Bu yazı, Stanford Encyclopedia of Philosophy isimli kaynaktan birebir çevrilmiştir. Çevirmen tarafından, metin içerisinde (varsa) açıkça belirtilen kısımlar haricinde, herhangi bir ekleme, çıkarma veya değişiklik yapılmamıştır. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

Bu metin, oy verme eyleminin mantığı ve ahlaki boyutu hakkında 6 temel soru üzerine odaklanmaktadır:

  1. Oy vermek yurttaşlar için mantıklı mıdır?
  2. Oy kullanmak ahlaki bir vazife sayılır mı?
  3. Yurttaşların nasıl oy verdiklerine dair ahlaki yükümlülükleri var mıdır?
  4. Hükümetlerin yurttaşları oy vermeye zorlaması hoş görülebilir mi?
  5. Oy satın almak, değiştirmek veya satmak mümkün müdür?
  6. Kimler oy kullanma hakkına sahip olmalı, her yurttaşın oyu eşit mi sayılmalıdır?

6. soru, demokratik hükümet biçimlerinin başka seçeneklere göre tercih edilir olup olmadığına dair daha geniş bir soruyu ele almaktadır; konunun uzun bir tartışması için demokrasinin temellendirilmesi konusunda Christiano (2006) makalesine bakılabilir. Hangi oylama yönteminin “grup iradesini” yansıtmakta daha uygun olduğuna dair bir tartışma için bkz. Pacuit (2011). Gizli oylama lehine ve aleyhine görüşler ve tartışmalar için bkz. Gosseries (2005).

1. Oy vermenin mantığı

Oy verme eyleminin bir fırsat maliyeti vardır. Para kazanmak için çalışmak, bir aşevi mutfağında gönüllü olmak veya video oyunu oynamak gibi yapabileceğiniz başka şeylerle geçirebileceğiniz zaman ve çabayı oy vermekle harcarsınız. Yalnızca oy verme süreci değil, sorunlar üzerine düşünmek, politik bilgiler toplamak, bu bilgileri düşünüp tartışmak da başka şeyler yapmak için harcanabilecek zamanı ve çabayı gerektirir. Ekonomi bilimi, en basit haliyle, rasyonel insanların eğer bekledikleri fayda maksimum olacaksa bir işi yapacaklarını öngörür. Ancak, oy vermek, en azından ilk bakışta, yurttaşların çoğu için beklenen faydayı en üst düzeye çıkaracak bir eylem değildir. Buna, “oy verme paradoksu” denir (Downs 1957): Oy vermenin fırsat maliyetleri de dâhil olmak üzere, beklenen maliyetleri beklenen faydaları aştığından ve seçmenler bunun yerine her zaman daha faydalı bir eylem gerçekleştirebileceklerinden, herkesin oy veriyor oluşu şaşırtıcı bir şeydir.

Ancak, oy vermenin rasyonel olup olmaması, seçmenlerin ne yapmaya çalıştıklarına bağlıdır. Oy vermenin etkisine dair teoriler, seçmenlerin amacı kazanan adayın alacağı “yetki” de dahil olmak üzere, bir seçimin sonucunu etkilemek veya değiştirmek olursa, oy kullanmanın rasyonel olacağını söyler. Seçimlerde “yetki” alımına dair kuram, adayın göreve geldiğinde göstereceği etkinlik seviyesinin, yani bazı şeyleri yapma becerisinin, seçim sırasında rakip adaylar karşısında ne kadar önde olduğuyla ilgilidir, der. Seçmenlerin kendilerini ifade etme biçimi olarak oy verdiklerini söyleyen teori ise, insanların belirli gruplara veya fikirlere olan bağlılıklarını göstermek için oy kullandıklarını ileri sürer.

1.1. Sonucu değiştirmek için oy kullanmak

Yurttaşların oy kullanmasının nedenlerinden biri, seçim sonucunu etkilemek veya değiştirmektir. İki aday olduğunu varsayalım, bunlar A ve B kişileri olsun. Sally A adayını B adayına tercih ediyor çünkü A kişisinin B kişisinden onlarca kat daha fazla iyi iş yapacağına inanıyor. Eğer bu düşüncesi doğruysa, A kişisinin kazanması en doğrusu.

Ancak, Sally’nin A adayına oy vermesini yalnızca bu düşünce mantıklı yapmaz, mantıklı olması için Sally’nin vereceği oyun bir fark yaratıp yaratmayacağına bakmak gerekir. Çünkü, eğer şanslıysanız piyangoda büyük ikramiyeyi kazanmak da mümkün olabilir, ancak bu bir piyango bileti almanın mantıklı olduğu anlamına gelmez.

Sally’nin oylamadaki tek amacının iki ana aday arasındaki seçimin sonucunu değiştirmek olduğunu varsayalım. Bu durumda Sally’nin oyunun beklenen değeri (Uv) şu şekilde hesaplanır:

(Uv) = p[V(A) – V(B)] – M

Bu formülde p Sally’nin oyunun belirleyici olma olasılığını, [V(A) – V(B)] iki adayın yapacakları işlerin parasal değerindeki farkı, M de oy vermenin fırsat maliyetini temsil ediyor. Kısacası, Sally’nin oyunun değeri, iki aday arasındaki değer farkından belirleyici olma şansının çıkarılıp kalandan fırsat maliyetinin eksiltilmesiyle hesaplanır. Bu şekilde oy kullanmak gerçekten de bir piyango bileti almak gibidir. Eğer p[V(A) – V(B)]>M değilse oy vermek Sally’nin amacı doğrultusunda mantıklı değildir.

İktisatçılar ve siyaset bilimciler arasında, bir oyun belirleyici olma olasılığını hesaplamanın en doğru yolu konusu tartışmalıdır. Yine de, genellikle tek bir seçmenin herhangi bir seçimde sonucu değiştirme olasılığının çok küçük olduğu ve bu oyun bir aday için değerinin bir sentin milyonda birinden çok daha az olduğu ihtimali hakkında hemfikirdirler (G. Brennan ve Lomasky 1993: 56–7, 119). Literatürdeki en iyimser tahmine göre başkanlık seçiminde bir Amerikan seçmeninin sonuçları değiştirme şansı 10 milyonda birdir; bu da ancak eğer bu seçmen çekişmeli seçim bölgelerinden birinde yaşıyorsa ve sadece büyük partinin adayı için oy kullanırsa mümkündür (Edlin, Gelman, ve Kaplan 2007). Bu popüler modellerin her ikisinde de, seçmenlerin çoğunun seçimde sonucu değiştirmeye çalışmak amacıyla oy vermeleri irrasyoneldir çünkü beklenen maliyet, beklenen faydayı büyük ölçüde aşmaktadır.

1.2. “Yetki”yi değiştirmek için oy kullanmak

Oylama paradoksuna verilen popüler cevaplardan biri, seçmenlerin kimin kazanacağını belirlemeye çalışmak yerine, seçilen adayın “yetkileri”ni değiştirmeye çalıştıkları şeklindedir. Buradaki varsayım, seçilmiş bir görevlinin etkinliğinin, yani iş yaptırma yeteneğinin kısmen aldığı oyların büyüklüğüne bağlı olmasıdır. Eğer bu doğru olsaydı, yetkilerini arttırmak için kazanmasını beklediğim adaya oy verebilir veya yetkisini azaltmak için kazanması beklenen adaya karşı oy kullanabilirdim. Yetki kuramının açıklayabildiği tek şey, adaylardan birinin büyük bir fark elde edeceği bilinen bir seçimde oy kullanılmasının niçin rasyonel olduğudur.

Doğrusu, yetki kuramı iki büyük problemle karşı karşıyadır. Birincisi, bu tür bir yetkilendirmenin var olduğunu varsaysak bile, oy vermenin rasyonel olup olmadığını bilmek için herhangi bir seçmenin oyunun tercih ettiği adayın etkinliğini ne kadar arttırdığını veya reddettiği adayın etkinliğini ne kadar azalttığını bilmemiz şarttır. Bireysel oyumun bana zamansal olarak maliyeti 15 dolarsa, kazanan adaya en az 15 dolarlık fayda sağlayacağına inandığım takdirde oy kullanmak benim için mantıklı olurdu ve ben artırılmış etkinliği en az fırsat maliyetlerim kadar veya çok daha fazla önemsiyorum. Prensipte, bireysel oyların “yetki”yi değiştirip değiştirmediği, siyaset bilimcilerin ölçebileceği bir şeydir ve onlar da bu çalışmaları yapmışlardır.

Ama bu bizi ikinci ve daha derin bir soruna getiriyor: Siyaset bilimciler, seçimle herhangi bir yetkilendirmenin olup olmadığını belirlemek için ayrıntılı çalışmalar yaptılar ama bu varsayımı artık reddediyorlar (Dahl 1990b; Noel 2010). Yani kazanan adayın işleri yaptırabilme yetkisinin, genellikle kazandığı oyların miktarından etkilenmediği artık biliniyor.

Belki de oy vermek, seçilen siyasetçinin ne kadar etkili olacağını belirlemenin bir yolu olarak değil de, sahip olacağı yetkinin türünü değiştirmeye çalışmanın bir yolu olarak rasyoneldir (Guerrero 2010). Tek bir oy, bir adayı delegelikten vekilliğe taşıyabilir. Bir delege, seçmenlerinin istediği şeyi yapmaya çalışır, ancak bir vekil, en iyi olduğuna inandığı şeyi yapmak için normatif meşruiyete/yasal yetkiye sahip olacaktır.

Vekiller delegelerden elbette daha değerlidir ve bir adayı, temsilci değil de vekil kılan şey, seçimlerde zafer kazanmış olmasıdır. Ne yazık ki bu durum, oy vermenin beklenen faydalarının beklenen maliyetleri aştığını henüz göstermiyor. Bir delege ile vekil arasındaki ayrımın, kel biri ile saçlı biri arasındaki fark gibi bir süreklilik gösterdiğini varsayalım (Guerrero 2010:289’daki gibi). Oy vermenin rasyonel olduğunu göstermek için, bir oyun etkisinin bir adayı delegelikten vekilliğe geçirdiğini, yani verilen oyun etkisinin fırsat maliyetinden daha yüksek olduğunu ortaya koymak gerekir. Eğer oylama benim 15 dolarlık zamanıma mal oluyorsa, o zaman bu teoriye göre, verdiğim oyun istediğim adayı en az 15 dolar değerinde bir artışla delegelikten vekilliğe taşıması beklenir ve oy kullanmam ancak o zaman mantıklı olur (Guerrero 2010: 295–297).

Alternatif olarak, kazanan bir adayı birdenbire delegelikten vekilliğe dönüştüren, bilinen ya da bilinmeyen belli bir eşik oy olduğunu varsayalım. Oy kullanan seçmenin oyu, tercih ettiği adayın bu eşikten atlamasına yardımcı olacaktır. Ama, oyunun seçim sonucunu etkileyebilme ihtimali az olduğu gibi, bir temsilciyi delegelikten vekilliğe dönüştürme ihtimali de oldukça azdır. Gerçekten de, adayın vekile dönüşme ihtimalini belirlemeye yönelik formül, seçmenin bir değişikliğe sebep olup olmayacağının belirlenmesi ile kabaca aynıdır. Temsilci için aday olmak yerine vekil olmanın bir milyar, hatta bir trilyon dolar değerinde daha iyi olduğunu varsayalım. Öyle olsa bile, tek bir oydan beklenen fayda hâlâ bir sentten daha azdır, bu da oy vermenin fırsat maliyetinden daha düşüktür. Piyango kazanmak harikadır, fakat bu, bir bilet satın almanın mantıklı olduğu anlamına gelmez.

1.3. Oy kullanmak için diğer nedenler

Bazı filozoflar, kullanılan oyların “değişime neden olduğu” düşünülen başka biçimlerine odaklanmaya çalışmışlardır. Buna göre, belki de yurttaş oy vererek “etkili bir sonuca neden olanlar” arasında olma şansına sahip olacak, yani sonuçtan nedensel olarak sorumlu olacaktır (Tuck 2008; Goldman 1999).

Buna göre, seçmenlerin önemsediği şey sonuçları etkilemek değil, katılımcı olarak çeşitli sonuçlara neden oluyor olmalarıdır. Oy verme konusundaki bu nedensel teorilere göre, oy kullanan kişi açısından sonuca neden olmak veya çıkan sonucun nedenleri arasında olmak yeterliyse, oy vermek rasyoneldir. Seçmenler, bireysel etkileri küçük de olsa, çıkan sonucun sorumluluğunu üstlenmek istedikleri için oy kullanırlar.

Bu alternatif teorilerin ortaya koyduğu şey, oy vermenin rasyonel olup olmamasının kısmen seçmenlerin amaçlarına bağlı olduğudur. Amaç bir şekilde seçimin sonucunu değiştirmek veya uygulanan politikaları değiştirmekse, oy vermek aslında akıl dışıdır, veya yalnızca olağandışı durumlarda ve küçük bir seçmen alt kümesi için mantıklıdır. Ya da, belki de seçmenlerin başka amaçları vardır.

İfadeci oy kullanma kuramı (G. Brennan & Lomasky 1993) seçmenlerin kendilerini ifade etmek için oy kullandıklarını savunmaktadır. İfadeci kuramda oy vermek, üretken bir faaliyetten ziyade bir tüketim faaliyetidir; bu tıpkı yetenek geliştirmek için kitap okumaktan çok, keyif için kitap okumaya benzer. Bu teoriye göre, oy verme eylemi bireysel olsa da, seçmenler oylamayı siyasi takımlarına olan bağlılıklarını göstermek ve ifade etmek için uygun bir yol olarak görürler. Oy vermek bir konserde Metallica tişörtü giymek veya bir spor karşılaşmasında Meksika dalgası yapmakla aynı şeydir. Yüzlerini takımlarının renklerine boyayan sporseverler karşılaşmanın sonucunu değiştireceklerine inanmadıkları halde, böyle yaparak takımlarına olan bağlılıklarını gösterirler. Tek başlarına karşılaşma izlerken bile, sporseverler takımları için tezahürat yapar, takımlarını alkışlarlar. Oy kullanmak da böyle bir şey olabilir.

“İfadeci oy verme kuramı”, çoğu seçmenin temel politik gerçekler hakkında bilgisiz olduğu konusunda elde edilmiş bulgulardan rahatsız değildir, hatta bunları kısmen desteklemektedir (Somin 2013; Delli Carpini ve Keeter, 1996). İfadeci kuram aynı zamanda siyaset psikolojisinde, çoğu yurttaşın “gruplar arası önyargı”lardan muzdarip olduğunu gösteren çalışmalar tarafından da desteklenmektedir; otomatik olarak gruplaşma, irrasyonel olarak diğer gruplardan nefret etme, yine irrasyonel olarak kendi grubumuza sadık ve bağışlayıcı olma eğilimindeyizdir (Lodge ve Taber 2013; Haidt 2012; Westen, Blagov, Harenski, Kilts ve Hamann 2006; Westen 2008). Seçmenler, kendilerine ve başkalarına belirli türden insanlar olduklarını göstermek için çeşitli ideolojiler benimseyebilmektedirler. Örneğin, Bob’ın kendisini bir vatansever ve sert bir adam olarak ifade etmek istediğini varsayalım. Bu nedenle, Bob ABD'nin, Ukrayna'ya müdahale ettiği için Rusya'ya nükleer silahla saldırması gibi askeri eylemleri onaylamaktadır. ABD’nin Bob’ın istediğini yapması felaket olurdu. Neyse ki, kendisi gibi militarist bir aday açısından bireysel oyu çok az belirleyici olacağı için, Bob kamu politikaları hakkındaki irrasyonel ve yanlış biçimlendirilmiş inançlarını ancak sandıkta ifade edebilir.

Diğer bir basit ve makul iddia ise, bir görev olan oy verme işini yerine getirmiş olmak için oy vermenin rasyonel olduğudur (Mackie 2010). Anketler, çoğu yurttaşın aslında oy kullanmanın bir görev olduğuna veya “üstlerine düşeni yapmak” olduğuna inandığını göstermektedir (Mackie 2010: 8-9). Böyle bir görev gerçekten varsa ve bu yeterince anlamlıysa, yurttaşların çoğunun oy kullanması rasyonel olacaktır. 

2. Ahlaki Oy Verme Yükümlülüğü

Araştırmalar çağdaş demokrasilerdeki çoğu yurttaşın oy vermenin ahlaki bir yükümlülük olduğuna inandığını gösteriyor (Mackie 2010: 8–9). Diğer araştırmalar da çoğu ahlak ve siyaset felsefecisinin de aynı fikirde olduğunu gösteriyor (Schwitzgebel ve Rust 2010). Bu felsefecilere göre, yurttaşlar savundukları parti ya da adayın kazanma şansı olmadığına kesin olarak inandıklarında bile oy vermenin vazifeleri olduğuna inanmaya eğilimlidirler (Campbell, Gurin ve Mill 1954: 195). Dahası, çoğu insanın, kendi görüş ve düşüncesinden ziyade, oy verme vazifesinin sadece oy kullanmak olduğunu (sadece boş oy pusulası atmak için bile olsa) düşündüğü görülmektedir. Bu bakış açısında, yurttaşların oy kullanmak gibi bir vazifesi vardır ve iyi niyetle verilmiş bütün oylar ahlaki olarak kabul görür.

Oy verme vazifesine ilişkin yaygın görüş bireysel oyların önemli bir fark yarattığı fikrine dayanır. Örneğin kendini koruma, başkalarına yardım etme, iyi bir hükümet yaratma vb. görevlerinin yanı sıra, oy verme vazifesinin de olduğu iddia edilebilir. Ancak bu, 1. bölümde tartışıldığı gibi, bireysel oyların çok küçük bir değeri (ya da değersiz) olması sorunuyla karşı karşıyadır.

Örneğin, eski varsayımlardan biri, oy vermenin demokrasinin çökmesini önlemek için bir sigorta olduğu şeklindeydi (Downs 1957: 257). Buna göre, yurttaşların demokrasinin çökmesini engellemeye yardım etmek için oy kullanma görevine sahip çıktığını varsayalım. Demokrasinin istikrarsızlaşacağı ve çökeceği belirli bir oy eşiği olduğunu da varsayalım. Buradaki sorun, herhangi bir bireyin vereceği oyun seçim sonuçlarını belirlemede çok küçük bir etkisi olması gibi, herhangi bir oyun, o eşiğin üzerindeki oy sayısını belirlemek için de ufak bir şansı olmasıdır. Ya da oy veren yurttaş sayısı azaldıkça, demokrasinin çökme olasılığının giderek artacağını varsayalım. Bu durumda, oy verme yükümlülüğü olduğunu göstermek için, demokratik çöküş olasılığını azaltacak oyun beklenen faydasının, beklenen maliyetleri (fırsat maliyetleri de dahil) aştığını göstermek gerekir.

Dolayısıyla, oy kullanma vazifesinin, bireysel oyların yönetim veya yurttaşlık kültürü üzerindeki önemine veya etkisine bağlı olmadığını iddia etmek mümkündür. Hatta, oy kullanma yükümlülüğüne dair daha makul görüş, bireysel oyların seçim sonucunu değiştirmede çok az fark yarattığını ileri sürmektir, ancak bu durumda yurttaşların neden her halükarda oy kullanmaları gerektiğini açıklamak gerekir.

Bir öneri (Beerbohm 2012) de, yurttaşların yapılan adaletsizliklere suç ortağı olmamak için oy kullanmak gibi bir görevi olmasıdır. Bu görüşe göre, temsilciler yurttaşlar adına hareket ederler. Yurttaşlar, oy vermedikleri veya hükümete oy vermedikleri halde bile, kanun yazarları arasında sayılırlar. Dolayısıyla, oy vermeyi reddeden yurttaşlar, temsilcilerinin adaletsizlik yapmalarına izin vermekle onların suç ortağı sayılabilirler. Belki de bu adaletsizliğe karşı koyamamak destekçilik bile sayılır. (Bu teori, yurttaşların, kaçınmak şöyle dursun, oy verme görevlerine ek olarak, özellikle adaletsizliği azaltacak adaylar ve politikalar lehine oy kullanmak gibi bir görevleri olduğunu ima eder.)

Bireysel oyların etkisini azımsamayan bir başka yaygın görüş de “Genelleme İddiası”dır:

Ya herkes evde kalır ve oy kullanmazsa ne olur? Felaket olur! Dolayısıyla, ben (sen/o) oy vermeliyim (Lomasky ve G. Brennan 2000: 75).

Bu yaygın görüş, zayıflığını ortaya çıkaracak şekilde şöyle de ortaya konulabilir. Düşünün:

Ya herkes evde otursa ve çiftçilik yapmazsa? O zaman hepimiz açlıktan ölürüz! Dolayısıyla, ben (sen/o) hepimiz çiftçilik yapalım (Lomasky ve G. Brennan 2000: 76).

Görüldüğü gibi, buradaki sorun, hiç kimsenin ya da çok az kişinin harekete geçmiş olması bir felakete yol açacak olsa bile, herkesin aynı şeyi yerine getirmesinin gerekmediğidir. Tersine önemli olan, gerekli sayıda insanın o eylemi gerçekleştirmesinin yeterli olduğudur. Çiftçilik söz konusu olduğunda, insanların çiftçilik yapıp yapmamalarına kendilerinin karar vermeleri gerektiğini düşünüyoruz, çünkü piyasa teşvikleri yeterli sayıda insanın çiftçilik yapmasını sağlamaktadır.

Ancak, Genelleme İddiasının belirtilen hataları olsa bile, doğruluk payı da olabilir. Herkesin katılması gerektiğini (ya da katılmaması gerektiğini) varsaydığımız belirli tür eylemler vardır. Örneğin bir üniversitenin “Yeni ekilen çimlerden uzak durun” yazılı bir işaret koyduğunu varsayalım. Üzerinde bir kişi bir kez yürürse çimler ölmez. Eğer geri kalanlar bunu yapmaktan kaçınırken kendi rızamla benim yürümeme izin verilirse, çimlere muhtemelen bir şey olmaz. Ama üniversite benim istediğim zaman çimenlerde yürümeme izin verir ve diğer herkesin bunu yapmasını yasaklarsa, bu haksızlık olur. Çimlerden herkesi eşit olarak uzak tutmak daha uygundur. Benzer şekilde, eğer hükümet kamu yararına bir iş için para toplamak isterse, yurttaşlar arasından rastgele seçilmiş bir azınlıktan vergi alabilir. Ancak, (en azından belirli bir gelir eşiğinin üzerindeki) herkesin vergi ödemesi, örneğin polis koruması sağlama yükünü paylaşması, daha adil olacaktır.

Bu yüzden şunu sormalıyız: Oy vermek yeterince insanın yapmasının zorunlu olduğu bir eylem türü müdür, yoksa herkesin yapmasının zorunlu olduğu bir eylem midir? İki tür eylem arasındaki fark, oy vermekten kaçınmanın diğerleri üzerindeki etkisidir. Eğer çiftçilikten uzak durursam, çiftçilerin emeklerini suiistimal etmemiş olurum. Aksine, ürünlerini satın alarak, yediğim her yiyecekte eksikliği telafi ederim. İkinci durumdaysa, eğer herkes etrafından dolaşırken ben çimlerde özgürce yürürsem ya da polis korumasının keyfini çıkarmama rağmen vergilerimi ödemezsem, işte o zaman başkalarının emeklerini suiistimal etmiş olurum. Çimlerin ölmemesi ya da polis koruması için karşılığı ödenmemiş bir yükü herkes taşırken ben onları suiistimal ediyor olurum.

Oy vermenin görev olduğunu savunan biri, oy kullanmayanların oy kullananların hakkını yediğini iddia edebilir. Oy vermeyenler oy verenlerin kurulmasını sağladığı hükümetten faydalandıkları halde kendileri hükümetin kurulmasına yardım etmemişlerdir.

Bireysel oyların fark yarattığına dair tartışmalı varsayıma dayanmadan, oy kullanmanın görev olduğunu iddia eden görüşler şöyle sıralanabilir:

  1. Genelleme/Kamu Yararı/Topluma Karşı Borç İddiası: Oy vermekten kaçınan yurttaşların iyi bir hükümetin kurulmasından haksız yere fayda elde ettiğini ya da “topluma karşı borçları”nı ödemediklerini iddia eder.
  2. Yurttaşlık Erdemi İddiası: Yurttaşların erdemli davranmaları gerektiğini, dolayısıyla oy kullanmanın görevleri olduğunu iddia eder.
  3. Suç Ortaklığı İddiası: Yurttaşların, hükümetlerinin adaletsiz davrandığı konularda suç ortağı olmamak için oy kullanma görevleri olduğunu iddia eder.

Ancak, oy vermenin görev olduğunu söyleyen bu tartışmalara karşı genel bir meydan okuma da vardır. Buna seçicilik problemi diyelim: Oy vermenin görev olduğunu göstermek için yurttaşların belli bir hedefe ulaşmak için oy vermeleri gerektiğini söylemek yeterli olmaz. Ek olarak, oy kullanmanın görev olduğunu savunanların, oy vermenin o hedefe ulaşmak için tek yol ya da gerekli yol olduğunu göstermeleri de gerekir (J. Brennan 2011a). Sorun, yukarıdaki üç iddianın da oy kullanmanın söz konusu görevi yerine getirmek için birçok yol arasından bir yol olduğunu göstermesidir. Aslında, görevi yerine getirmenin tek veya zorunlu yolu olması bir yana, oy kullanmak iyi bir yol bile olmayabilir.

Örneğin, yurttaşların, yurttaşlık erdemi açısından oy vermeleri gereğinin savunulduğunu varsayın. Yurttaşlık erdeminin, binlerce olası yurttaşlık erdemi eyleminden sadece birini, oy verme görevini gerçekleştirmekle deneyimlenmiş olduğu söylenemez. Veya bir yurttaşın, diğer yurttaşların refahını sağlamaya yardımcı olma gibi bir görevi varsa, bu görev, gönüllü bir iş gerçekleştirerek, sanat yaparak ya da toplumsal zenginliğe katkıda bulunan verimli bir işte çalışarak da yerine getirilebilir. Bir yurttaşın haksızlıklara karşı durma görevi varsa, oy vermekten ziyade, yönetime itaatsizlik gösterilebilir; gazete editörlerine mektup yazılabilir, broşürler veya siyasi kitaplar yayımlanabilir; para bağışlanabilir; bilinçli olarak oy vermekten kaçınılabilir; protesto düzenlenebilir; suçlu siyasi liderlerin itibarlarına zarar verilebilir veya başka birçok eylem gerçekleştirilebilir. Oy vermenin neden özel veya zorunlu olduğu hiç de açık değildir. 

3. Nasıl Oy Verildiğine İlişkin Ahlaki Yükümlülükler

Çoğu insanın, kaçınmak şöyle dursun, oy kullanmanın (boş oy vermek de dahil) bir görev olduğuna inandığı görülmektedir (Mackie 2010: 8–9), ancak insanlar oy vermenin görevleri olduğuna ne şekilde inanmaktadırlar? Bazı filozoflar ve siyasi kuramcılar, kişinin neden oy kullanmayı seçtiği ile ilgili etik yükümlülüklerden söz ederler. Örneğin, birçok ihtiyatlı demokrat (bkz. Christiano 2006), yalnızca her yurttaşın oy verme gibi bir görevi olduğuna değil, aynı zamanda demokratik düşünceye sahip herkesin kamusal bilinçle oy kullanması gereğine de inanmaktadır. Buna karşın bazıları, oy vermek zorunlu bir görev değilken (çekimser kalmaya müsaade vardır) oy kullanmayı tercih eden yurttaşların nasıl oy kullandığını etkileyen başka sorumlulukları olduğunu (G. Brennan ve Lomasky 1993; J. Brennan 2009; J. Brennan 2011a) savunmaktadır. Onlara göre, çekimser kalmak yanlış değildir, ama teorik anlamda “kötü” bir oy vermek yanlıştır.

İnsanların nasıl oy vermesi gerektiği sorusunun oy kullanma hakkına sahip olunup olunmadığı sorusundan ayrı olduğuna dikkat edin. Oy verme hakkı bir yurttaşa oy kullanma yetkisi verir. Devlet yurttaşın oy kullanmasına izin verir, ayrıca bu oyları saymakla yükümlüdür. Bu, bir seçmenin oy kullanabileceği kimi yolların ahlaki açıdan yanlış olup olmadığı veya diğer oy verme yöntemlerinin ahlaki açıdan zorunlu olup olmadığını belirlemez. Buna paralel olarak, özgür konuşma hakkım korkunç bir savaşı savunmayı da kapsarken, özgürce birlik kurma ve katılma hakkım da, Ku Klux Klan gibi tartışmalı bir gruba katılma hakkını da içerir. Böyle bir şey yapmak benim haklarım arasında olsa da, bu şeylerden herhangi birini yapmam ahlaki olarak yanlıştır. Bu nedenle, bir kimse size rahatlıkla “KKK'ya katılma ya da soykırımı savunma hakkınız var, ama yapmamalısınız.” diyebileceği gibi, “O aday lehine oy kullanma hakkınız var, ama yapmamalısınız.” da diyebilir.

Oy verme etiğine dair bir kuram aşağıdaki sorulardan herhangi birine verilecek cevapları içerebilir:

  1. Verilen Oydan Yarar Sağlayacak Olanlar: Oy verirken seçmen kimin çıkarlarını göz önünde bulundurmalıdır? Seçmen bencilce mi yoksa toplumcu bir bakışla mı oy kullanmalıdır? Eğer ikincisiyse, hangi grup adına oy vermelidir; dahil olduğu demografik grup ya da grupları mı, yerel hükümeti mi, ulusu mu, yoksa tüm dünyayı mı düşünmelidir? Seçime ya da sonuca ilgi duymuyorsa oy kullanmasına müsaade edilebilir mi?
  2. Verilen Oyun Öznesi: Seçmenin desteklemesi veya desteklememesi zorunluluğu olan belirli adaylar veya politikalar var mıdır? Örneğin bir seçmenin, doğrucu adalet teorisine göre, en iyi sonuçları üretecek olanın lehine oy vermesi zorunlu mudur? Seçmen iyi karaktere sahip adaylara mı oy vermek zorundadır? Seçmen stratejik olarak mı oy vermelidir, yoksa kendi samimi tercihlerine uygun olarak mı oy vermek zorundadır?
  3. Oy Vermeye İlişkin Bilgi Edinme Görevleri: Seçmenlerin oy verme tercihlerini oluştururken, belli bir bilgi düzeyine sahip olmaları veya bilgiye dayalı belirli bir mantık sergilemeleri mi gerekir? Yeterli kanıtlar olmaksızın oluşturulmuş sosyal bilimsel konular hakkındaki inançlar temelinde bilgisizce oy verilebilir mi?

3.1. Dışavurumcu Oy Verme Ahlakı

Oy vermeye dair önemli bir davranış teorisine göre, çoğu yurttaş seçimlerin sonucunu ya da hükümet politikalarını etkilemek için değil, kendisini ifade etmek için oy kullanmaktadır (G. Brennan ve Lomasky 1993). Seçmenler belirli fikirlere, ideallere ya da gruplara sadık olduklarını hem kendilerine hem de başkalarına göstermek için oy kullanırlar. Örneğin, Demokratlara, şefkatli ve adil olduğumu göstermek için, Cumhuriyetçilere sorumlu, ahlaklı ve sert olduğumu belli etmek için oy kullanabilirim. Oy vermek öncelikle bir kendini ifade eylemiyse, o zaman belki de oy verme etiği de bir ifade etiğidir (G. Brennan ve Lomasky 1993: 167–198). Oyunu kullanan bir insanın oy verme ahlakını neden öyle oy verdiğini sorarak değerlendirebiliriz:

Ku Klux Klan’a oy veren kişi, örgütün benimsediği ırkçı politikalarla ahlaki açıdan uyumlu olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla adayın zafere ulaşma ihtimalinin küçük, büyük veya sıfır olup olmadığı ve kişinin kendi oyunun seçim sonucunu etkileme ihtimalinin yüksek olup olmadığına bağlı olmaksızın, kendi ahlaki sorumluluğu böylece ortaya konmuştur (G. Brennan ve Lomasky 1993: 186).

Buradaki düşünce, ırkçı tutumları ifade edebilmem (hakkım olduğu halde) benim için genel anlamda yanlışsa, seçimlerde de ırkçı görüşlerimi ifade etmek yanlıştır. Benzer görüşler diğer yanlış tutumlar için de geçerlidir. Bağnaz, umursamaz veya kötü fikirlere sahip olanlara destek vermek nasıl yanlışsa, bu fikirleri destekleyen adaylara oy vermem de yanlış olacaktır.

Elbette neyin yanlış, neyin izin verilebilir bir ifade olduğu konusu karmaşıktır. Oy vermenin ne ifade ettiği sorusu da gayet karmaşıktır. Oyumun ne ifade ettiği konusundaki düşüncem, diğerlerine ifade ettiği şeyden farklı olabilir ya da farklı insanlara farklı şeyler ifade ediyor olabilir. İfadeci oy verme etiği teorisi bu güçlükleri kabul eder ve genelde ifade etiğimiz şeyler hakkında diyeceğimiz her şeyin büyük olasılıkla ifadeci oy verme açısından da geçerli olacağı yanıtını verir.

3.2. Oy Vermenin Bilgiye Dayalı Ahlakı

Şu soruyu bir düşünelim: Doktorlar hastalara ne borçludur? Ailelerin çocuklarına ya da jüri üyelerinin sanıklara (veya belki de topluma) nasıl bir borcu vardır? Doktorlar, hastalarına düzgün bir tedavi sağlamakla yükümlüdür ve bu görevi yerine getirmek için 1) önce hastalarının menfaatini gözetmelidirler ve 2) bunu yeterli bir bilgiyle ve akla uygun bir yolla yapmalıdırlar. Benzer olarak, aileler de çocuklarına karşı aynı sorumlulukları taşırlar. Jüri üyeleri de öncelikle topluma, özellikle de sanığa karşı şunları yapmakla yükümlüdür: 1) doğruyu belirlemek ve 2) bunu yeterli bilgiyle ve akla uygun bir yolla yapmak. Doktorlar, aileler ve jüri üyeleri diğer insanların güvenceleridir. Bir görev üstlenirler ve bu görev beraberinde bilgiye dayalı belirli sorumluluklar getirir.

Seçmenlerin de yönetilen yurttaşlara karşı benzer sorumluluklara sahip olduğu öne sürülebilir. Belki de oy verenler 1) en iyi şekilde sonuç vereceğini düşündükleri seçeneğe oy vermelidirler (stratejik oylamaya uygun olarak) ve 2) bu kararları yeterli bilgiyle ve akla uygun bir şekilde almalıdırlar. Seçmen oylarının siyasi sonuçlar üzerinde önemli bir etkisi ve barış ve savaş, yaşam ve ölüm, refah ve yoksulluk konularının belirlenmesinde büyük bir rolleri vardır. Çoğunluğu oluşturan seçmenler sadece kendileri için değil, muhalif azınlıklar, çocuklar, seçmen olmayanlar, yerleşik yabancılar ve kararlarından etkilenen diğer ülkelerdeki insanlar da dahil olmak üzere, herkes için seçim yaparlar. Bu nedenle oy vermek ahlaki yükümlülükleri olan bir eylemdir (Christiano 2006; Brennan 2011a; Beerbohm 2012).

Bununla birlikte, doktorların hastalarıyla ve seçmenlerin yönetilenlerle ilişkisi arasında büyük bir fark vardır, bireysel olarak seçmenlerin fark yaratma açısından şansları oldukça düşüktür. Yeterince düşünülmeden verilmiş bir oyun olası zararı, benzer bir tıbbi kararın olası zararıyla kıyaslanamayacak kadar küçüktür.

Yine de verilen oyların ahlaki yükümlülüğü olduğu doğrudur. “Kitlesel olarak yapılan zararlı faaliyet” terimini bir grubun diğer masum insanlara zarar verdiği ya da zarar vermekle tehdit ettiği bir etkinlik olarak tanımlayalım; bu eylem grupta bunu istemeyen bireylere rağmen devam eder. Bu tür etkinliklere katılmaktan kaçınmanın görevleri olduğunu düşünen, “ellerini temiz tutmak” isteyen insanların olması makul bir durumdur.

Örnek olarak, 100 üyeden oluşan bir silahlı ekibin masum bir çocuğu vurmak üzere olduğunu varsayalım. Her mermi, çocuğu aynı anda vuracaktır, ama zaten her bir vuruş kendi başına onu öldürmek için yeterlidir. Silahlı ekibi durdurmanız imkansız, zaten çocuk sizin ne yaptığınıza bakılmaksızın ölecek. Şimdi de, size çocuğu onlarla birlikte öldürme fırsatı sunulduğunu varsayalım. 101. vuruşu siz yapabilirsiniz. Ne var ki, çocuk ne yaptığınızdan bağımsız olarak yine ölecek. Ateş eden ekibe katılmanız hoş görülebilecek bir olay mıdır? Çoğu insan, ekibe katılmanın ve çocuğu vurmanın yanlış olduğu yönünde düşünecektir. Bunun neden yanlış olduğuna dair makul bir açıklama, bu tür faaliyetlere katılmaya karşı genel bir ahlaki yasaklama olmasıdır. Bu gibi durumlarda ellerimizi temiz tutmaya çalışırız.

Belki de bahsi geçen ”elleri temiz tutma” ilkesi bilgisizce, mantıksız veya kötü niyetli oylama eylemlerinin neden yanlış olduğunu açıklamak için genelleştirilebilir. Silahlı ekip örneği bir bakımdan seçimlerde oy kullanmaya benzetilebilir. Bir kişiyi ekibe eklemek ya da çıkarmak bir şeyi değiştirmez, çocuk her halükârda ölür. Benzer şekilde, bireysel oylar seçimlerde hiçbir fark yaratmaz. Her iki durumda da sonuç nedensel olarak önceden bellidir. Fakat sorumsuz seçmen, ekiple ateş etmeyi kabul eden bireyle aynı konumdadır. Verdiği kötü niyetli oy sonucu tek başına etkilemez, tıpkı 100 atışın içerisinde 1 atışın sonucu etkilemeyeceği gibi, ancak bu seçmen ellerini temiz tutabilecekken kolektif bir şekilde gerçekleşen zararlı bir etkinlikte yer almış olur (Brennan, 2011’a, 68-94).

4. Zorunlu Oylamanın Doğruluğu

Pek çok çağdaş demokraside oy verme oranları (birçok gözlemciye göre) düşüktür ve genel olarak düşmeye devam etmektedir. Örneğin ABD, başkanlık seçimlerinde %60, diğer seçimlerde ise %45 oranında katılımlara ancak ulaşabiliyor (Brennan ve Hill 2014: 3). Pek çok ülke de benzer şekilde düşük katılım oranlarına sahip. Bazı demokratik teorisyenler, politikacılar ve diğerleri bunun bir sorun olduğunu düşünüyor ve çözüm olarak zorunlu oylamayı savunuyor. Oy kullanmanın zorunlu olduğu bir rejimde, yurttaşların yasayla belirlenmiş oy kullanma zorunluluğu vardır; geçerli bir mazereti olmadan oy vermeyenler cezaya çarptırılırlar.

Zorunlu oylamadan yana olanlar Demografik ya da Temsil Edilebilirlik olarak adlandırdığımız görüşlerin sahibidirler (Lijphart 1997; Engelen 2007; Galston 2011; Hill, J. Brennan ve Hill 2014: 154-173). Böyle düşünenler öncelikle gönüllü oy kullanma rejimlerinde oy kullanmayı seçen yurttaşların, bundan kaçınan seçmenlerden sistematik olarak farklı olduğunu belirtiyorlar. Buna göre, zenginlerin oy kullanma olasılığı fakirlere göre daha yüksektir. Aynı şekilde yaşlıların olasılığı gençlerden, erkeklerin olasılığı da kadınlardan yüksektir. Birçok ülkede etnik azınlıklar, çoğunlukta olanlara göre daha az oy kullanmaktadır. Eğitimli insanlar eğitimsiz insanlardan, evli insanlar bekar insanlardan, siyasi partileri destekleyenler hiçbir parti bağı olmayanlara göre daha fazla oy kullanma eğilimine sahipler (Leighley ve Nagler 1992; Evans 2003: 152–6). Kısacası gönüllü oylamalarda seçmenler -yani oy vermeyi tercih eden yurttaşlar- halkı tam olarak temsil etmemektedir. Oy kullanmanın gönüllülük esasına dayandığı ülkelerde seçmenlere istediklerini vermeye hazır olan politikacıların oy veren avantajlı kesimlerin çıkarlarını gözeteceğini savunan Demografik Görüş, oy verme eğiliminde olmayan dezavantajlı kesimlerin menfaatinin politikacılar tarafından arka plana atılacağını öne sürer. Zorunlu oy sistemi dezavantajlı kesimlerin daha yüksek oranlarda oy kullanmasını sağlayacağından, herkesin çıkarının düzgün bir şekilde temsil edilmesi mümkün olacaktır.

Öte yandan, zorunlu oylama yurttaşların “güvence problemini” aşmalarına da yardımcı olabilir (Hill 2006). Seçmenler bireysel oylarının çok az önem taşıdığını düşünürler. Oysa önemli olan, böyle seçmenlerin yeterli sayıda olması ve oy kullanmalarıdır. Fakat diğer seçmenlerle iletişime girip kendileriyle birlikte oy vermelerini sağlamaları oldukça zordur. Bu sorun zorunlu oy kullanma sistemi ile çözülebilir. Bu sebeple Lisa Hill (2006: 214–15) şunu savunmaktadır: “Zorunlu oy sistemini hoş olmayan bir devlet baskısı biçimi olarak algılamaktan ziyade, birbiriyle haberleşmekte ve organize olmakta zorlanan bireylerin yaşadığı kalabalık toplumlarda önemli bir işbirliği sağlama yolu olarak görmek gerekir.”

Demografik Görüşün başarılı olup olmaması seçmenler politikacıların davranışlarıyla ilgili birkaç varsayıma dayanır. Öncelikle, siyaset bilimciler net bir şekilde görmüştür ki, seçmenler oy verirken kendi çıkarları yerine ulusal çıkarları göz önünde bulundurmaktadır (Brennan ve Hill 2014: 38–9n28.). Bir başka varsayım ise daha önce bahsedilen dezavantajlı yurttaşlar kendi menfaatleri doğrultusunda oy verecek şekilde bilgilendirilmezler, ki bu yurttaşlar hangi aday ve partilerin onlara yardımcı olabileceğini kavrayacak sosyal bilimsel bilgiye sahip olmayabilirler (Delli Carpini ve Keeter 1996; Caplan 2007; Somin 2013). Üçüncü bir konu ise, zorunlu oy sistemi geçerli olsa dahi, seçmenlerin çoğunun tercih ve isteklerini görmezden gelen politikacıların var olmasıdır.

Birçok teorisyenin beklentisinin aksine, zorunlu oylamanın bireysel siyasal bilgi üzerinde aslında önemli bir etkisi olmadığı ortaya çıkmıştır. Yani zorunlu oy ilgisiz seçmenleri daha fazla bilgilenmeye teşvik etmemektedir. Ayrıca bireylerin kendi aralarındaki politik konuşmaları ve ikna çabaları, seçmenlerin politikacılarla temasa geçmeye yönelmesi, sorunları daha yüksek mecralara iletmek için başka bireylerle organize olmaları, seçim kampanyalarında yer alma, bir parti ya da politikacının bireyle temas kurma olasılığı, vekillerin halkı temsil etme kalitesi, seçimin dürüst bir şekilde yapılması, parlamentodaki kadın vekil oranı, küçük partilere verilen destek, sol ya da aşırı sağ kanada verilen destek gibi konularda da zorunlu oylamanın çok büyük bir etkisinin olmadığı ortaya çıkmıştır. Siyaset bilimciler bu uygulamanın politik açıdan daha eşitlikçi ya da daha sol eğilimli sonuçlar sağladığını göstermekte de başarısız olmuşlardır. Yapılan çalışmalar ve edinilen tecrübeler, zorunlu seçimin şu ana kadar yurttaşların oy kullanmasını sağlamaktan başka bir başarı elde edemediğini göstermektedir.

5. Oy Satın Almanın Ahlaki Yönü

Modern demokrasilerde yaşayan çoğu yurttaş oy satma ve almanın ahlaksızlık olduğuna inanmaktadır (Tetlock 2000). Birçok felsefeci de oy almanın, satmanın ve bunun ticaretini yapmanın yanlış olduğu konusunda hemfikirdir (Satz 2010: 102; Sandel 2012: 104–5). Oy ticareti ile ilgili eserleri inceleyen Richard Hasen, insanların bu olaya karşı 3 görüş öne sürdüğünü söylüyor:

Evrensel bir şekilde kınanmasına rağmen, oy satın almanın yasaklanmasının altında yatan gerekçeler hakkında bazı görüş ayrılıkları var. Bazıları oy satın alımına karşı eşitlik konusunu öne sürüyor: Yoksul kesim oylarını satmaya zenginlerden daha meyilli olduğu için sonuçlar zenginlerin lehine olacaktır. Bazıları verimlilik üzerinde duruyor: Oy satın almak, satın alanların rant arayışına girmelerine ve genel refahın zarar görmesine yol açar. Bazı yorumcular ise devredilemezlik konusunu gündeme getiriyor: Oylar bir bütün olarak topluma aittir ve bireysel olarak devredilemez. Devredilemezlik görüşü aynı zamanda bireylerin halkın iyiliği yönünde oy vermesini sağlayabilecek, metalaştırma karşıtı bir görüşü de destekler (Hasen 2000: 1325).

İki konu endişe verici sonuçlara yol açar: Oy alıp satmanın yasal olduğu bir düzende, oy alım ve satımı toplumu yıkacak şekillerde yapılabilir. Oy satın almanın ne derece zararlı olduğu ciddi bilimsel tartışmalara konu olmaktadır; bazı iktisatçılar oy pazarının çok etkili olabileceğini düşünmektedir (Buchanan ve Tullock 1962; Haefele 1971; Mueller 1973; Philipson ve Snyder 1996; Hasen 2000: 1332). Üçüncü bir endişe ise ahlakidir: Oyların alınıp satılması kötü sonuçlara yol açmamış olsa bile, oy satılabilecek bir şey değildir.

Çoğu insan yozlaşmış bir oylamaya yol açacağı için oy satışının yanlış olduğunu düşünür. Ancak eğer sorun buysa, oy satışının izin verilebilirliği her duruma göre ayrı ayrı değerlendirilmelidir. Bireysel oy satışının doğruluğu ya da yanlışlığı tamamen oyunu satanın nasıl oy kullandığıyla alakalı olmalıdır (J. Brennan 2011a: 135–160; Brennan ve Jaworski 2015: 183–194). Varsayalım ki ben bir insana iyi yönde oy kullanması için para veriyorum. Örneğin, tarafsız insanlara kadın hakları lehinde oy vermeleri için para veriyorum ya da Doğrucu Adalet Teorisi lehinde, örnekler çoğaltılabilir. Veya varsayalım ki ben katılımın çok düşük olduğunu düşünüyorum ve bilgili bir insana vicdanı doğrultusunda oy vermesi için ödeme yapıyorum. Her iki durumda da, yaptıklarımın bir kamu hizmeti olarak değil de yanlış bir şey olarak görülmesinin sebebi açık değildir.

Oy satışıyla ilgili bazı itirazlar öyle abartılı olabiliyor ki, itiraz edenler bile arkasında durmak istemiyor. Örneğin oy satışına karşı yaygın görüşlerden biri, birine oy vermesi için ödeme yapmanın üçüncü kişileri dışlamak anlamına gelmesidir. Oysa, insanları kime ya da neye oy verecekleri konusunda ikna etmeye çalışmak da aynı anlama sahiptir (Freiman 2014: 762). Üçüncü şahısların dışlanmasından dolayı X şahsına oy vermesi için birine ödeme yapmam yanlışsa, bir insanı X şahsına oy vermeye ikna etmeye çalışmak da, tutarlı olmak ve tartışmanın temeli açısından, aynı oranda sorunlu ve yanlıştır demeliyiz.

Bir de, oyların bireylerin dar çıkarları yerine, ortak menfaatler lehine verilmesi gerektiğini düşündüğü için oy satışına karşı çıkanlar vardır (Satz 2010: 103; Sandel 2012: 10). Kimileri de oylamanın “ortak menfaatler topluca müzakere edildikten sonra üstlenilmesi gereken bir eylem” olması gerektiğini söyler (Satz 2010: 103). Bu nedenle bazıları oy pazarının yasaklanmasını savunur. Metalaştırılmış oylar toplum menfaatinin aleyhine olacağından oy satışının yasaklanması belki hoş görülebilir. Fakat bu oy satışının yasaklanması için yeterliyse, neden yasaklamamak gerektiği açıklanmış olmaz. Örneğin oyları büyük ihtimalle toplum menfaatine zarar vereceğinden bilgisiz, mantıksız ve bencil seçmenlerin elinden oy verme hakları alınabilir (Freiman 2014: 771–772). Dahası, bu görüş şunu akla getirir; eğer birey toplum menfaati yönünde oy vereceğini kanıtlayabilmişse oyunu satmasına izin verilebilir. Hatta, oy satmak yasal olsaydı ve oyunu satanların çoğu veya hepsi, zararlı bir şekilde oy kullansalardı bile, bu, oy satmanın tabiatı gereği kötü olduğunu göstermezdi.

6. Kimlere Oy Hakkı Verilmelidir? Herkes Eşit Oy Hakkına Sahip Olmalı mıdır?

Siyaset felsefecileri arasındaki baskın görüş, bir tür temsili demokrasiye sahip olmamız ve her bir yetişkinin, kendi özgür iradesiyle herhangi bir seçimde kullanacağı oyun diğer her seçmenle eşit ağırlığa sahip olması gerektiğidir. Bu görüş son zamanlarda hem demokrasi yanlılarından hem de demokrasi karşıtlarından gelen eleştirilere maruz kalmaktadır.

“Bir kişi, bir oy” demenin doğru politika olup olmadığını sormadan önce, kimin halkın bir parçası olarak kabul edileceğini belirlemek gerekir. Bunu sınır sorunu veya halkı tanımlama sorunu olarak adlandıralım (Goodin 2007: 40). Demokrasi halkın egemenliğidir. Ama temel soru “halkı” kimlerin oluşturduğudur. Ki bu da küçük bir sorun değildir. Demokrasinin adil olduğuna veya yurttaşların çıkarlarına yeterince cevap verip vermediğine karar vermeden önce, kimin “dahil olduğu”, kimin olmadığı bilinmelidir.

Belirli bir devletin yetki sınırları altında yaşayan herkesin halkın bir parçası olduğu ve dolayısıyla oy hakkı olduğu söylenebilir. Oysa çoğu demokrasi, çocukların ve gençlerin, suçluların, akli dengesizliği olanların ve bir ülkenin topraklarında yaşayıp o ülkenin yurttaşı olmayan kişilerin oy kullanmasını engellemekle birlikte, yabancı ülkelerde yaşayan yurttaşlarına oy kullanmaları için izin vermektedir (López- Guerra 2014: 1).

Bu konuda birbiriyle rekabet halinde bir dizi teori vardır. “Etkilenen bütün menfaatler” teorisi (Dahl 1990’a: 64), politik bir karardan veya politik bir kurumdan etkilenen herkesin halkın bir parçası olduğunu savunur. Temel sav, politik karar süreçlerinden etkilenen herkesin söz konusu süreç hakkında söz sahibi olması gerektiğidir. Ancak bu ilke birden fazla sorunla yüklüdür. Karar verildikten sonrasına kadar karardan kimin etkilendiğini bilmediğimiz ve bilemeyeceğimizden bu sav tutarsız veya yararsız kalır (Goodin 2007: 52). Örneğin (Goodin 2007'den alınmıştır: 53), Birleşik Krallık GSYH’sının %5'ini eski Afrika kolonilerine transfer edip etmeyeceği konusunda oy kullanacak. Eski Afrika kolonilerinin, oyların sonucunu öğrenene kadar bundan etkilenenler arasında olup olmadığını bilemeyiz. Eğer oylamada kabul çıkarsa etkilenirler; eğer kabul çıkmazsa etkilenmezler (Bknz. Owen 2012). Dahası, “etkilenen bütün menfaatler” teorisi genellikle yurttaş olmayanları içermekte, yurttaş olanları dışlamaktadır. Bazen bir ülkede alınan siyasi kararların başka bir ülkenin yurttaşları üzerinde önemli bir etkisi vardır; bazen de bir ülkede alınan siyasi kararların, o ülkenin yurttaşlarının bazıları üzerinde çok az etkisi vardır veya hiç etkisi yoktur.

Bu soruna (Kim etkilenen taraf olarak sayılacak?) bir çözüm (Goodin 2007: 55), etkilenmesi muhtemel tüm menfaat sahiplerinin yönetimin bir parçası olduğunu kabul etmektir. Yine de bu ilke birçok karar açısından, halkın ulus-devletten daha küçük olduğuna ve bazı kararlar açısından da daha büyük olduğuna işaret etmektedir. Örneğin, Amerika Birleşik Devletleri’nin savaş yanlısı bir adayla barışsever bir aday arasında yapılacak seçimde verdiği karar, sadece Amerikalıları değil, aynı zamanda dünya ölçeğinde insanların büyük bir kısmını etkileyecektir.

Seçmen sınırlaması sorununa çözüm olarak sunulan diğer önemli teoriler de benzer problemlerle karşı karşıyadır. Örneğin baskı teorisi, siyasi bir yapı tarafından baskıya maruz kalan herkesin söz sahibi olması gerektiğini savunur (López-Guerra 2005). Fakat bu ilke, aynı zamanda yerleşik yabancıların, turistlerin ve hatta düşman savaşçıların bir devletin zorlayıcı gücüne tabi oldukları için oy kullanma hakkı verilmesini gerektireceğinden aşırı kapsayıcı (Song 2009) olarak da görülebilir. Ayrıca kimlerin bir şeylere zorlanacağı verilecek kararın sonucuna bağlıdır. Devlet birtakım yasalar çıkardığında bazı insanlar baskılanabilir. Devlet bu yasaları uygulamazsa, bir zorlama da söz konusu olmayacaktır. Belirli bir devletin zorlayıcı gücüne tabi olan herkesin söz sahibi olması gerektiğini söyleyerek bunun üstesinden gelmeye çalışırsak bu durumda, neredeyse dünyadaki herkesin bir devletin çoğu kararlarında söz sahibi olması gerektiğini ima etmiş oluruz.

Halkın sağduyulu kesimi, yani halkın bir ulus-devletin yalnızca yetişkin üyelerini içermesi, savunması zor bir görüş olabilir. Goodin (2007: 49), yurttaşları özel kılan şeyin çıkarlarının birbirine bağlı olmasıdır, der. Bu bağlılık, gelişigüzel olarak belirlenen ulusal sınırların tesadüfi bir özelliği olsa da bu sınırlar yürürlükte kaldığı sürece, yurttaşlar arası çıkarların diğer devletlerin yurttaşlarıyla olduğundan birbiriyle daha ilişkili olma eğilimi vardır. Fakat bunun doğruluğu da oldukça rastlantısaldır.

6.1. Bir Kişi, Bir Oy – Demokratik Zorluklar

“Bir kişi, bir oy” fikri, sözde eşitlikçi olma yükümlülüğüne dayanır. Bazı felsefeciler eşit oy hakkına sahip demokrasilerin, hükümetin herkesin çıkarına eşit bir şekilde yaklaşmasını sağlamak için gerekli olduğuna inanmaktadır (Christiano 1996, 2008). Ancak her yurttaşa eşit oy kullanma hakkının verilmesinin herkesin çıkarına eşit şekilde önem verilen kararlarla sonuçlandığı pek doğru değildir. Pek çok kararda bazı yurttaşlar oldukça söz sahibiyken, birçok yurttaş hiç söz sahibi değildir. Dolayısıyla bir alternatif öneri yurttaşların oylarının kararlarda ne kadar söz sahibi olduklarına göre belirlenmesidir. Bu, eşitliği herkese her kararda belirleyici olma şansı vererek değil, herkesin menfaatlerine eşit oranda yaklaşarak korumaktadır. Aksi halde bir kişi, bir oy, sisteminde bazıları için son derece önemli konular, çoğunluğun önemsiz menfaatleri karşısında sürekli olarak kaybedebilir (Brighouse ve Fleurbaey 2010).

Bu sonuca dair bir dizi başka bağımsız görüş de vardır. Örneğin, kendilerini ilgilendirmeyen konular üzerinde daha az denetime sahip olmaları bazıları açısından önemli bir özerklik kaybı olarak görülürken, söz sahibi oldukları konular üzerinde daha fazla denetim sağlayacak orantılı oylama, belki de, yurttaşların otonomisini geliştirecek bir yöntem olacaktır. Dahası, buna dair tartışmayı burada derinlemesine ele almak fazla teknik olmasına rağmen (Brighouse ve Fleurbaey 2010; Liste 2013), politik gücün kişinin sonuç üzerindeki söz hakkı üzerinden paylaştırılması, bazı bilinen paradoksların, örneğin Seçim Paradoksunun üstesinden gelebilir (demokrasilerde nesnesiz tercihler olabileceğini gösteren paradoks: buna göre çoğunluk A'yı B'ye, B'yi C'ye ve yine de C'yi A'ya tercih edebilir).

Ancak bu öneri teoride makul olsa bile, bir demokrasinin bunu pratikte nasıl güvenilir bir şekilde somutlaştıracağı açık değildir. Demokratik bir yönetimin oylamaya izin vermeden önce, farklı yurttaşların kararda ne ölçüde söz sahibi olduğunu belirlemesi ve daha sonra verilen oyları buna göre değerlendirmesi gerekecektir. Gerçek hayatta özel çıkar grupları ve başka gruplar ağırlıklı oyları büyük olasılıkla kendi lehlerine kullanmaya çalışacaktır. Yurttaşlar, eşit olmayan oy haklarını yolsuzluk veya seçim manipülasyonunun kanıtı olarak görebilirler (Christiano 2008: 34-45).

6.2. Bir Kişi, Bir Oy – Demokratik Olmayan Zorluklar

Demokrasinin ilk savunucuları, demokrasinin aristokrasi, monarşi ya da oligarşiden daha üstün olduğunu göstermekle uğraştılar. Oysa son yıllarda, epistokrasi demokrasiye büyük bir rakip olarak ortaya çıktı (Estlund 2003, 2007; Landemore 2012). Bir sistem siyasal iktidarı bilgi veya politik yetkinlik temelinde tahsis ettiği ölçüde epistokratik olacaktır. Örneğin epistokraside üniversite düzeyinde eğitimli yurttaşlara ek oy hakkı verilebilir (Mill 1861), seçmen yeterlilik sınavını geçemedikçe yurttaşlara oy kullandırılmayabilir, demografik faktörlerin etkisine göre düzeltme yapılabilir veya demokratik yasaları veto etme hakkına sahip uzmanlardan oluşan heyetler oluşturulabilir ya da seçmenlerin siyasi bilgi düzeyine göre oylarının etkisini arttırılabilir (Caplan 2007; J. Brennan 2011b; López-Guerra 2014; Mulligan 2015).

Epistokrasi konusundaki tartışmalar genellikle demokratik yetersizlikle ilgili kaygılara odaklanmaktadır. Epistokratlar, demokrasinin yurttaşlara rasgele bir şekilde oy kullanma hakkı fikrini aşıladığını savunuyorlar. Saha araştırmalarının çoğu, yurttaşlar arasında temel siyasal bilgi (sosyal bilimsel bilgi bir yana) ortalamasının son derece düşük olduğunu göstermiştir (Somin 2013; Caplan 2007; Delli Carpini ve Keeter 1996). Dahası siyasal bilgi sahibi olmak, yurttaşların nasıl oy kullandığı ve hangi politikaları destekledikleri konusunda önemli bir fark yaratmaktadır (Althaus 1998, 2003; Caplan 2007; Gilens 2012). Epistokratlar oyların kısıtlanmasının veya ağırlıklandırılmasının demokratik yetersizliklerin bazı olumsuz yönlerine karşı koruma sağlayacağına inanmaktadır.

Epistokrasiden yana olan bir iddiaya göre, siyasi kararların meşruluğu yetkin bir şekilde ve iyi niyetle yapılmalarına bağlıdır. Bir benzetme olarak şunu ele alalım: Bir ceza yargılamasında jürinin kararı çok etkilidir; karar, bir kişinin haklarını elinden alabilir veya yaşamına, özgürlüğüne, refahına ya da mülküne büyük ölçüde zarar verebilir. Eğer jüri, kararını bilgisizce, karamsar veya irrasyonel önyargılar ve kötü düşünceler temelinde aldıysa, jürinin kararını yetkin veya meşru olarak kabul edemeyiz. Aksine, suçlunun yetkili kişiler tarafından iyi niyetle yürütülen bir yargılama hakkına sahip olduğunu düşünürüz. Seçim kararları da pek çok açıdan jüri kararlarına benzer: Etkisi büyüktür ve masum insanların yaşamlarını, özgürlüklerini, refahlarını ya da mülklerini kaybetmelerine neden olabilir. Jüri kararının meşruiyeti ve otoritesi iyi niyetle, yetkin bir şekilde karar veren bir jüriye dayanıyorsa, belki de seçmenlerin ve temsilcilerinin aldığı kararlar da diğer hükümet kararlarının çoğunun meşruiyeti ve yetkinliği çerçevesinde olmalıdır. Şimdi, yaygın seçmen bilgisizliği ve mantıksızlığı ışığında, demokratik seçmenlerin beceriksiz kararlara yol açtığını varsayalım. Eğer böyleyse, demokrasiye karşı epistokrasi lehine bir durum söz konusudur (J. Brennan, 2011b).

Bazıları epistokrasinin prensipte bile demokrasiden daha iyi işleyeceğini ileri sürmektedir. Epistokrasi genellikle siyasi karar alıcıların ortalama güvenilirliğini artırarak daha iyi politik sonuçlar üretmeyi sağlar. Siyaset bilimci Lu Hong ile Scott Page (2004), doğru koşullar altında, ortak bir karar alırken katılımcılara bireysel olarak güvenmektense, bilişsel çeşitliliğin olmasının daha akıllıca bir karar alma sürecine katkıda bulunduğunu gösteren matematiksel bir teorem ortaya atmışlardır. Hong-Page teoremine göre, ortaklaşa alınan bir kararda çok sayıda ama güvenemeyeceğimiz karar alıcıların, daha az sayıda ve çeşitlilikte, fakat daha güvenilir karar alıcılar karşısında üstün gelme ihtimali vardır. Hong-Page teoreminin herhangi bir matematiksel geçerliliği olup olmadığı (Thompson 2014 sahip olmadığını iddia etmektedir), gerçek dünyada alınan siyasi kararların teorem koşullarını karşılayıp karşılamadığı konusu tartışılmaktadır; yani, bu önermeye göre genel oy hakkı ne ölçüde doğrulanmaktadır ya da sadece yaygın fakat kısıtlı oy hakkına sahip olmanın son derece kısıtlı oy hakkına sahip olmaktan üstün olduğu ne ölçüde doğrudur (Landemore 2012; Somin 2013: 113–5)?

Bununla ilişkili olarak Condorcet’in Jüri Teoremine göre, doğru şartlar altında ortalama seçmene güven duyulduğunda, daha fazla sayıda seçmen ortak bir karara vardıkça, demokrasinin doğru seçimi gerçekleştirme olasılığı 1’e yaklaşır (List ve Goodin 2001). Ancak teoremin gerçek hayattaki demokratik kararlar için geçerli olduğu varsayımıyla, teoremin demokrasiyi destekleyip desteklemediği ya da kınayıp kınamadığı, seçmenlere ne kadar güvenilebileceğine bağlı olacaktır. Eğer seçmenler sistematik olarak hep daha kötüsünü seçiyorlarsa (ör. Althaus 2003; Caplan 2007), teorem bu durumda büyük demokrasilerin neredeyse her zaman yanlış seçim yaptığını ima edecektir.

Seçmenlerin bir sınavı geçerek oy kullanma hakkını kazanmalarını öneren bir epistokrasiden de şöyle bir endişe duyulur: bu tür sistemler bazı demografik grupların üyeleri lehine önyargılı kararlar alabileceklerdir. Ne de olsa siyasal bilgi tüm demografik gruplar arasında eşit olarak dağılmamıştır. Örneğin, ABD'de ortalama olarak, beyazlar siyahlardan, Kuzeydoğu’daki insanlar Güney’dekilerden, erkekler kadınlardan, orta yaşlı insanlar gençlerden ya da yaşlılardan ve yüksek gelirli insanlar fakirlerden daha fazla siyasi bilgi sahibidirler (Delli Carpini ve Keeter 1996: 137-177). Herhangi bir seçmen sınav sistemi uygulanırsa, sonuç seçmenlerin bütününden ziyade, daha beyaz, daha erkek, daha zengin, daha orta yaşlı ve daha iyi işlere sahip olanlar tarafından belirlenmiş olacaktır. Demokratlar, bu nedenle, epistokrasinin, beyaz olmayanların, kadınların, yoksulların veya işsizlerin çıkarlarını göz önünde bulundurmayacağı konusunda endişe duymaktadırlar.

Bununla birlikte, bir epistokrasi biçimi bu sorunu aşabilir. Mesela “Oy verme hakkı piyangosu” diye bir şey düşünelim:

Oy verme hakkı piyangosu iki mekanizmadan oluşmaktadır. İlk olarak, nüfusun büyük çoğunluğunu oy haklarından mahrum etmek için bir ayıklama yapılır. Her seçimden önce, halk içinden rastgele bir grup seçilir, bunun dışında kalanlar seçime dahil edilmez. Bu mekanizmayı dışlayıcı bir ayıklama olarak adlandırıyorum çünkü yalnızca kimin oy kullanma hakkına sahip olmayacağını söylüyor. Ayıklamada var kalanlara (ön seçmenler) da otomatik olarak oy kullanma hakkı tanınmayacaktır. Geldikleri daha büyük gruptaki herkes gibi, ön seçmenlerin de oy kullanmaya yetecek kadar yetkin/bilgili olmadığı varsayılır. İkinci mekanizmanın devreye girdiği nokta burasıdır. Son olarak, oy kullanma hakkı ve oy vermek için ayrılan ön seçmenler, oy pusulasındaki alternatifler hakkında bilgi edinmeleri için dikkatlice tasarlanmış bir yetkinlik oluşturma sürecine katılmak üzere daha küçük gruplarda bir araya gelirler. (López-Guerra 2014: 4; cf. Ackerman ve Fishkin 2005)

Bu şemaya göre, hiç kimsenin önceden belirlenmiş bir oy kullanma hakkı yoktur. Bunun yerine herkes seçmen olmak için eşit niteliğe sahiptir. Seçmenler için kura çekilmeden önce adaylar, aynı demokrasilerde olduğu gibi, seçim kampanyaları düzenlerler. Ancak bu kampanyaları hangi yurttaşların seçmen olmaya hak kazanacağını bilmeden yürütürler. Seçimden hemen önce yurttaşları temsil edecek bir grup rastgele seçilir. Ancak seçilen bu yurttaşların oy hakkı henüz kesin değildir, sadece oy kullanmaya hak kazanma izni almışlardır. Bu hakkı kazanmak için parti programlarını öğrenmek ve diğer adaylarla bir araya gelip müzakere yapmak gibi uygulamalarla bir tür yetkinlik kazanmaları gerekir. Uygulamada bu sistem de kimi yolsuzluklara ve kötüye kullanıma maruz kalabilir ancak buna epistokratların cevabı şudur: Uygulamada demokrasiler de aynı sorunları yaşamaktadır. Epistokratlar için asıl soru hangi sistemin daha iyi çalıştığıdır. Her şey işin içine katıldığında, hangi sistemin iyi ya da adil sonuç vereceği daha önemli olmaktadır.

Epistokrosiye gelen ahlaki bir itiraz epistokrasinin kamusal akıl liberalizmi ile uyumlu olmadığı yönündedir (Estlund 2007). Kamusal akıl liberalleri, güç eğer, bu güce gerekçe olabilecek sağlam temelli ve aklı başında insanların elinde toplanmışsa, baskıcı siyasi gücün dağılımının güvenilir ve meşru olduğu görüşünü savunur (Vallier ve D’Agostino 2013). Epistokrasi tanımı gereği, bazı yurttaşlara, sosyal bilimsel bilgileri daha fazla olduğu gerekçesiyle, diğerlerinden daha fazla güç sağlar. Ancak şöyle bir itiraz daha vardır; bu mantıklı ve aklı başında insanlar neyin uzmanlık sayıldığı ve kimin uzman olduğu konusunda anlaşmazlıklara düşebilirler. Eğer bu yaşanırsa, dağıtılan siyasi güç bu insanların onaylamadığı temellere dayanabilir. Bu yüzden epistokrasi, siyasi gücü kamusal aklın onaylamadığı temellere dayanarak dağıtmaktadır denilebilir (ancak bkz. Mulligan 2015).

Bu İçerik Size Ne Hissettirdi?
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
Kaynaklar ve İleri Okuma

Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?

Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:

kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci

Öğrenmeye Devam Edin!
Evrim Ağacı %100 okur destekli bir bilim platformudur. Maddi destekte bulunarak Türkiye'de modern bilimin gelişmesine güç katmak ister misiniz?
Destek Ol
Gizle

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim Gönder