Keşfedin, Öğrenin ve Paylaşın
Evrim Ağacı'nda Aradığın Her Şeye Ulaşabilirsin!
Paylaşım Yap
Keşfet
Akış
İçerikler
Gündem
Coronavirus
Amerika Birleşik Devletleri
Zeka
Fare
Arı
Aşılar
Toplumsal Cinsiyet
Evren
Mikrop
Afrika
Coğrafya
Yaşlanma
Deney
Filogenetik
Çocuk
Facebook
Onkoloji
Çiçek
Analiz
İntihar
Yıldız
Ufo
Genom
Ölüm
Popülasyon
Aklımdan Geçen
Komünite Seç
Aklımdan Geçen
Fark Ettim ki...
Bugün Öğrendim ki...
İşe Yarar İpucu
Bilim Haberleri
Hikaye Fikri
Video Konu Önerisi
Başlık
Bugün bilimseverlerle ne paylaşmak istersin?
Gündem
Bağlantı
Ekle
Soru Sor
Stiller
Kurallar
Komünite Kuralları
Bu komünite, aklınızdan geçen düşünceleri Evrim Ağacı ailesiyle paylaşabilmeniz içindir. Yapacağınız paylaşımlar Evrim Ağacı'nın kurallarına tabidir. Ayrıca bu komünitenin ek kurallarına da uymanız gerekmektedir.
1
Bilim kimliğinizi önceleyin.
Evrim Ağacı bir bilim platformudur. Dolayısıyla aklınızdan geçen her şeyden ziyade, bilim veya yaşamla ilgili olabilecek düşüncelerinizle ilgileniyoruz.
2
Propaganda ve baskı amaçlı kullanmayın.
Herkesin aklından her şey geçebilir; fakat bu platformun amacı, insanların belli ideolojiler için propaganda yapmaları veya başkaları üzerinde baskı kurma amacıyla geliştirilmemiştir. Paylaştığınız fikirlerin değer kattığından emin olun.
3
Gerilim yaratmayın.
Gerilim, tersleme, tahrik, taciz, alay, dedikodu, trollük, vurdumduymazlık, duyarsızlık, ırkçılık, bağnazlık, nefret söylemi, azınlıklara saldırı, fanatizm, holiganlık, sloganlar yasaktır.
4
Değer katın; hassas konulardan ve öznel yoruma açık alanlardan uzak durun.
Bu komünitenin amacı okurlara hayatla ilgili keyifli farkındalıklar yaşatabilmektir. Din, politika, spor, aktüel konular gibi anlık tepkilere neden olabilecek konulardaki tespitlerden kaçının. Ayrıca aklınızdan geçenlerin Türkiye’deki bilim komünitesine değer katması beklenmektedir.
5
Cevap hakkı doğurmayın.
Aklınızdan geçenlerin bu platformda bulunmuyor olabilecek kişilere cevap hakkı doğurmadığından emin olun.
Size Özel
Makaleler
Rastgele Soru
0
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Blog Yazısı
Mehmet Mert Demir
Blog Yazarı 3 saat önce 3 dk.

Normal olmak kulağa güvenli gelir. Sıradan, risksiz, kabul edilebilir. Toplumun sevdiği kelimelerden biridir bu. “Normal bir hayat”, “normal bir insan”, “normal tepkiler”. Hepsi rahatlatıcıdır. Ama tuhaf olan şu: Kimse bu kelimenin ne anlama geldiğini tam olarak açıklamaz. Sadece ne olmadığını söyler.

Toplum normalin tarifini yapmaz, sınırını çizer. O sınırın dışına çıkanlara bakarak öğrenirsin neyin kabul edilmediğini. Fazla sessizsen tuhafsındır. Fazla konuşuyorsan rahatsız edicisin. Çok sorguluyorsan sorunlusundur. Hiç sorgulamıyorsan makbulsündür.

1
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Hatice Kutbay
Hatice Kutbay
151.7K UP
ANTROPOLOJİ DE YÜKSEK LİSANS YAPIYORUM 4 saat önce Sen de Cevap Ver

Merhaba

Bu korkuyu herkes yaşıyor ve bunu yaşamak insanın elinde olamayan bir durum.Ölümün kesinliğiyle yüzleşmek, insan zihninin taşıyabileceği en ağır düşüncelerden biri. Çünkü biz sadece yaşayan bir organizma değiliz; aynı zamanda geleceği hayal eden, kendimizi zaman içinde devam eden bir “ben” olarak kurgulayan varlıklarız. İşte ölüm düşüncesi bu süreklilik hikâyesini bir anda kesiyor. Bu yüzden sarsıcı.

Evrimsel açıdan bakarsak ölüm korkusu bir hata değil, bir adaptasyon. Doğal seçilim, hayatta kalma eğilimini güçlü olan organizmaları seçti. Tehlikeden korkmayan, riskleri umursamayan canlılar genlerini aktaramadı. Bu yüzden beynimiz tehdit algısına karşı aşırı hassas çalışır. Ölüm düşüncesi en büyük tehdit olduğu için, zihin onu büyütür. Ama burada kritik nokta şu, Evrim bizi “ölümü düşünerek” hayatta kalacak şekilde tasarlamadı; anlık fiziksel tehlikelere tepki verecek şekilde şekillendirdi. Modern insan ise soyut düşünme kapasitesi sayesinde kendi yok oluşunu zihninde simüle edebiliyor. Yani biyolojik donanımımız ile bilişsel kapasitemiz arasında bir gerilim var. Bu gerilim kaygı üretiyor.

Tüm Reklamları Kapat

Sosyal psikolojide Terror Management Theory olarak bilinen yaklaşım, insanın ölümlü olduğunu bilmesinin derin bir varoluşsal kaygı yarattığını söyler. Greenberg ve arkadaşlarının çalışmalarına göre insanlar bu kaygıyla başa çıkmak için kültürel dünya görüşlerine sarılırlar; din, ulus, ideoloji, bilim, sanat gibi yapılar bir tür “sembolik ölümsüzlük” sağlar. Ernest Becker’in dediği gibi, “İnsan, ölümün bilgisine sahip tek hayvandır ve bu bilgi onu anlam üretmeye zorlar.” Yani kültür biraz da ölüm bilincine karşı kolektif bir savunma mekanizmasıdır.

Antropolojik açıdan baktığımızda da hiçbir toplum ölümü sadece biyolojik bir son olarak bırakmamıştır. En eski Homo sapiens gömülerinde bile ölülerin yanına eşyalar konduğunu görüyoruz. Bu, ölümün sosyal bir olay olarak işlendiğini gösterir. Robert Hertz ölümün sadece bireyin biyolojik sonu değil, aynı zamanda toplumun sembolik düzeninde bir geçiş olduğunu söyler. İnsan bedeni ölür ama sosyal kimliği, anlatıları ve etkisi kolektif hafızada yaşamaya devam eder. Kültür, bireysel faniliğe karşı türün geliştirdiği bir süreklilik mekanizmasıdır.

Bilimsel olarak bireysel bilinç sona eriyor olabilir. Ama evrimsel perspektifte baktığında, sen tamamen yok olmuyorsun; genetik olarak atalarının devamısın ve senden sonra gelenlerin olası kaynağısın. Richard Dawkins’in ifadesiyle biz “genlerin hayatta kalma makineleriyiz.”[1] Bu cümle mekanik gelebilir ama başka bir açıdan bakınca şunu gösterir: Hayat birey üzerinden değil, süreç üzerinden akıyor. Sen milyarlarca yıllık kesintisiz bir yaşam zincirinin şu anki halkasısın. Hücrelerinin içindeki moleküller yıldız patlamalarından geliyor. Carl Sagan’ın dediği gibi, “Hepimiz yıldız tozuyuz.” Yani yokluk sandığımız şey bile kozmik dönüşümün bir parçası.

Neden yine de korkuyoruz? Çünkü bilinç kendini merkez alır. “Ben” dediğimiz yapı dağılacak fikri egoya tehdit gibi gelir. Epikuros’un söylediği “Biz varken ölüm yoktur; ölüm geldiğinde biz yokuz” sözü mantıksal olarak rahatlatıcıdır ama duygu düzeyinde yeterli olmayabilir. Çünkü korku rasyonel argümanlardan çok, bağlanma ve süreklilik ihtiyacından beslenir. Şunu fark etmek önemli. Ölüm korkusu çoğu zaman hayat sevgisinin ters yüz olmuş hâlidir. Eğer yaşam senin için anlamsız olsaydı, yokluk fikri bu kadar sarsmazdı. Bu kaygı aslında yaşama tutunduğunu gösterir. Araştırmalar ölüm düşüncesinin insanları daha anlamlı seçimler yapmaya, ilişkileri derinleştirmeye ve değerlerine daha sıkı bağlanmaya yönelttiğini gösteriyor. Yani ölüm bilinci paradoksal biçimde yaşamı yoğunlaştırabiliyor. Uykularının kaçması ise zihnin kontrol edemediği bir düşünceyi sürekli döndürmesinden kaynaklanıyor olabilir. Beyin belirsizliği çözmeye çalıştıkça daha fazla düşünür, düşündükçe kaygı artar, kaygı arttıkça düşünce güçlenir. Bu bir döngüdür. Bu noktada mesele felsefi olmaktan çıkıp fizyolojik bir stres yanıtına dönüşebilir. Böyle durumlarda bedeni sakinleştirmek (nefes düzeni, uyku hijyeni, fiziksel hareket) zihni de sakinleştirir. Eğer bu düşünceler günlük işlevini bozuyorsa, varoluşçu terapi ya da bilişsel davranışçı terapi gerçekten işe yarayabilir.

Tüm Reklamları Kapat

Evrimsel açıdan son bir şey daha var: Doğada hiçbir şey “yok” olmuyor, dönüşüyor. Bireysel bilinç sona eriyor olabilir ama madde ve enerji korunuyor. Sen şu an yaşayan bir süreçsin. Ölüm, yaşamın karşıtı değil; onun tamamlayıcı koşulu. Eğer organizmalar ölmeseydi evrim de olmazdı. Yeni yaşam formlarının ortaya çıkması için eski formların yer açması gerekiyor. Bu sert ama aynı zamanda biyolojik olarak anlamlı bir gerçek.

Belki de mesele sonsuza kadar sürmek değil, sınırlı olduğunu bilerek yaşamak. Albert Camus’nün dediği gibi, “Absürdü kabul etmek ona boyun eğmek değildir.” Ölüm gerçeği değişmeyecek. Ama onunla kurduğun ilişki değişebilir. Şu an korkuyor olman, hayata bağlı olduğunun kanıtı. Korku geçmeyebilir ama onunla yaşamayı öğrenmek mümkün. Ve bu öğrenme süreci, çoğu insanın sandığından daha derin bir olgunluk getiriyor.

Kaynaklar

  1. Richard Dawkins. (1976). The Selfish Gene. Yayınevi: Oxford University Press.
1
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Hatice Kutbay
Hatice Kutbay
151.7K UP
ANTROPOLOJİ DE YÜKSEK LİSANS YAPIYORUM 4 saat önce Sen de Cevap Ver

Merhaba

Cinsellik bugün çoğu zaman sabit kimlikler üzerinden tanımlanır; “eşcinsel”, “heteroseksüel” gibi kavramlar doğal ve değişmez kategoriler gibi algılanır. Oysa bu terimler, özellikle 19. yüzyılda tıp, hukuk ve modern düşüncenin etkisiyle ortaya çıkmış tarihsel kavramlardır. Bu nedenle geçmiş toplumları değerlendirirken modern cinsel kimlik anlayışını doğrudan geçmişe uygulamak anakronik sonuçlar doğurabilir. Osmanlı toplumunda erkekler arası cinsel pratikler ve bu pratiklere ilişkin hukuki ve kültürel düzenlemeler mevcut olmakla birlikte, bunlar modern anlamda bir “cinsel kimlik” kategorisine karşılık gelmez.

Tam da kilit mesele burası aslında. “Osmanlı’da eşcinsellik var mıydı?” sorusu çoğu zaman yanlış bir sorudur; çünkü “eşcinsellik” dediğimiz şey modern bir kimlik kategorisidir. Osmanlı toplumunda cinsel eylemler vardı, ama bugünkü anlamda sabit bir “cinsel yönelim kimliği” yoktu.

Tüm Reklamları Kapat

Modern cinsellik anlayışı 19. yüzyılda ortaya çıkar. Michel Foucault bunu çok net ifade eder:“The sodomite had been a temporary aberration; the homosexual was now a species.”(Foucault, 1976/1990) Foucault’nun demek istediği şu: Ortaçağ ve erken modern dönemlerde “livata” bir fiildi; kişiyi tanımlayan bir kimlik değildi. 19. yüzyıldan itibaren ise tıp, psikiyatri ve kriminoloji cinsel davranışları kategorize etmeye başladı. Böylece “eşcinsel” artık bir davranış değil, bir “insan tipi” olarak tanımlandı.

Osmanlı bağlamında Dror Ze’evi de benzer bir noktaya dikkat çeker: “Pre-modern Ottoman society did not classify individuals according to sexual identity but according to acts and social roles.” (Ze’evi, 2006) Yani biri erkeklerle ilişkiye girmiş olabilir ama bu onun ayrı bir toplumsal kimliğe ait olduğu anlamına gelmezdi. Toplumsal algı daha çok aktif/pasif rol üzerinden, yaş ve statü üzerinden şekillenirdi.

Bu noktada modern kavramları geçmişe uygulamanın riskini görmek gerekiyor. Örneğin “gay kültürü”, “LGBT kimliği” gibi kategoriler 20. yüzyılın ürünüdür. Osmanlı’da ise erkekler arası arzu, özellikle şehirli erkek kültüründe, şiirde ve meyhane ortamında görünürken; aynı kişi evlenip heteroseksüel bir aile hayatı da sürdürebilirdi. Kimlik parçalanmış değil, akışkandı.

Joseph Massad bu konuda daha eleştirel bir yaklaşım sunar ve Batı’nın modern eşcinsel kimlik modelini evrenselmiş gibi ihraç ettiğini savunur. “The universalization of the homosexual identity is itself a historical product of European modernity.”(Massad, 2007) Yani “eşcinsellik her zaman vardı” demek doğru olabilir; ama “eşcinsel kimliği her zaman vardı” demek tarihsel olarak problemli.[1]

Tüm Reklamları Kapat

Tarihsel antropoloji bize şunu öğretir .kavramlar tarihsel bağlama gömülüdür. Modern kimlik kategorileriyle erken modern toplumları okumak anakronizm riski taşır. Tıpkı “ulus”, “ırk” ya da “bilinç” kavramlarının tarihsel dönüşümü gibi, “cinsel yönelim” de tarihsel bir inşadır.

Osmanlı’da erkekler arası cinsel eylemler vardı ama “eşcinsel kimliği” modern anlamda yoktu. Modern cinsellik 19. yüzyılda tıbbileşme ve kimlikleşme süreciyle oluştu. Geçmişi bugünün kavramlarıyla okumak metodolojik dikkat gerektirir diye düşünüyorum .

Teşekkür ederim.

Kaynaklar

  1. Joseph A. Massad. (2007). Desiring Arabs. University Of Chicago Press.. Yayınevi: University of Chicago Press. sf: 472.
1
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Hasan Basri Büyükkol
5 saat önce
İnanması çok zor ama analistlerin uzmanların görüşlerinin azımsanmayacak büyük bir kısmı teknolojik buzul çağına döneceğimizi öngörüyor. Hatta bazıları için önümüzdeki 5 sene içinde yaşanması %90 ihtimallerde. Abd Çin savaşında yads güneş patlamasında yada başka sebep yada birden fazla sebeple elimizdeki teknolojinin büyük kısmının yok olacağı 1970 lere döneceğimiz söyleniyor. Bu konu hakkına video yapabilir misiniz?
1
0 Yorum
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Ali Gazi Kavak
Ali Gazi Kavak
77.5K UP
Üye 9 saat önce
Araştırdığım kadarıyla büyük küçük fark etmeden her canlıda elektrik var(Nedenini bilmiyorum).Dünyanın milyarlarca yıl önce okyanusları olduğunu biliyoruz. Kayaçlardaki mineraller,ısı enerjisi,su ve daha nicesi bulunan okyanuslara sayısız yıldırım düşerse yaşam başlayabilir mi?
1 Cevap
1
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Daha Fazla İçerik Göster
Popüler Yazılar
30 gün
90 gün
1 yıl
Evrim Ağacı'na Destek Ol

Evrim Ağacı'nın %100 okur destekli bir bilim platformu olduğunu biliyor muydunuz? Evrim Ağacı'nın maddi destekçileri arasına katılarak Türkiye'de bilimin yayılmasına güç katın.

Evrim Ağacı'nı Takip Et!
Keşfet
Ara
Yakında
Sohbet
Agora

Bize Ulaşın

ve seni takip ediyor

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close