Merhaba
Kilo verme sürecinde en büyük yanılgı, sorunun yalnızca irade veya kalori hesabı olduğu düşüncesidir. Zira doygunluk hissi büyük ölçüde nörobiyolojik mekanizmalarla belirlenir. Ghrelin, GLP-1 ve CCK gibi hormonlar beynin “yeterince yedin” sinyalini oluşturur ve bu sistem özellikle protein ile lif içeriği biraz artırıldığında daha erken aktive olur. Nedir bu hormonlar; örneğin Ghrelin, mide tarafından salgılanan ve beynin açlık merkezini uyararak “yemek yeme zamanı” sinyali gönderen hormondur. GLP ise; bağırsaklardan salgılanır, mide boşalmasını yavaşlatır, kan şekerini dengeler ve beyne tokluk sinyali göndererek yeme isteğini azaltır. CCK 'de aynı şekilde bağırsakta salgılanan bir tokluk hormonudur. Burada amaç klasik anlamda katı diyetler uygulamak değil, tokluk sinyalini biyolojik olarak güçlendirmektir. Zira öğünleri hacim olarak değil, sinir sistemi üzerindeki etkisi açısından düzenlemek gerekir. Ayrıca yiyeceğin dokusu da önemli bir faktördür. Daha fazla çiğneme gerektiren ve daha yavaş tüketilen gıdalar, aynı kaloriyi içerseler bile beyin tarafından daha doyurucu algılanır. Bu nedenle mesele sadece “ne kadar yediğiniz” değil, beynin bunu nasıl yorumladığıdır. Yemek seçici biri olmak ise dezavantajdan çok stratejik bir avantaj haline getirilebilir çünkü sınırlı ama sürdürülebilir bir beslenme repertuvarı oluşturmak, karar yorgunluğunu azaltarak uzun vadeli uyumu artırır. Burada alışılmışın dışındaki yaklaşım, sürekli yeni diyetler aramak yerine, sevdiğiniz birkaç yiyeceği bilimsel olarak yeniden yapılandırmaktır. Keza daha yavaş yemek, çiğneme süresini artırmak, öğün öncesinde hafif hacimli lakin düşük kalorili başlangıçlar yapmak ve yeme ortamını dikkat dağıtıcılardan arındırmak gibi küçük müdahaleler, beynin tokluk algısını belirgin biçimde değiştirir. Kısacası kilo kaybı çoğu zaman daha az yemekle değil, beynin doyma eşiklerini daha erken aktive edecek davranışsal ve fizyolojik düzenlemelerle mümkün olur. Saygılarımla