelerin seçilim baskısını kökten değiştirdiğini düşünürsek, içinde bulunduğumuz zaman “adaptasyonu” ve “teknoloji uygulamayı” temelde birbirine benzer iki süreç olarak düşünmeye başlamak için belki de en iyi zamandır.  

İnsan türü ufak gruplara mı ayrılacak yoksa yeni bir tür haline mi gelecek? Aristo bu soruya “Evet” demek isterdi ama gerçekler bundan biraz daha karmaşık. İnsanlığımızı, yani bizi Homo sapiens yapan şeyi, tek bir metafizik ideal olarak değil de bir özellikler toplamı olarak düşündüğümüzde, neleri eklemek isteyebileceğimizi düşünmek mümkün hale gelmektedir. İnsanoğlu sadece hayatta kalmak için evrimleşmez: O, aynı zamanda, gelişerek büyür. 

 

Çevirmen Notları: 

(1) Transhümanizm, insanın fiziksel ve bilişsel yeteneklerinin artırılması ve yaşlanma ve hastalanma gibi arzu edilmeyen veya gereksiz görülen yönlerinin ortadan kaldırılması amacıyla teknoloji ve bilimden faydalanılması gerektiğini öne süren uluslararası bir entelektüel ve kültürel harekettir. (Vikipedi)

(2) Biohacking, organ ve uzuvlara teknolojik eklemeler yapılarak insan yeteneklerinin ve kabiliyetlerinin artırılması. Örneğin, dış-iskelet teknolojisi ile kas ve iskelet gücü artırılarak yürüme engelli hastaların yürüyebilmeleri sağlanabilmektedir.


Yazan: Joe Carmichael

Kaynak: Bu yazı Inverse sitesinden çevrilmiştir.

Görsel: The Japan Times

Nesli Tükenmekte Olan Bir Kuşun Kurtarılması, Türü Tekrar Nasıl Tehlikeye Soktu?

Başarıya Giden Yolda Umutsuzluk

Yazar

Ayşegül Şenyiğit

Ayşegül Şenyiğit

Yazar

Evrim Ağacı'nın genel editörü, popüler bilim yazarı ve çevirmenidir. İstanbul Üni. İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunudur. Yıldız Teknik Üni. Yabancı Diller Yüksek Okulunda İngilizce öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır

Katkı Sağlayanlar

Şule Ölez

Şule Ölez

Editör

ODTÜ EEE '88 mezunudur. Evrim Ağacı'nda genel editörlük ve çevirmenlik yapmaktadır. Ayrıca Kırsal Çevre Derneği'nin aktif üyesidir. İlgi alanları Türkçe ve İngilizce dilleriyle başta bitkiler olmak üzere tüm canlılardır.

Konuyla Alakalı İçerikler

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim