Merhaba
Bu konuyu ben biraz daha geniş bir çerçevede ele almak istiyorum.. Kilo verme isteği, doyduğunu hissedememe ve yemek seçicilik sadece bireysel bir “irade meselesi” değildir. Evrimsel, antropolojik, psikolojik ve sosyolojik katmanları olan bir durumdur.
Evrimsel açıdan bakarsak insan türü kıtlık koşullarında evrimleşti. Avcı-toplayıcı atalarımız için temel problem “fazla yemek” değil “yeterli yiyecek bulamamaktı. Bu nedenle insan beyni enerji yoğun, şekerli ve yağlı besinleri ödül olarak kodladı. Modern ortamda ise gıda kıt değil; aksine sürekli erişilebilir. Evrimsel olarak hızlı enerjiye yönelme eğilimimiz bugün dezavantaja dönüşüyor. Özellikle yüksek kalorili yiyecekler dopamin sistemini güçlü biçimde aktive ediyor. Bu, biyolojik olarak mantıklı ama modern dünyada kilo artışına açık bir mekanizma.
Bilişsel düzeyde ise doyma ve yeme isteği aynı şey değildir. Kent Berridge ve Terry Robinson’un geliştirdiği ödül modeli, beyindeki dopamin sisteminin “isteme” (wanting) ile “beğenme”yi (liking) ayırdığını gösterir [1]. Kişi fizyolojik olarak doymuş olsa bile isteme sistemi aktif kalabilir. Bu nedenle bazı insanlar gerçekten tok oldukları halde yemeye devam etmek isterler. Bu durum bir karakter zayıflığı değil, nörobiyolojik bir mekanizmadır.Hormonel sistem de burada önemli rol oynar. Jeffrey Friedman’ın çalışmaları leptin hormonunun yağ dokusundan salgılanarak beyne enerji durumu hakkında bilgi verdiğini göstermiştir . Ancak bazı durumlarda leptin direnci gelişebilir. Yani vücutta yeterli enerji olmasına rağmen beyin “enerji yetersiz” sinyali alır. Bu da doyma hissinin zayıflamasına neden olabilir. Ghrelin hormonunun yani bu hormonu açıklayacak olursak midede üretilen ve salgılanan aynı zamanda açlık hormonu olarak da bilinen bir peptit hormonu dur.( vücutta hormon üretimini ve salgılanmasını düzenlemede rol oynar. Kan şekerinin dengelenmesin etkilidir) Midenin boş olduğu zamanlarda mide tarafından üretilerek beyne sinyal gönderir. Yemek yeme dürtüsünü tetikleyen ghrelin hormonu, mide dolu olduğu zamanlarda azalır ve artışı da açlık hissini güçlendirir. Özellikle uykusuzluk ghrelin seviyelerini artırabilir, leptini azaltabilir; bu da biyolojik olarak daha fazla yeme isteği yaratır.
Ayrıca Psikolojik açıdan bakıldığında ise yeme davranışı sadece açlıkla ilgili değildir. Michael Macht’ın modeli, duyguların yeme davranışını farklı biçimlerde etkileyebileceğini gösterir. Stres, sıkıntı ya da zihinsel yorgunluk, kısa vadeli rahatlama sağladığı için yüksek kalorili yiyeceklere yönelimi artırabilir. Kelly McGonigal stres hormonlarının özellikle enerji yoğun besinlere yönelimi artırabildiğini belirtir. Bu durumda kişi “doymuyorum” diye düşünebilir ama aslında aradığı şey fizyolojik enerji değil, duygusal düzenlemedir. Antropolojik açıdan insan “hepçil” bir türdür. Bu biyolojik esneklik avantajdır ama modern dünyada aşırı seçenek bolluğu karar yükü yaratır. Michael Pollan şunu modern endüstriyel gıdanın insan beslenme örüntülerini radikal biçimde dönüştürdüğünü savunur.[2] Sidney Mintz ise şeker tüketiminin tarihsel ve kültürel olarak nasıl yaygınlaştığını gösterir. Yani bugün tercih ettiğimiz birçok yiyecek yalnızca biyolojik değil, tarihsel ve ekonomik süreçlerin ürünüdür der.
Sosyolojik açıdan mesele daha da karmaşıktır. Pierre Bourdieu (1984), beslenme tercihlerinin kültürel sermaye ve toplumsal konumla ilişkili olduğunu ortaya koyar. Modern toplum hem yüksek kalorili gıdaları sürekli pazarlamakta hem de zayıf bedeni idealize etmektedir. Bu çelişki bireyde suçluluk ve kontrol kaybı hissi yaratabilir. Kişi hem tüketime teşvik edilir hem de tükettiği için yargılanır. Bir de bilişsel boyut vardır. Suzanne Higgs’in çalışmaları, yemek yerken dikkat dağınıklığının daha fazla tüketimle ilişkili olduğunu göstermiştir. Eğer kişi ekran karşısında, otomatik pilotta yemek yiyorsa, beyin o yeme deneyimini zayıf kodlar. Daha sonra tekrar yeme isteği oluşabilir çünkü zihinsel olarak “yemiş olma” hissi yeterince oluşmamıştır. Bütün bu katmanları bir araya getirdiğimizde şunu görüyoruz: doyma hissi sadece mide doluluğu değildir. Evrimsel programlama, hormonlar, ödül sistemi, stres düzeyi, kültürel alışkanlıklar ve toplumsal normlar birlikte çalışır. Bu nedenle kilo verme sürecini yalnızca kalori hesabına indirgemek eksik bir yaklaşımdır.
Eğer kişi doyduğunu hissedemiyorsa, bu biyolojik sinyallerin modern çevreyle çatışmasının sonucu olabilir. Çözüm genellikle daha sert diyet değil; uykuyu düzenlemek, yeme hızını azaltmak, dikkatli yemek, stres düzeyini azaltmak ve sürdürülebilir küçük değişiklikler yapmaktır. Vücut tehdit altında olmadığını hissettiğinde düzenleme sistemleri daha dengeli çalışmaya başlar.
Ben her hamilelikte 28 kilo alıp vermiş biri olarak ne zayıflama hapları ne iğneler ne katı diyetler bir işe yaramadığı gibi o kilolar geri dönüyor insana. Ben 20 kiloyu verirken hemen hemen her şeyi yedim şekerli ve paket ürünler hariç .bolca su ve hareket ettim .Şayet kronik bir rahatsızlık yoksa bu yolla kilo verdiğinize hem kalıcı oluyor hemde insan eziyet çekmiyor. Kronik yada genetik bir rahatsızlık varsa doktor kontrolünde vermekte mümkün.
Üzülerek şunu söylemek isterim .Sosyal çevre ve kapitalist sistem, zayıflık ve dış görünüş üzerinden güçlü bir norm üretir. Medya, reklam ve tüketim kültürü bir yandan yüksek kalorili ürünleri sürekli pazarlarken diğer yandan ince, fit bedeni başarı, disiplin ve değerle eşleştirir. Bu çelişkili yapı bireyi hem tüketime teşvik eder hem de tüketimin sonuçlarından sorumlu tutar. Böylece beden, biyolojik bir varlıktan çok toplumsal bir proje haline gelir; kişi kilo vermeyi sağlık kadar sosyal kabul, statü ve görünürlükle ilişkilendirir. Sonuçta zayıflama baskısı yalnızca bireysel bir tercih değil, ekonomik ve kültürel sistemin ürettiği bir beklenti olarak karşımıza çıkar maalesef.
Teşekkür ederim.
Kaynaklar
-
Kent C Berridge 1, Terry E Robinson. Parsing Reward. Alındığı Tarih: 17 Şubat 2026. Alındığı Yer: National Library of Medicine
doi: 10.1016/S0166-2236(03)00233-9.
| Arşiv Bağlantısı
-
MICHAEL POLLAN. (2006). The Omnivore's Dilemma. Yayınevi: THE PENGUIN PRESS.