Merhaba
Cinsellik bugün çoğu zaman sabit kimlikler üzerinden tanımlanır; “eşcinsel”, “heteroseksüel” gibi kavramlar doğal ve değişmez kategoriler gibi algılanır. Oysa bu terimler, özellikle 19. yüzyılda tıp, hukuk ve modern düşüncenin etkisiyle ortaya çıkmış tarihsel kavramlardır. Bu nedenle geçmiş toplumları değerlendirirken modern cinsel kimlik anlayışını doğrudan geçmişe uygulamak anakronik sonuçlar doğurabilir. Osmanlı toplumunda erkekler arası cinsel pratikler ve bu pratiklere ilişkin hukuki ve kültürel düzenlemeler mevcut olmakla birlikte, bunlar modern anlamda bir “cinsel kimlik” kategorisine karşılık gelmez.
Tam da kilit mesele burası aslında. “Osmanlı’da eşcinsellik var mıydı?” sorusu çoğu zaman yanlış bir sorudur; çünkü “eşcinsellik” dediğimiz şey modern bir kimlik kategorisidir. Osmanlı toplumunda cinsel eylemler vardı, ama bugünkü anlamda sabit bir “cinsel yönelim kimliği” yoktu.
Modern cinsellik anlayışı 19. yüzyılda ortaya çıkar. Michel Foucault bunu çok net ifade eder:“The sodomite had been a temporary aberration; the homosexual was now a species.”(Foucault, 1976/1990) Foucault’nun demek istediği şu: Ortaçağ ve erken modern dönemlerde “livata” bir fiildi; kişiyi tanımlayan bir kimlik değildi. 19. yüzyıldan itibaren ise tıp, psikiyatri ve kriminoloji cinsel davranışları kategorize etmeye başladı. Böylece “eşcinsel” artık bir davranış değil, bir “insan tipi” olarak tanımlandı.
Osmanlı bağlamında Dror Ze’evi de benzer bir noktaya dikkat çeker: “Pre-modern Ottoman society did not classify individuals according to sexual identity but according to acts and social roles.” (Ze’evi, 2006) Yani biri erkeklerle ilişkiye girmiş olabilir ama bu onun ayrı bir toplumsal kimliğe ait olduğu anlamına gelmezdi. Toplumsal algı daha çok aktif/pasif rol üzerinden, yaş ve statü üzerinden şekillenirdi.
Bu noktada modern kavramları geçmişe uygulamanın riskini görmek gerekiyor. Örneğin “gay kültürü”, “LGBT kimliği” gibi kategoriler 20. yüzyılın ürünüdür. Osmanlı’da ise erkekler arası arzu, özellikle şehirli erkek kültüründe, şiirde ve meyhane ortamında görünürken; aynı kişi evlenip heteroseksüel bir aile hayatı da sürdürebilirdi. Kimlik parçalanmış değil, akışkandı.
Joseph Massad bu konuda daha eleştirel bir yaklaşım sunar ve Batı’nın modern eşcinsel kimlik modelini evrenselmiş gibi ihraç ettiğini savunur. “The universalization of the homosexual identity is itself a historical product of European modernity.”(Massad, 2007) Yani “eşcinsellik her zaman vardı” demek doğru olabilir; ama “eşcinsel kimliği her zaman vardı” demek tarihsel olarak problemli.[1]
Tarihsel antropoloji bize şunu öğretir .kavramlar tarihsel bağlama gömülüdür. Modern kimlik kategorileriyle erken modern toplumları okumak anakronizm riski taşır. Tıpkı “ulus”, “ırk” ya da “bilinç” kavramlarının tarihsel dönüşümü gibi, “cinsel yönelim” de tarihsel bir inşadır.
Osmanlı’da erkekler arası cinsel eylemler vardı ama “eşcinsel kimliği” modern anlamda yoktu. Modern cinsellik 19. yüzyılda tıbbileşme ve kimlikleşme süreciyle oluştu. Geçmişi bugünün kavramlarıyla okumak metodolojik dikkat gerektirir diye düşünüyorum .
Teşekkür ederim.
Selam.
Bu iddiayı ilk duyduğumda çok şaşırmıştım ve inanmamıştım ama kuzenim gayet emin gibi görünüyordu ve bana şu kaynaklara bak, bu videoyu izle demişti. Yani sorduğunuz sorunun cevabı; evet ve kanıtları da var. Divan edebiyatında, gulam(köle) veya mahbub olarak adlandırılan genç erkeklere duyulan aşk ve hayranlık şairler tarafından çok sık işlenen bir tema.[2]Enderunlu Fâzıl'ın - Hubannâme (Güzeller Kitabı) eserinde geçen şu dizelere bakalım mesela; Zannetme ki ben de meyl-i nisvan vardır, bende ancak meyl-i cüvan vardır"
(Sanma ki bende kadınlara meyil vardır; bende sadece genç erkeklere meyil vardır.)
Bide işin hukuki tarafında, Osmanlı'da önceden İslam hukuk sistemi varken eş cinsellik tahmin edebileceğiniz üzere yasakmış ama Tanzimat dönemi ile birlikte kabul edilen ceza kanunnamesiyle eş cinsellik suç olmaktan çıkarılmış-tabi kağıt üstünde. Günümüzde bile bırakın Türkiye'yi dünyada ne kadar acımasız tepkilerle karşılaştıklarını biliyoruz maalesef-
Son olarak osmanlı'yı ziyaret eden Avrupalıların gözlemleri var; seyyahlar ve diplomatlar notlarında Osmanlı toplumundaki eşcinsellikten sıkça bahsetmişler ama bunların taraflı ve art niyetle söyleniyor olabileceğini de hesaba katmak gerek, sadece çok yaygın bu gözlemler.[1]
“Osmanlı’da eşcinsellik var mıydı?” sorusu, modern dönemin kimlik temelli kavramlarının tarihsel bağlamı göz ardı edilerek geçmişe taşınması sonucu ortaya çıkan metodolojik bir yanılgıya dayanmaktadır. Osmanlı toplumu, modern anlamda “eşcinsel/heteroseksüel kimlik” ayrımını bilmez; cinsellik meselesi kimlik üzerinden değil, fiil, ahlâk ve hukuk çerçevesinde ele alınmıştır. Nitekim “homoseksüellik” kavramı, 19. yüzyıl sonu Batı tıbbı ve psikiyatrisi ürünü olup, Osmanlı zihniyet dünyasında karşılığı bulunan bir sosyal kategori değildir (Foucault).[1]
Osmanlı kaynaklarında erkekler arası cinsel fiilleri tanımlamak için “livata”, “oğlancılık” yahut edebî bağlamda “mahbûb” gibi terimler kullanılmıştır. Ancak bu kavramlar, bireyin kalıcı bir cinsel yönelimini yahut toplumsal kimliğini değil, münferit fiilleri ifade eder. Dolayısıyla bu tür kavramların varlığı, Osmanlı toplumunda eşcinselliğin meşru, yaygın yahut kurumsal bir olgu olduğu anlamına gelmez. Aksine, klasik İslam hukuk geleneğinde livata açık biçimde haram kabul edilmiş; Osmanlı şer‘î ve örfî hukuk sistemi de bu yaklaşımı sürdürmüştür. Bununla birlikte, ağır ispat şartları ve kamu düzenini önceleyen yargı anlayışı sebebiyle, bu tür fiiller çoğu zaman cezai takibata konu edilmemiştir. Bu durum, hukuki hoşgörü değil, Osmanlı adalet sisteminin mahrem alanı kamusal ahlâk ihlali hâline gelmedikçe yargıya taşımama prensibinin sonucudur.[2]
Toplumsal pratik açısından bakıldığında, özellikle kapalı erkek topluluklarının bulunduğu Yeniçeri Ocağı, saray çevresi yahut uzun süreli bekârlığın yaygın olduğu askerî ve bürokratik zümrelerde erkekler arası arzuya dair münferit vakalara rastlanmaktadır. Ancak bu olgular, Osmanlı toplumunun genel normunu yansıtmaz; bilakis marjinal, geçici ve ahlâken tasvip edilmeyen sapmalar olarak değerlendirilmiştir. Osmanlı toplumunda ideal aile modeli, erkek ve kadın arasındaki nikâh temelli birliktelik olup, devletin sosyal ve ahlâkî tasavvuru bu çerçevede şekillenmiştir.[3]
Bu noktada küçük bir metodolojik uyarı yapmak gerekir. Konuya cevap girmiş diğer zatlar tarafından mevcut edebî ve hukuki verilerin modern cinsel kimlik kavramlarıyla doğrudan özdeşleştirildiği görülmektedir. Oysa bu tür metinler yorumlanırken anakronizm tuzağına düşülmemelidir. Bilhassa meseleye cevap veren kimi zatlar, verinin kendisiyle verinin tarihsel bağlamını ayırmakta yetersiz kalmış, fiil ile kimlik arasındaki farkı göz ardı etmiştir. Bu kısa hatırlatma, konunun yeniden ele alınmasını zaruri kılmıştır.
Bu konuda en sık başvurulan safsatalardan biri de Divan edebiyatındaki oğlan güzellemelerinin doğrudan toplumsal eşcinselliğin kanıtı olarak sunulmasıdır. Oysa Divan şiirindeki “mahbûb” figürü çoğu zaman cinsiyetsiz, alegorik ve estetik bir idealdir; İran edebiyatı geleneğinin etkisiyle şekillenmiş, mecaz ve sembol ağırlıklı bir anlatım unsurudur. Aynı şairlerin şer‘î hassasiyetleri, aile hayatları ve ahlâk anlayışları göz önüne alındığında, edebî metinlerin doğrudan sosyal pratik olarak okunması tarih metodolojisi açısından açık bir hatadır.
Sonuç itibarıyla Osmanlı toplumunda eşcinsellik, modern anlamda bir kimlik, meşru bir yaşam tarzı ya da toplumsal norm olarak mevcut değildir. Erkekler arası cinsel fiillere dair münferit vakaların varlığı inkâr edilemez; ancak bu durum, Osmanlı’nın eşcinselliği kabul eden, teşvik eden ya da kurumsallaştıran bir toplum olduğu iddiasını kesinlikle doğrulamaz. Aksine Osmanlı örneği, cinselliğin ahlâkî ve hukuki sınırlar içinde değerlendirildiği, sapmaların ise ne idealleştirildiği ne de kimlik hâline getirildiği bir toplumsal yapıyı yansıtmaktadır.
Anakronizme düşmeyiniz.
Dellakname-i Dilküşa adlı bir kitap. [1] Osmanlıdan günümüze kadar ulaşan.
Hiz oğlanı, döşek yoldaşı, şiirler nameler her türlü şey var.
Zavallı yemenici, gaddarlıklarıyla nam salmış 59. yeniçeri ortası'nın acemilerinden. şahbaz bir yoldaşının altındayken baskın verilince defterli olup kılıç ali hamamı'nda soyunmaya başlamış. kethüda'nın deyişiyle, "amma camekân odada, amma içeri halvette o nazlı oğlanın firuze kâsesini ejder misali demir kazık millerle oymuşlar."