Bu yazı, Evrim Ağacı'na ait, özgün bir içeriktir. Konu akışı, anlatım ve detaylar, Evrim Ağacı yazarı/yazarları tarafından hazırlanmış ve/veya derlenmiştir. Bu içerik için kullanılan kaynaklar, yazının sonunda gösterilmiştir. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

Sanılanın aksine, birçok memeli aslında adet görmez. Bu konuda bilgi almak isterseniz, öncelikle buradaki yazımızı okuyabilirsiniz. Ancak kısaca özetleyecek olursak: Adet görme, üst düzey primatlara ve bir grup yarasaya ait bir özelliktir. Köpeklerde vajinal kanamalar görülür; ancak bu, bildiğimiz anlamıyla adet değildir. Fil fareleri de, önceden adet gördüğü düşünülen; ancak sonradan bu kanamaların rastgele meydana gelen düşükler olduğu anlaşılan hayvanlardandır. Dolayısıyla adet görme davranışı, memeliler arasında oldukça nadiren görülen bir durumdur.

Dahası da var: Modern dönemde yaşayan insan dişileri, adet gören diğer herhangi bir hayvandan çok daha fazla kanama geçirirler. Bu kanamalar bol miktarda besinin vücuttan atılmasına neden olur, günlük yaşamı son derece olumsuz etkileyebilir ve eğer ki vahşi hayattaysanız, avcıların dikkatini çekmenize neden olur. Bu sebeplerle, adet görme davranışının evrimsel nedenleri çok iyi anlaşılmalıdır. Ancak bunu anlayabilmeniz için, öncelikle hayatınız boyunca size söylenen en büyük yalanlardan birine göz atmamız gerekiyor: anne-fetüs bağına...

Anne-Fetüs Bağı ve Kuyruklu Yalanlar

Hamilelik güzel bir şeydir. Bu konuda hangi kitabı ele alırsanız alın, ballandıra ballandıra anlatılır. Fotoğraflarda, geleceğin annesi, şişmiş karnına elini koyarak bebeğini okşadığını hayal eder. Gözleri buğulu ve heyecan doludur. Bu fotoğraflara baktığınızda, annenin yavrusunu korumak için elinden geleni ardına koymayacağını hissedersiniz. İç sayfalarda, anne rahminin bebek için ne kadar rahat, komforlu ve uygun bir ortam yarattığı yine süslü bir dille anlatılır.

Ancak eğer gerçekten hamile kaldıysanız, gerçek hikayenin hamilelik kitaplarında anlatılanlardan epey farklı olduğunu deneyimlemişsinizdir. Elbette bir anne, yavrusu için gözünü kırpmadan birçok fedakarlığı yapabilir; ancak hamileliği sadece bu fedakarlıklarla tanımlamak doğru değildir. Çünkü bu fedakarlıklar, hamileliğin aslen baskın olan tarafını gölgeler: mide bulantıları, bitkinlik, durmak bilmeksizin devam eden sırt ağrıları, kabızlıklar, kan basıncı problemleri, nabız sorunları, telaşlılık ve hatta her 100 hamilelikten 15'inde görülen ölümcül bazı sorunlar...

Birçok memeli hayvan açısından, bu tek kelimeyle çılgınlıktır! Birçok memeli hayvan, hamileliği oldukça "eğlenceli" bir şekilde geçirir. Avcılarından kaçmayı sürdürür, avlarını alt etmeye devam eder, hatta tek seferde sorunsuz bir şekilde 12 yavruyu bile çıkarıverir. Bu durumda bizi farklı kılan nedir? Cevap, oldukça garip olan plasentamızda yatmaktadır.

Birçok memelide plasenta, ana rahmindeki fetüsün bir parçasıdır ve rahimdeki kan damarlarıyla bebek arasındaki köprüyü oluşturur. Böylece yavruya besin taşınır. Keseli memeliler, yavrularının kan damarlarına ulaşmasına izin bile vermezler! Rahim duvarlarından süt benzeri bir sıvı salgılarlar ve yavruları bununla beslenir. Primatlar ve fareler de dahil olmak üzere sadece birkaç memeli hayvanda "hemokoryal plasenta" denen yapı evrimleşmiştir. Bunlar arasından da insanınki, en acayip olanıdır.

Rahim içerisinde kalın bir endometriyal doku bulunur. Bunun içerisinde incecik kan damarları vardır. Endometriyum, rahme yeni yerleşmiş bir embriyoya temel kan kaynağını sağlar. Gelişen ve büyüyen plasenta, bu katman içerisinde bir gedik açar, damarların duvarlarının arasına yırtarak girer ve yeni oluşan, aç embriyoya bu damarların yeniden bağlanmasını sağlayarak onu beslemeye başlar. Plasenta, etrafını saran dokuların içerisinde yarıklar açarak ilerler, onları baskılar ve embriyo için alan açmak amacıyla hormon kokteylleri salgılayarak kasların kasılmasını, boşlukların açılmasını sağlar. Öyle ki, salgıladığı hormonlarla buradaki sinirleri felç eder; böylece annenin beyni plasentanın işini yapmasına engel olacak kasılmalara neden olamaz.

Tüm bunlar, şu anlama gelir: Yeni büyüyen fetüsün artık annenin kan kaynaklarına doğrudan ve hiçbir kesinti bulunmayan bir bağlantısı vardır. Bebek, hormonlar salgılayarak anneyi manipüle bile edebilir! Örneğin, kan şekerini arttıracak hormonlar salgılayarak kan damarlarının genişlemesine neden olur. Böylece kan basıncı artar ve kendisine daha fazla besin ulaşmasını sağlar. Fetüs, öyle veya böyle, istediğini alır. Bazı fetüs hücreleri plasenta içerisinde ilerleyerek annenin kan damarlarına ulaşabilir. Bu hücreler, annenin doku ve organları içerisinde, hatta beyni içerisinde yaşamlarını sürdürebilir! Yani bir bebek, ana rahminden çıktıktan sonra bile, annesinin beyninde ve diğer organlarında hayatta kalan hücreler bırakabilir. Bu durumun, anne ile bebek bağını ömür boyu sağladığı düşünülmektedir.

Annelerin, Bebekler ve Babalar ile Çatışan Çıkarları

Şimdi anlatacaklarımız bazılarına "saygısızca" ve "geleneksel aile algısına" ters gelebilir; o nedenle baştan uyarıyoruz. Ancak söz veriyoruz ki okuyacaklarınız, romantik aile algısını yansıtmıyor olsa da, bilimsel gerçekleri yansıtmaktadır. İşin aslına söyleyelim: İnsan bebekleri/yavruları arasındaki genetik rekabet, evrimsel süreçte gördüğümüz rekabetin en vahşi olanlarından birisidir. Ve şunu anlamak gerekir: Anne ve yavrularının birbirinden farklı evrimsel çıkarları vardır.

Anne, hayatta kalan her bir yavrusuna yaklaşık olarak eşit miktarda kaynak ayırmak "ister", evrimsel olarak bunu yapacak şekilde özelleşmiştir. Hatta kaynaklarını, gelecekteki olası/potansiyel çocuklarını bile düşünerek ayarlar. Üstelik bu planı yaparken, hiçbir bebeği ölmeyecekmiş gibi bir varsayıma sahiptir (ki vahşi hayatta bu çoğu zaman hatalıdır).

Öte yandan fetüs, hayatta kalacak şekilde evrimleşmiştir. Kardeşler, bu noktada neredeyse tamamen önemsizdir. Her bir birey, kendi başına hayatta kalabilmeyi birincil görev bilir. Bu yüzden, anneden "ne koparabilirse almak" zorundadır.

Tabii ki ne anne, ne de fetüsler, bunun "farkında" değildirler ve hiçbirini "bilinçli olarak ve isteyerek" yapmazlar. Evrimsel zorunluluklar, evrimsel süreçte ortaya çıkan dürtülerdir. Bir bebek, kardeşleriyle rekabet içinde olduğunu bilmez. Genlerinin okunması sonucu üretilen proteinler, zaten evrimsel süreçte kendisini en fazla kayıracak düzeyde özelleşmiştir. Bu proteinler ve bunların yarattığı kimyasal değişimler evrimsel süreçteki seçilim-elenme süreci boyunca genlerimize işlemiştir ve bunu istek, arzu ve ihtiyaçlarımıza göre değiştiremeyiz. Tüm bunlar, evrimsel adaptasyon ve en uyguna ulaşma (optimizasyon) sürecinin kaçınılmaz bir sonucudur.

Evet, her zaman olduğu gibi, tüm bunlarda 3. önemli aktörü unuttuk, ona da değinelim: baba. Vahşi doğada babaların evrimsel olarak ayırdıkları kaynaklar, annenin kaynaklarıyla her zaman paralellik göstermeyebilir. Çünkü modern yaşamda çoğu zaman bilebiliyor olsak da, vahşi hayatta birçok erkek, dişinin doğurduğu yavruların kendisine ait olduğundan emin olamaz. Buna rağmen, erkek spermiyle taşınan bazı genler, "genomik iz" denen bir süreç sonucunda fetüsün bağlı olduğu plasentayı aktive edebilmektedir. Bu genler, tamamiyle fetüsün çıkarlarının yanında ve hatta gerekirse annenin çıkarlarının tamamen karşısındadır. Bu genlerin sağladığı şey basittir: Yavruyu hayatta tut, gerekirse anne ölsün. Çünkü erkekler, ancak bu sayede kendi yavrularının ve genlerinin sürerliğinden emin olabilirler. Tabii babalar da, tıpkı fetüsler veya anneler gibi bunu bilerek yapmazlar. Buna sebep olan genler ve bu genlerin neden olduğu kimyasal ve biyolojik değişimler, evrimsel süreçte optimize olmuştur.

Bunların Plasentayla Ne İlgisi Var?

Tüm bu çatışan çıkarlar, evrimsel süreçte dişilerimizin bu kadar vahşi bir hemokoryal plasentaya sahip olmasının ana nedenidir. Peki fetüsler ve babalar, gerektiği zaman anneye karşı bu kadar vahşi olabilecek bir plasentanın evrimine nasıl katkı sağladı?

Her ne kadar evrimsel biyologların bazıları primatlar içerisindeki plasenta evrimini detaylı olarak incelemeye çalışsalar da, cevabın tümüne ulaşmamız çok zor. Çünkü evrimsel sürecin bazı detayları, zamanın sisli tarihi içerisinde kayboldular. Ne yazık ki rahimler, kemiklerin aksine pek de iyi fosilleşmez. Dolayısıyla antik atalarımızın rahimlerine dair bilgilerimiz fosillerden değil, genlerden ve karşılaştırmalı anatomi sahalarından geliyor.

Ancak bu verilerden yola çıkarak öğrendiğimiz evrimsel sürecin sonuçları, tartışmaya pek de yer bırakmayacak kadar açıktır: Primatlar haricindeki diğer memelilerde gördüğümüz normal gebelik oldukça iyi düzenlenmiş bir süreçtir, çünkü bu türlerde anne despottur. Yukarıda anlattıklarımızın aksine, diğer hayvanlarda yönetim, annenin elindedir. Yavrusu, onun isteğine bağlı olarak hayatta kalır veya ölür. Dilediği zaman beslenir, dilediği zaman kendisine hakim olur.

İnsan gebeliği ise, adeta bir "komite" tarafından sürdürülür. Üstelik bu komite, olabilecek en kötü şeye sahiptir: Her bir üyesinin farklı emelleri ve evrimsel çıkarları vardır; dolayısıyla aynı hedefin peşinde değildirler. Bu da, çoğu zaman çatışmalara, hatta kimi zaman açık açık savaşa ve mücadeleye meydan verir. Dış gebelik, gebelik diyabeti, pre-eklampsi gibi birçok ölümcül hastalık, bu tehlikeli oyunun bir sonucu olarak doğar.

Tüm Bunların Adet Görmekle Ne Alakası Var?

Şimdi gelelim asıl konumuza:

Dişi açısından bakıldığında hamilelik, her zaman büyük bir yatırım gerektirir. Özellikle de hemokoryal plasentaya sahipseniz... Plasenta bir kere yerine oturdu mu, anne sadece hormonlarının kontrolünü yitirmekle kalmaz, aynı zamanda plasenta koparken iç kanama riskiyle karşı karşıya gelir. İşte bu sebeple gebe annelerin embriyolarını çok ama çok yakından takip etmeleri büyük önem taşır. Zayıf, hayatta kalamayacak veya zaten sorunlu olan bir fetüs ile yola çıkmak, annenin hayatta kalma şansını dikkate değer miktarda azaltan, hayati bir sorundur.

Bu noktada karşımıza yine endometriyum çıkıyor. Bunun ne olduğunu belki hep şu şekilde duymuşsunuzdur: Embriyonun bol bol besin bulabilip, tutunabileceği, yumuşak ve konforlu bir ortam sağlayan katman... Aslında olan, bunun tam tersidir: Araştırmcılar, farelerin vücutlarının hemen her yerine embriyo yerleştirmeyi denemişlerdir. Sonuçlar çarpıcıdır: Endometriyum, vücutta embriyonun yaşayabileceği en kötü ve tutunması en zor olan yerdir! Yani bir farenin sırtı ya da bacağı, aslen bebeğin yetişmesi için özelleşmiş olan endometriyuma nazaran, fetüsün tutunasına çok daha uygun dokulara sahiptir!

Ama bu nasıl olur? Gebelik için endometriyum şartken, nasıl olur da bu doku diğer sıradan dokulardan bile uyumsuz ve kötü bir yapıda olabilir?

Cevap, evrimsel yaşam mücadelesinde yatıyor. Bırakın besleyici bir çevre sağlıyor olmasını, endometriyum son derece ölümcül bir ortama sahiptir ve sadece en güçlü embriyolar bu ortamda hayatta kalabilir!

Bir dişi, plasentanın kan dolaşımına ulaşmasını ne kadar erteleyebilirse, spesifik bir embriyoyu "isteyip istemediğine" karar vermek için o kadar uzun süresi var demektir. Yine şunu vurgulayalım: Aslında anne embriyoyu bilinçli ve algılarına dayanarak seçmez; vücudundaki genlerden doğan kimyasal yapılar buna otomatik olarak karar verir ve bu karar, evrimsel süreçte şekillenmiştir. Dolayısıyla annenin bilinçli bir şekilde yavrularını öldürmeye çalıştığı gibi hin bir senaryo aklınızda canlanmasın. Annenin bu konuda pek bir tercihi yoktur. Evrim, acımasızdır.

Ancak plasenta ve endometriyum tabakasının uyumsuz ve inatçı olması sayesinde, zayıf bir embriyonun ana rahmine tutunmasına engel olunur. Böylece evrimsel açıdan müthiş masraflı olan gebelik, zayıf bir embriyo ile başlamamış olur.

Yani annenin zorlu endometriyum tabakasının yaptığı, embriyoyu olabildiğince zorlamak ve sadece bütün zorlu testleri geçebilen embriyoları besleyerek, yalnızca en uyumlu olanlarını yavrusu haline getirmektir. Bu sebeple endometriyum kalındır ve çok zorlu bir yapıdadır. Bu da, evrimsel süreçte fetal plasentanın da çok daha agresif olmasına neden olmuştur.

Ancak burada da bir çıkar çatışması mevcuttur: Embriyo, plasentaya en kısa sürede ulaşarak yapışmak ister. Yalnızca bu sayede annenin zengin kan damarlarına en kısa sürede ulaşmış olur ve hayatta kalma şansını arttırır. Bunu başarabilmek için embriyo endometriyuma tutunabilmek için özelleşmiştir.

Adet Görmenin Embriyo-Anne Mücadelesindeki Yeri

Ancak bu ilginç evrimsel gelişim mücadelesi, bambaşka bir problemi doğurmuştur: Embriyo öldüğünde ya da rahim içerisinde sıkışıp kaldığında ne olacaktır?

Böyle bir durumda, yani embriyo ölü ise veya gelişemeyecek şekilde sıkıştıysa, endometriyal yüzeye gönderilen kan akışı derhal kısıtlanmalıdır. Aksi takdirde zaten ölmüş olan işlevsiz embriyo, plasentaya yapışmayı başaracaktır ve annenin tüm kaynakları boşa harcanacaktır.

Ancak plasentaya giden kanın kesilmesi, buradaki dokuların anneden gelen hormonlara da daha az duyarlı hale gelmesine neden olur. Dolayısıyla hem anne rahmin kontrolünü yitirmiş olur (hormonlar bir dokuya müdahale edemiyorsa, kontrolünüz yok demektir), hem de eğer anne plasentaya giden tüm kaynakları kesecek olursa, sonradan gelecek yeni ve sağlıklı embriyoların da plasentaya tutunması imkansız olur. Çünkü unutmayın, henüz daha adet görmekten bahsetmiyoruz bile! Eğer ki plasenta tek bir ölü embriyoyu engellemek için sonsuza dek kapatılacak olursa, ondan sonra gelecek embriyoların tutunması da mümkün olmayacaktır. Bu durumda, tek bir ölü embriyo, annenin tüm potansiyel bebeklerini etkileyebilir.

Dahası, bu ölü embriyo nedeniyle alınan kan akışı kısıtlandırması önlemi, hali hazırda canlı olan dokuların ölmesine neden olabileceği gibi, annenin enfeksiyonlara da açık hale gelmesine sebep olur. Bir doku öldükten ve hatta enfekte olduktan sonra, tekrar geri dönüşü yoktur. Bu durumda, bu kadar agresif bir rahim savaşı süregelirken, plasentanın denetimli bir şekilde kapatılıp açılması da mümkün olmamaktadır. İşte sorun, tam olarak buradadır: Tutunması istenmeyen embriyolar nasıl ayıklanacaktır?

Yüksek primatlarda bu sorunun çözümü, evrimsel açıdan oldukça mantıklı, diğer tüm açılardan ise tamamen mantık dışı bir çözümdür: Her bir ovülasyon sonrası, endometriyumun yüzeyinin tamamı, içinde ne var ne yoksa atılır! Ve işte: Meşhur adet döngüsü!

Eğer ki yumurta döllenmediyse, duvara tutunmayı başardıysa bile hayatta kalamayacaktır. Çünkü döllenmiş yumurta ile döllenmemiş yumurtanın verdiği sinyaller birbirinden farklıdır. Buna bağlı olarak, döllenmemiş yumurtanın geldiği her seferde, rahim içindeki endometriyal katmanın tümü sökülerek ve yırtılarak atılır.

Evet, çok saçma değil mi? Oturup hesap kitap yaparak çizilen bir vücut planı için tek kelimeyle aptallık. Ancak evrimsel süreçte ne yazık ki hesap kitap yok. En uyumlunun, sorunlara kötü de olsa çözüm bulabilenin hayatta kalması ve çoğalması durumu var. Evrim, akıllı veya zeki değil. Ancak var olan çözümler içerisinden, kötü de olsa, kötünün iyisini seçmek konusunda üzerine yok!

Hem de evrimsel öngörülerle tamamen uygun bir gerçek var: Endometriyumun tamamının sökülüp atılmasına neden olan kimyasal yolaklar, buna ihtiyaç duymayan diğer memelilerdeki kimyasal yolakların azıcık değişmesiyle mümkün olabiliyor. Öyle aman aman bir değişim gerekmiyor. Birkaç mutasyon ve sonrasında gelen seçilim, bunu kolaylıkla izah edebiliyor! Tam da, evrimin öngördüğü gibi... Var olan sorun, dahiyane bir şekilde olmasa da, adaptasyonlarla çözülebiliyor.

Sonuç

Aslında bu, kulağa geldiği kadar kötü de değil. Çünkü şu anda aylık olarak çekiyor olsak da, yapılan araştırmalar vahşi hayatta yaşayan insan dişilerinin çok çok daha az sayıda, ömürleri boyunca 36-50 kez civarında gördüğünü ortaya koyuyor.

Dolayısıyla bu "modern lanet", atalarımıza ve modern yaşam öncesi hayatlarımızda geçerli değildi. Şu anda, bu hiper-agresif plasenta yapısının bizim insan oluşumuzla ne alakası olduğu tam olarak bilinmiyor.

Bilinen tek bir şey var: Bu özellikler, evrimsel süreçte ortaya çıktılar. 

Bu İçerik Size Ne Hissettirdi?
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
Kaynaklar ve İleri Okuma
  • S. Sadedin. Why Do Women Have Periods? What Is The Evolutionary Benefit Or Purpose Of Having Periods? Why Can’t Women Just Get Pregnant Without The Menstrual Cycle?. (2018, Mart 29). Alındığı Tarih: 21 Nisan 2019. Alındığı Yer: Quora
  • A. M. Carter, et al. (2015). The Role Of Invasive Trophoblast In Implantation And Placentation Of Primates. Philosophical Transactions of the Royal Society B, sf: 1663.
  • G. Teklenburg, et al. (2010). Natural Selection Of Human Embryos: Decidualizing Endometrial Stromal Cells Serve As Sensors Of Embryo Quality Upon Implantation. PLOS One.
  • C. A. Finn. (1998). Menstruation: A Nonadaptive Consequence Of Uterine Evolution. The Quarterly Review of Biology, sf: 163-173.
  • D. Haig. (1993). Genetic Conflicts In Human Pregnancy. The Quarterly Review of Biology, sf: 495-532.
  • D. Emera, et al. (2012). The Evolution Of Menstruation: A New Model For Genetic Assimilation. Bioessays, sf: 26-35.
  • M. N. Runner. (1947). Development Of Mouse Eggs In The Anterior Chamber Of The Eye. The Anatomical Record.
  • B. I. Strassmann. (1997). The Biology Of Menstruation In Homo Sapiens: Total Lifetime Menses, Fecundity, And Nonsynchrony In A Natural-Fertility Population. Current Anthropology, sf: 123-129.
  • R. Martone. Scientists Discover Children’s Cells Living In Mothers’ Brains. (2012, Aralık 04). Alındığı Tarih: 21 Nisan 2019. Alındığı Yer: Scientific American

Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?

Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:

kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci

Öğrenmeye Devam Edin!
Evrim Ağacı %100 okur destekli bir bilim platformudur. Maddi destekte bulunarak Türkiye'de modern bilimin gelişmesine güç katmak ister misiniz?
Destek Ol
Gizle

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim Gönder