Düz Dünya Komplosu

Bu yazı, Evrim Ağacı'na ait, özgün bir içeriktir. Konu akışı, anlatım ve detaylar, Evrim Ağacı yazarı/yazarları tarafından hazırlanmış ve/veya derlenmiştir. Bu içerik için kullanılan kaynaklar, yazının sonunda gösterilmiştir. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

Dünya’mızın düz olmadığı yüzyıllar boyunca bilinmesine karşın günümüzde “Düz Dünyacılar” (İng: Flat Earthers) denilen bir kesim görülebilmektedir. Bu kişilerin bazıları Dünya’nın düz olduğuna inanmadıkları halde insanlarla alay edebilmek amacıyla bu tarz iddiaları yayabilirler, ancak bunların haricinde uzun yazılar, hesaplamalar ve videolar hazırlayıp, ortada bir NASA (Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesi) komplosu olduğuna inanıp sanki her birimiz aktör Jim Carrey’nin başrolde oynadığı The Truman Show (1998) filmindeki karaktermişiz gibi iddialarında ciddi olan insanlar da bulunmaktadır. İddialarını desteklemek amacıyla komplo teorilerine dikkat çekmeleri haricinde bazılarının dini referanslara da dayandıkları görülebilir, yani kutsal kitapların (Kitab-ı Mukaddes ve Kur’an-ı Kerim gibi) Dünya’nın düz olduğunu belirten ayetlere sahip olduklarını iddia ederler. Daha rahat okunabilmesi için yazının devamında “Düz Dünya” için D.D. ve “Küresel Dünya” için K.D. kısaltmalarını kullanacağız.

 

Old Bedford Nehrinde Yapılan Gözlem

Yazar Samuel B. Rowbotham, 1838 yılında İngiltere’de bulunan Old Bedford nehrinde “Bedford Level Experiment” olarak bilinen gözlemde suyun 20 santim üzerinde bir teleskop tutarak 6 mil (9.7 kilometre) boyunca ilerleyen ve sudan 0.91 metre yükseklikte olan direkteki bayrağı taşıyan bir botu izlemiştir ve Welney Köprüsüne kadar giden botu hep görebildiğini belirtmiştir, ancak K.D. olsaydı bu direğin en üst kısmı 3.4 metre daha aşağıda olması beklenirdi, böylece D.D. sonucunu çıkarmıştır.

image

Rowbotham’ın deneyine dair kitabında içerdiği illüstrasyon (Görsel Kaynak: Wikimedia Commons, George Davey, 1881).

 

Rowbotham bu deneyleri seneler içerisinde tekrarladı, ancak asıl ilgiyi 1870 yılında görmüştü, çünkü D.D. fikrini savunan John Hampden bu deneyi tekrarlayıp D.D.’yi kanıtlayabileceğine dair bahse girmişti. Biyolog Alfred R. Wallace da bu bahsi kabul ederek, Rowbotham’ın ölçüm metoduna atmosferik kırınımı hesaba katıp deneyi tekrarladığında K.D. olduğu sonucuna ulaşmıştı ve böylece bahsi kazanmıştı, ancak yöntemini kabul etmeyen Hampden, Wallace’ın burada hile yaptığını söyleyerek parayı geri alabilmek için kendisine dava açmıştı. Hampden, uzun seneler boyunca Wallace’a yönelik karalamalar düzenlemesiyle birlikte öldürmekle tehdit ettiği için hapse atılmıştı. Wallace’ın karısına gönderdiği bir mektupta kocasının başındaki bütün kemiklerinin bir gün kırılmasına şaşılmamasını, onun bir yalancı ile hırsız olduğunu, onunla birlikte yaşadığı için sefil bir kadın olduğunu ve henüz kocasıyla işinin bitmediğini yazmıştı. Bu durum, iki zıt görüşlü insanın arasında olmaması gereken bir davranış stilidir. Elbette günümüzdeki D.D. savunucuları böylesine tehditkar ve saldırgan bir kişiliğe sahip değillerdir ancak yine de bilinmesi gerekir ki tartışmalar hiçbir zaman böyle olmamalıdır.

Demin bahsettiğimiz Wallace’ın hesaba kattığı şeyi şu şekilde düşünün: Suyla dolu bir kaba bir çubuk koydunuz, suyun içinde çubuğun “kırınımını” görebileceksiniz. Aynı kırınım, Güneş ışınları atmosfere girdikten sonra da görülmektedir ve “Atmosferik Kırınım” (İng: Atmospheric Refraction) olarak bilinmektedir, teleskopla bakıldığında uzaktaki cisim ışığın bu kırınımından dolayı görülebilir.

image

Atmosferik Kırınım olayının illüstrasyonu (Hazırlayan: Onur Yıldırım, 2017).

 

Rowbotham bütün bunlara rağmen elde ettiğini düşündüğü sonuçlarına dayanarak “Zetetik Astronomi” adını verdiği bir görüşü icat ederek ilerleyen yıllarda Earth Not a Globe (1873) adlı bir kitap yazmıştır, bununla da kalmayıp Zetetik Topluluğu’nu kurmuştur. İddiasına göre D.D. doğru olmasıyla birlikte Kuzey Kutup, Dünya’nın merkezinde yer alıyor ve Antarktika da Dünya’yı çevrelemekle birlikte kenarları aşılamaz olan yüksek (iddialara göre 45 metre yüksekliğinde) buz duvarları bulunuyor ancak bunların ötesinde nelerin olduğu bilinmediği söyleniyor. Bazıları sonsuza dek gittiğini, bazıları da asla bilinemeyeceğini iddia ediyor. Güneş ve Ay yüzeyden neredeyse 4800 kilometre yüksekliktedir (bu durumda Güneş’in gezegenimizden çok daha küçük olduğu iddia edilir) ve evrenin kendisi de 5000 kilometre yüksekliktedir (kısacası “Kozmos” olarak bildiğiniz o devasa yapı, üzerimizi örten bir gökkubesinden ibaretmiş). Bu iddiaların yanında modern astronominin Hristiyanların kutsal kitabı İncil’le çeliştiği de öne sürülmüştür.

Rowbotham’ın ölümünün ardından Elizabeth Blount, Evrensel Zetetik Topluluğu’nu kurarak 1901 ila 1904 yılları arasında aylık bir dergi çıkartmıştır. Dini referanslara daha az odaklanıp, sözde bilimsel yönlerine daha çok ilgi duyarak 1956 yılında Samuel Shenton, IFERS’i (Uluslararası Düz Dünya Araştırma Topluluğu) kurmuştur. 1971 yılında başına Charles K. Johnson geçtikten sonra 2001 yılında topluluk dağılmıştır. Ancak 2004 yılında Daniel Shenton (Samuel Shenton ile akrabalığı yoktur) topluluğu bir site üzerinden yeniden canlandırmıştır. İlginç olan şudur ki D.D.’ye inansa bile, Evrim Kuramı’nı ve insan-kaynaklı iklim değişikliğini kabul etmektedir (iklim değişikliğine dair verilerin bir kısmının bizzat eleştirdikleri NASA’dan gelmiş olması biraz çelişkili gibi duruyor doğrusu).

Evrenin şekli üzerinde durabildiğimiz bu çağda hala kendi gezegenimizin şekli üzerinde tartışmamız biraz akılları kurcalamaktadır ve sadece Dünya’nın şekliyle kalmayıp farklı komploların da söylendiğini görebiliyoruz: NASA’nın Dünya’ya dair fotoğraflarının hepsi meğer Adobe Photoshop ile oluşturulmuş, insanlar hiçbir zaman Alçak Dünya Yörüngesini aşamamış (bu durumda Ay Görevlerinin aslında birer yalan olduğu söyleniyor) ve gezegenimizin altında gizli üsler kuruluyormuş. Bazı insanlar ikna edilebilir, ancak sanıyoruz ki görüşlerinde biraz daha katı olan D.D. savunucuları için uzay turizminin yaygınlaşmasını beklemeliyiz. Uzun bir zamandır var olmasına karşın bu iddiaların tekrar patlak vermesi de B.o.B. lakaplı ünlü rapçinin bir D.D. inanırı olduğunu söylemesiyle gerçekleşmişti ve sonradan astrofizikçi Neil deGrasse Tyson’ı hedef alarak “Flatline” (Tr: Düz Çizgi) adlı bir şarkı çıkarttı.

image

Azimutal eşit uzaklıklı harita izdüşümü. Çoğu D.D. savunucusu bu haritayı bir kanıt olarak görmektedir (Görsel Kaynak: Wikimedia Commons, Strebe, 2011).

 

Dünya'nın Ay Üzerindeki Gölgesi

Antik Yunan zamanlarında gezegenimizle yakından ilgilenen Aristo (MÖ 384-322), Ay tutulmaları sırasında ilginç bir şeyle karşılaşmıştı. Bildiğiniz üzere Ay tutulmaları Dünya'mızın Güneş ile Ay'ın arasında yer aldığı durumda yaşanan bir fenomendir. Ay'ın yüzeyindeki karanlık yüzey aslında Dünya'mızın Ay'ın üzerindeki gölgesidir. Bu da Dünya'mızın eğriliğini güzelce ortaya koyan nice kanıtlardan sadece bir tanesidir. Eğer ki D.D. doğru olsaydı, söz konusu gölge eğri olamazdı. Ayrıca Ay, Dünya'nın erken evrelerinde Theia isimli bir ön-gezegen ile çarpışması sonucunda Dünya'dan koparak oluşmuş bir gök cismidir. Gök cisimlerinin küresel veya küresele yakın yapılar oluşturması temel fizik yasalarınca belirlenen, evrensel kurallardır. Dünya da bundan bağımsız değildir ve günümüzde Dünya’nın şekli konusunda en uygun tanımı “Kutupları Yassılaşmış Küremsi” (İng: Oblate Spheroid) şeklidir.

image

“Kanlı Ay” ile sonuçlanan Ay tutulmasının evreleri (Görsel Kaynak: Pixabay sitesi).

 

Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki, D.D. üzerinde farklı noktalardan Ay’ın her yüzü görülebilir olmalıdır, ancak yapılan gözlemlerde böyle bir şey söz konusu bile değildir. Çekim kuvveti sebebiyle Ay’ın daima aynı yüzüne bakarız.

image

D.D. modeline göre Ay ile Güneş’in konumları. D.D. savnucularının bilmesi gerekir ki tepedeki illüstrasyonda olduğu gibi Güneş'in bu şekilde kısmi aydınlatabilmesi için bir küre değil, el feneri şeklinde olması gerekmektedir, çünkü Güneş'in küresel olması D.D.'nin her yerini aydınlatmasına neden olurdu. Fakat el feneri şeklinde de olması bile diğer ülkeler tarafından görünemeyeceği anlamına gelmez ve bununla birlikte Ay'ın geceleri nasıl parladığını da açıklamaz (Görsel Kaynak: Anonim).

 

Denizdeki Gemiler ve Ufuk

Eğer denize yakın bir yerde, ufka dikkatli bir şekilde baktıysanız, ufuktaki geminin birdenbire, bir bütün olarak ortaya çıkmadığını ve sanki denizin içinden yükseliyormuş gibi yavaş yavaş belirdiğini görürsünüz. D.D. üzerinde ise uzaktaki bir obje birden görünür olurdu. Bunu şöyle düşünün: Dümdüz bir çölde, ufuktaki bir aracın size yaklaştığına bakacak olsaydınız, görüşünüz netleştikçe aracın bir bütün olarak görüş alanınıza girdiğini görürdünüz. Ancak eğer ki araç azıcık bir tepeyi bile tırmanıyorsa, uzak bir mesafeden yeryüzü sanki düzmüş izlenimi verebilirdi. Gemilerde de aynı durum geçerli mi? Hayır, çünkü karasal gözlemler, deniz suyu gibi akışkanlar üzerinde yaptığınız gözlemlerden farklıdır. Su, bulunduğu kabın şeklini kusursuz bir şekilde alır. Karalarda ise girinti çıkıntılar olabilir. Dolayısıyla ufukta görülen bir araba, yüzey şekillerinden etkilenir. Gemi içinse aynı durum geçerli değildir. İstisnasız olarak bütün gemilerin önce bacalarının, sonra gövdelerinin görüş alanına giriyor olması, denizlerin Dünya'nın şekline uygun bir biçimde kıvrımlı olmasındandır. D.D. savunucularının iddialarında bu yüzden çoğunlukla suyu (deniz, göl, nehir vb) ilgilendiren şeyleri öne sürdüklerini görebilmektesiniz, sonuçta Bedford Deneyi de bir nehrin üzerinde yapılmıştı.

image

Ufukta görüş hizası (Hazırlayan: Akdeniz Akman, 2017).

 

Değişen Takımyıldızları

Bu gözlemi ilk kez Aristo yapmıştı. Ekvator'dan uzaklaştıkça takım yıldızların değiştiğine bakarak K.D. çıkarımında bulunmuştu. Mısır'a olan yolculuğundan dönüş yaparken, Aristo "Mısır ve Kıbrıs'ta kuzey bölgelerde görülmeyen yıldızlar görülmektedir" demişti. Bu fenomen ancak insanlar yuvarlak bir yüzeyde yaşıyorlar ise görülebilecek bir şeydir. Ekvator’dan giderek uzaklaştığınızda, bilinen takımyıldızlar da bir o kadar ufuk çizgisine doğru gidecektir ve yerlerine yeni yıldızlar görülecektir. Eğer ki D.D. doğru olsaydı, Dünya üzerindeki her bir noktadan birebir aynı gökyüzünü görürdük. Çünkü yıldızlar, Dünya'nın genişliğine göre çok ama çok uzaktadır.

image

Takımyıldızların görüş alanı. Soldaki D.D., sağdaki ise K.D.’yi temsil etmektedir (Hazırlayan: Akdeniz Akman, 2017).

 

Çubuklar ve Gölgeler

Güneşli bir günde yere iki benzer çubuk yerleştirdiğinizi bir düşünün. D.D. yeryüzünde olsalardı o zaman farklı yerlerde bulunan çubukların, birbirlerinden ne kadar uzak olurlarsa olsunlar, gölgeleri birebir aynı uzunlukta olurdu. Ama tam aksine, birbirinden birkaç kilometre uzaklıkta, birebir aynı şekil, doğrultu ve yönelimdeki iki çubuk için bile birbirinden farklı uzunluklarda iki gölgeyle karşılaşıyoruz. D.D. doğru olsaydı, Güneş ile Dünya arasındaki mesafe, iki çubuk arasındaki mesafeden yüz binlerce kat fazla olacağı için farklı bir gölge uzunluğu göremezdik. Matematikçi, coğrafyacı ve gökbilimci olan Eratosthenes (MÖ 276-194) aynı prensibi gezegenimizin çevresini hesaplayabilmek için kullanmıştı.

image

D.D. ve K.D. yeryüzlerinde çubukların oluşturacakları gölgeler (Hazırlayan: Akdeniz Akman, 2017).

 

Daha Yüksekten, Daha Ötesini Görmek

Bir arazide durduğunuzu hayal edin. Elinize bir dürbün aldınız ve ileriye baktınız. Daha ötesini görebilmek için daha da yükseklere tırmanırsınız. Ufuktaki gemi aklınıza gelsin, ancak bu sefer günbatımını bir düşünün. Sahilde uzanırken Güneş batıyor ve birden kayboluyor. O esnada doğru yüksekliğe, zamanında çıkarsanız, günbatımını tekrar izleyebilirsiniz! D.D.’de böyle bir şey mümkün bile değildir.

 

Diğer Gezegenler

Dünya'mız, yaşama elverişli olması bakımından Güneş sistemindeki diğer gezegenlerden farklı olabilir, ancak bir gezegendeki özellikler bakımından gezegenimiz bir istisna değildir. Diğer gezegenlerin şekilleri, izledikleri yörünge, çekim kuvvetinin etkileri, kısacası "davranışları" her ne kadar farklı şekillerde oluşup farklı maddeleri barındırsalar bile hepsi birbiriyle aynıdır. Gezegenlere dair tüm anlayışlarımızı yaptığımız gözlemlerden anlayabiliyoruz. Bu sebeple gördüğümüz tüm gezegenlerin düz olmayıp Dünya'mızı bu şekilde görmek, hiçbir bilimsel temele dayanmayan bir zorlamadır. Ayrıca böyle bir iddia, bugüne kadar geliştirdiğimiz ve çalıştığını tekrar tekrar ispatladığımız sayısız astronomi ve jeoloji bilgimizin hatalı olduğunu ispatlamayı gerektirirdi. Hatta GPS ve koordinat sistemi gibi sayısız teknolojinin de aslında çalışmadıklarını iddia etmemiz ve mevsimler ile rüzgar yönleriyle ilgili bildiklerimizi değiştirmemiz gerekirdi. Oysa bu bilgilerimizi değiştirecek hiç bir bilimsel sonuç yok.

Gezegen ve sistemlerin formasyonları kütleçekimi tarafından belirlenmektedir. Evrenin dokusu ve kütleçekimi bildiğimiz şekliyle çalıştığı müddetçe bırakın Dünya'nın düz bir gezegen olmasını, evrende (bildiğimiz kadarıyla) düz bir gezegenin oluşması bile imkansızdır.

 

Farklı Saat-Dilimlerinin Var Olması

Size basit bir soru: Çin'de, ABD'de ve Türkiye'de şu an saat aynı mıdır? New York'ta saat 12.00 iken Güneş gökyüzünün tam ortasında bulunur, aynı zamanda Beijing'de ise saat 24.00'ı göstermektedir ve Güneş hiçbir yerde görülmemektedir. Farklı zaman dilimlerinin var olma sebebi Güneş'in Dünya'nın bir tarafını aydınlatırken Dünya'nın diğer tarafının karanlık kalmasından dolayıdır, bu da Dünya'nın şekli yüzündendir. D.D.’de Güneş bir spot ışığı gibi görünürdü ve doğup batana kadar doğudan batıya kadar herkes onu görebilirdi.

 

Çekim Kuvvetinin Merkezi

Bir kürenin kütle merkezi, kürenin tam merkezinde bulunmaktadır. Bu da kütleçekimin sizi yüzeyin neresinde olursanız olun kürenin merkezine doğru çekeceği anlamına gelmektedir. Ancak düz bir Dünya'da yaşasaydık ve kütle merkezi yine merkezde olmak zorunda olduğu için, kenarlara doğru gittikçe üzerinizdeki kütleçekimi giderek artacaktır. Düz bir yolda hiç durmadan Dünya'nın kenarına ulaşana kadar koştuğunuzu hayal edin. Üzerinizdeki çekim kuvveti öyle artacaktır ki, düz bir yolda koştuğunuz halde sanki eğimi giderek artan bir yokuşu çıkıyormuş gibi hissedeceksiniz. Sanki bu düz olan Dünya'nın merkezinde bir çubuk var ve o çubuğa elastik bir iple bağlısınız. Ancak gerçekte işlerin böyle olmadığını biliyoruz. Bir elma Türkiye'de nasıl düşüyorsa, Avustralya'da da aynı şekilde düşmektedir. Bunun tek açıklaması K.D.’nin doğru olmasıdır.

D.D. savunucuları en büyük argümanlarını sıklıkla çekim kuvvetine dair eksik görüşlerine dayandırmaktadırlar, bununla birlikte astronomi ile ilgili bazı yanlış anlaşılmalar üzerine odaklanmaktadırlar. Özetle temel fizik konusunda bilgisiz olabilmektedirler ve bu bilgisizliğin NASA’ya güvenip güvenmemekle bir ilgisi yoktur. Hatta bazı D.D. savunucuları dürüstçe kütleçekim kuvvetine inanmadıklarını belirtmekte, bazıları da bu kuramın eksik olduğunu iddia etmektedirler.

 

Diğer İddialar

1. İddia: “K.D. doğru olsaydı, yolculuk boyunca uçaklar her birkaç dakikada bir burunlarını aşağıya eğmeleri gerekirdi.”

Yapılan da odur zaten, uçuş eğitimleri alan herhangi bir deneyimli pilota bu bilgiyi teyit ettirebilirsiniz.

2. İddia: “K.D. doğru olsaydı uçaklardaki jiroskopların eğilmesi gerekirdi.”

Bu, çekim kuvvetinin tek yönlü çalıştığını varsaymaktır, ancak bu yanlıştır, çünkü tam aksine çekim kuvveti Dünya’nın merkezine doğru olduğu için jiroskop görevini düzgünce yapmaktadır (uçaklarda bunlar elektroniktir). Eğer uçak, Dünya’nın atmosferinden dışarı çıkıp uzaya gitseydi işte o zaman jiroskobun eğildiğini görebilirdiniz. 2017’de D.D. görüşünü kanıtlamak isteyen genç bir adam uçağa bir su terazisi alıp kayda çekerek hiçbir değişimin olmadığını göstermek istemişti, ancak bu değişim K.D.’nin neresine uçulursa uçulsun görülemezdi zaten, çünkü su terazisi görevini yapmaktadır, o da çekim kuvvetine uymaktır! Çekim kuvvetine dair o kadar çok yanlış anlaşılma var ki, örneğin Dünya’nın dönüş hızını hesaba kattığınızda neden havaya zıpladıktan sonra tekrar aynı yere düştüğünüzün yanıtı fiziksel olarak açıklanabilir, ancak Dünya birkaç saniyeliğine durmuş olsaydı, işte o zaman bir felaketle karşılaşabilirdiniz, çünkü eylemsizlik durumunda hepiniz olduğunuz yerden ileriye fırlardınız. Aniden arabanızla bir kaza yaptığınızı varsayın, işte o zaman hava yastığını aracınıza entegre eden mühendislere şükredeceksiniz...

image

D.D. ve K.D.’de çekim kuvvetine dair bir anlatım. Düz bir Dünya'ya tepeden bakınca da çekim kuvveti merkeze doğrudur, ancak bu durumda bahsi geçen jiroskop iddiasında olduğu gibi herhangi bir eğilmenin gerçekleşmemesi için çekim kuvvetinin buradaki illüstrasyonda gösterildiği gibi dağılımlı olmalıdır (Hazırlayan: Arsel B. Acar, 2017).

 

3. İddia: “Gece yıldızların hareketlerine dair çekim yaptığınızda ve tüm görüntüleri birleştirdiğinizde mükemmel birer daire çizmektedirler, ancak Dünya hareket ediyorsa ve Güneş’in etrafında dönüyorsa o zaman bu yıldızların rastgele yönlere gittiklerini görmeniz gerekirdi.”

“Jeosantrizm” (yani Dünya-Merkeziyetçi) görüşüyle benzerlikler taşıyan “Hareketsiz Dünya” (İng: Stationary Earth) görüşü günümüz bilimsel araştırmalarında geçerli bir görüş değildir. Örneğin Foucault Sarkacı, Dünya’nın döndüğünü açıkça ortaya koymaktadır. Ayrıca burada yıldızların uzaklıkları da gözardı edilmektedir. Gökyüzünde Ay’ı gördüğünüzü düşünün, ardından şehrin bir ucundan diğer ucuna yürüdüğünüzü düşünün. Yine baktığınızda Ay ne kadar yer değiştirmiş olacaktır? Fark edilemeyecek kadar az bir oranda, hatta o kadar az ki hareket etmediğini bile düşünebilirsiniz. Yıldızlar ise milyarlarca kilometre uzaklıkta olan gök cisimleridir, Güneş’ten sonra bize en yakını 4.6 ışık-yılı uzaklıktadır (4.6 x 9500 milyar kilometre). Eğer kameralı teleskobunuzu alıp tek bir noktadan gökyüzüne doğrultup bir sene boyunca kayıt yapsaydınız, o zaman o herbir “mükemmel daire”nin kaydıklarını bilgisayar ölçümleri yaparak görebilirdiniz, ancak bunu çıplak gözle yapabileceğinizi sanmayın.

4. İddia: “Dünya’dan görüntülenen Ay ile Ay’dan görüntülenen Dünya’nın boyutları arasında fark var, biri diğerinden daha yakın gözüküyor, öyleyse bu fotoğraflar sahtedir.”

Bu çekimle ilgili bir durumdur. Örneğin kameranız ile yakınlaşırsanız o zaman Ay’ı olduğundan daha büyük gösterebilirsiniz fotoğrafta. Eğer Dünya’dan ve Ay’dan çekilen fotoğrafları görülen eğriliklerine gore orantılayıp kıyaslarsanız, boyutsal olarak farksız olduklarını görürdünüz.

5. İddia: “Dünya’yı gösteren videolarda bulutlar hareketsizdir.”

Eğer daha yakından incelenirse bulutlar hareket etmektedir, sadece dışarıdan bakıldığında Dünya’nın dönüş hızına oranla oldukça yavaş hareket ettikleri görülür.

6. İddia: “Bütün bu tartışmaları Hubble Uzay Teleskobunu Dünya’ya döndürüp iyice yakınlaşarak canlı çekimle bizim haksız olduğumuzu kanıtlayabilirlerdi ama bunu yapmıyorlar.”

Benzer bir iddia Ay Görevleri için de söylenmektedir, ancak Hubble yakında olanı değil uzakta olanı görüntülemek için tasarlanmıştır, üstelik canlı yayın yapmamaktadır. Her iki gözünüz de şu an burnunuzu görebilmektedir, peki burnunuz bu kadar yakın iken üzerindeki bütün detayları görebiliyor musunuz, yoksa bulanık mı görünüyor? Burada “odaklanma” söz konusudur, Hubble’ın odağı da bizi görüntülemek için değil, evrendeki büyük yapıları görüntülemek içindir.

7. İddia: “NASA, çektiği fotoğrafların üzerinde oynamalar yapmaktadır.”

Bu hiç kimse için yeni bir haber değil. Birçok fotoğrafın üzerinde oynama yapılmaktadır, bir şeyler saklandığından değil, oradaki detayların daha iyi görünebilmesini sağlamak için. NASA’da bu işlerle uğraşanlar bile gerekli detayları vermektedirler. Gizleyecekleri bir şey olsaydı bu detayları paylaşmazlardı. Örneğin, Cassini uzay aracı Satürn gezegeninin ayları olan Titan ile Dione’nin görüntülerini çekmişti. Bunu yaparken üç farklı lensten (yeşil, kırmızı ve mavi) çekilen görüntüler daha sonra birleştirilerek (kompozit), gerçek renkleri (İng: true-color) yansıtan bir görüntü elde edilmişti.

8. İddia: “Bir NASA çalışanı fotoğrafların sahte olduğunu ve D.D.’nin doğru olduğunu itiraf etti.”

Burada D.D. savunucuları en çok veri görselleştirici ve tasarımcı Robert Simmon’ın 2012’de yaptığı röportajda “Goddard’da (Uçuş Hava Merkezi) işinizin bir parçası olarak yaptığınız en havalı şey nedir?” sorusuna karşılık verdiği cevabı (onlara göre bir “itiraf”) paylaşırlar:

“Alçak Dünya yörüngesinin üzerinden bütün yarım küreyi (kürenin bir tarafını) gösteren bir fotoğraf en son 1972’de Apollo 17 görevi sırasında çekilmişti (Fotoğraf Nu: AS17-148-22727). NASA’nın EOS (Dünya Yörüngesindeki) uyduları Dünya’nın sağlığını kontrol etmek için tasarlanmışlardı. 2002’de nihayet bütün Dünya’yı gösterebilecek kadar veri elde etmiştik. Böylece işe koyulduk. İşin en zor kısmı dört aylık uydu verileriyle Dünya yüzeyinin düz haritasını yaratmak olmuştu. Artık İsviçre Federal Meteoroloji ve Klimatoloji bölümünde olan Reto Stockli işin çoğunu üstlenmişti. Ondan sonra düz haritayı bir topun etrafına sardık. Benim görevim yüzeyi, bulutları, denizleri ve insanların Dünya’nın uzaydan nasıl görünmesi gerektiğine dair beklentilerini entegre etmekti. Bu top daha sonra ünlü Mavi Misket olarak tanınmıştı. Bununla mutluluk duymuştum ama ne kadar yaygın olacağına dair hiç fikrim yoktu. Hiçbir zaman bir ikon haline geleceğini düşünmemiştik. Hiçbir zaman “Bay Mavi Misket” (İng: Mr. Blue Marble) olarak tanınacağımı düşünmemiştim. O zamandan beri temel haritaları çözünürlüğü arttırarak güncelleştirdik ve 2004 için aylık olarak haritalar dizisi hazırladık.”

Kısacası Simmon burada “Mavi Misket” öyküsünün nereden kaynaklandığını anlatıyor. Yaptığı mesleğine dair kısa bilgiler de veriyor, aynı röportajda “Goddard’daki rolünüz hakkında en ilginç olan şey nedir? Goddard’ın görevine nasıl yardımcı oldunuz?” sorusuna şu cevabı vermişti:

“Benim rolüm Dünya bilimleri verilerinden görseller oluşturmaktır. Verileri resimlere çeviririm. NASA’nın eşsiz yeteneklerini gösterecek şekilde NASA’nın uyduları tarafından görülen ya da en son verilerin içerisinde gizlenen yeni ve ilginç olayları arıyorum. Bir şeyler bulmak en eğlenceli kısımdır. Verileri oluşturmak için mühendislere ve bilim insanlarına güveniyorum. Onların güvenilir, gerçek-zamanlı, bir günde 1.7 terabaytlık akışı inanılmazdır- bu günde 3000 CD üretmek gibidir. İlginç şeyleri nerede arayacağımızı biliyoruz çünkü her bir araç özelleştirilmiş bir tür veri sunmaktadır. Böylece belirli bir şey arıyorsam, nereye bakacağımı biliyorum. Örneğin, yakın zamanda Kızıldeniz’de bir volkan patlaması yaşandı. Buna dair en güvenilir görüntü NASA’nın uydularından gelmişti. Yeni bir adanın yaratıldığını açıkça doğrulayabilmiştik. Ekibimiz sırf iletişim üzerinedir. Veriyi kullanılabilir ve anlaşılabilir bir şekle dönüştürüyoruz. Yazarlarımız ve görselleştiricilerimiz bizlere neler gördüklerimizi açıklarlar ve ağ (Web) geliştiricilerimiz de tüm dünyayla bunları paylaşır.”

Üstelik mavi misket lakabıyla bilinen Dünya’ya dair görüntüler sadece NASA’dan gelmiyor. Rusya’nın Elektro-L uydusu, Avrupa’nın MSG-3 uydusu, Japonya’nın Himawari-8 uydusu ve Çin’in Chang’e-5 uzay aracından da muhteşem görüntüler elde edilmiştir.

9. İddia: “Antarktika’da uçuş yasağı (İng: No fly-zone) var” ya da “Antarktika’ya gitmek yasaktır, bir şey saklıyorlar çünkü.”

Bu iddialar doğru değildir. Örneğin 2013-2014 seneleri arasında Antarktika’ya yolculuk yapan kişilerin sayısı IAATO (Uluslararası Antarktika Birliği ve Tur Operasyonları) verilerine göre 37,045 kişiydi. Bu yolculuk genellikle gemilerle yapılmaktadır, ancak ticari uçaklarla da yapılabileceğini göstermek için 26 Kasım 2015 tarihinde ALE (Antarktik Lojistik ve Seferleri) tarafından organize edilen yolculukta bir Boeing 757 yolcu uçağı ilk kez Antarktika’ya bir iniş gerçekleştirdi. Bununla beraber Antarktika’da Amundsen-Scott Güney Kutup İstasyonu gibi pek çok ülkeye ait sayısız araştırma istasyonlarının kurulmasıyla birlikte Antarktika'ya birçok sefer de yapılmıştır. Bu istasyonların konumları bellidir ve buralara ait birçok sayıda fotoğraf da paylaşılmıştır. Peki iki Türk akademisyenin Antarktika’ya yeni üs için gidip incelemeler yaptıklarını biliyor muydunuz ya da TAKBAM’ı (Türkiye Antarktika Kutup Bilimsel Araştırma Merkezi) daha önce duymuş muydunuz? Ya da İTÜ’nün kutup araştırma merkezi olan PolRec ekibinin Antarktika’da Türkiye Bilimsel Araştırma Üssü çalışmalarından haberiniz var mıydı? Bazı şeyleri iddia etmeden önce araştırmak bu yüzden önemlidir.

10. İddia: “K.D.’nin farklı noktalarında dönüş hızı da farklıdır, yani Ekvator’daki dönüş hızı saatte yaklaşık 1670 kilometredir, kutuplara gidildikçe bu hız azalır. Bu durumda daha yavaş dönüş hızı olan bir yerde yaşayan insan uçakla daha hızlı dönüş hızı olan bir yere gittiğinde bunu hissetmez mi? Uçağın kendisi de Dünya’nın dönüş yönünde saatte 800 kilometre hızla gidince aslında gitmesi gereken yere dönüş hızıyla beraber saatte 2470 kilometre hızla gitmesi gerekmez mi?”

Bu çok sık yanlış anlaşılan bir durumdur. “Neden uzaya fırlamıyoruz birden? Öyleyse Dünya dönmüyor” şeklindeki argümanla birlikte kurulur, oysa sizi uzaya fırlatmak isteyen kuvvetin kendisi Ekvator'da size uygulanan çekim kuvvetinin sadece %0.3’ü kadardır, bu etki kutuplara doğru gittikçe azalır. Yani Dünya dursaydı, %0.3 oranında daha ağır hissederdiniz sadece. Bir diğer nokta da şudur: Ekvator'un tam üzerinde sabit durduğunuzda, Dünya’nın dönüşüyle aynı noktaya ulaşmanız 24 saat sürecektir. Güney Kutbu'nun birkaç adım gerisinde bekleyip sabit durduğunuzda, yine aynı noktaya gelmeniz 24 saat sürecektir (Açısal Hız konusudur). Ekvator'da Dünya’nın çevresi kadar dönmüş iken Güney Kutup’ta küçük bir daire kadar dönmüş oluyorsunuz, işte hız farkı genel olarak bundan dolayıdır. Tepede yazılan iddiada “atmosferin” kendisi unutulmaktadır, çünkü bahsi geçen hız sadece Dünya’nın yüzeyi için geçerli değildir (Açısal Momentumun Korunumu konusudur). Kısacası pistte bekleyen bir uçağın hızı 0 km/s değildir, bulunduğu yerde Dünya’nın hızıyla aynıdır. Bu durumda Ekvator'dan kalkan bir uçağın hızı zaten saatte 1670 kilometreyle başlamaktadır ve batı ya da doğu yönüne göre hızı değişmektedir, bu durumda uçağın “kendisi” saatte 800 kilometre hızla giderken toplamda saatte 1670 + 800 = 2470 kilometre hızla gitmektedir zaten (aklınıza Görelilik Kuramı ile fizik derslerindeki Vektörler konusu gelsin), bu durumda uçağın “kendisi”nin saatte 2470 kilometre hızla gitmesine gerek yoktur. Uçak, Dünya’nın dönüş yönüne ters istikamette gitseydi bu sefer saatte 1670 – 800 = 870 kilometre hıza sahip olurdu. Elbette işin içinde hava sürtünmesi, rüzgar yönleri gibi birçok etki de bulunmaktadır. Ayrıca “Coriolis Etkisi”ne de bakınız. Uçaktaki hostes gelip size bir kahve koyduğunda, sabit gibi görünen o kahve uçakla beraber havada saatte 800 kilometre hızla gitmektedir. Siz de içinde yer alan bir yolcu olarak uçakla aynı hızda gitmektesiniz. Bulutları bir referans noktası olarak seçerek bir yöne doğru gittiğinizi anlayabilirsiniz, ancak referans noktanız yoksa yerinizde sabit olduğunuzu düşünebilirsiniz. Bu durumda Vuçak = Vyolcu > Vbulut olurdu (V = Velocity, yani Hız), kısacası siz uçakla aynı hızla gidiyorsunuz ve bulutlardan daha hızlısınız. Lakin bulutlarla aynı hızda gidiyor olsaydınız, yine havada öylece asılı kaldığınızı sanırdınız.

Siz aracınızı sabit bir hızla sürerken de yerinizde sabit hissetmektesiniz. Ancak aniden kaza yaptığınızda ya da hızlandığınızda bu değişimi hissedersiniz (Newton’un Hareket Yasası’ndaki F = m.a formülü aklınıza gelsin). “Hissettiğiniz” şey hızın kendisi değil, ivmenin kendisi olmaktadır. Havanın ve hatta denizin ve neredeyse her şeyin kendisi de yüzeyle birlikte döndüğü için, bu yüzden kutuplara gittiğinizde “yavaşlıyoruz gibi hissediyorum” demiyorsunuz. Ancak Dünya birden ivmelenseydi ya da dursaydı bunu hissederdiniz, hatta birden hızının 25 katına çıksaydı işte ancak o zaman uzaya fırlardınız. D.D. savunucuları bu gibi temel fizik kurallarını hesaba katmadıklarından dolayı da “Neden denizler hızdan dolayı Ekvator'da toplanmıyor, neden nehirler yukarıya doğru akmıyor?” gibi hatalı iddialarda bulunabiliyorlar.

image

Dünya’nın dönüş hızıyla birlikte uçağın hızına dair bir illüstrasyon (Hazırlayan: Arsel B. Acar, 2017).

 

Dünya’nın dönüş hızıyla ilgili bu temel bilgiler uzaya roket fırlatımını kolaylaştırmak için bilim insanlarına faydalı bilgilerdir, bu sebeple fırlatma noktaları atmosferden çıkış hızlarına göre özenle seçilmişlerdir. Fizik kuralları hayatımızın her yerinde işlemektedir, örneğin bir motorsikletçi kontra tekniğini (İng: Countersteering) bilmeden sağa dönen bir viraja hızla girdiğinde panikleyip sağa eğilmek yerine kolu sağa doğru çevirdiğinde merkezkaç kuvveti (İng: Centrifugal Force) karşı koyacak ve motorsikletçi de sol şeride doğru ister istemez fırlayacaktır. Bunu şu şekilde daha iyi kavrayabilirsiniz: Arabadasınız ve kullanan arkadaşınız aniden direksyonu çevirip keskin bir sağ dönüşü yapar. Siz ne tarafa doğru eğilmiş olursunuz? Sol tarafa elbette.

image

Bulunduğunuz enleme bakarak ne kadar hızla döndüğünüzü (tıpkı kuzeydeki 30º hizasındaki noktalı çizgiyle yapıldığı gibi) bulabilirsiniz (Hazırlayan: Arsel B. Acar, 2017. Dünya haritası: Pixabay).

 

Uzaydan Fotoğraflar

Son 60 senedir uzaya birçok sayıda uydu ve insan gönderdik. Bu insansız uzay araçlarının bazıları geri döndü, bazıları hala Güneş sistemimizin bir yerlerinde geziniyor ve uzaya dair birbirinden muhteşem fotoğraflar iletiyorlar. ISS’den çekilen görüntülere bakmanız bile yeterli olacaktır. Belki sırf ABD’de yer aldığı için NASA’ya güvenmeyebilirsiniz, peki ama ya onlarla çelişmeyen Avrupa’daki ESA, Hindistan’daki ISRO, Japonya’daki JAXA, Çin’deki CNSA, Rusya’daki Roscosmos, İtalya’daki ASI ve Kanada’daki CSA gibi ulusal ve uluslararası uzay ajanslarına veya Juno, Curiosity vb. uzay araçlarına? Hatta Türkiye’den çıkan Göktürk ile Türksat uydularına? Ne var ki şahsi güvensizlik, bilimsel bir ispat yöntemi değildir.

image

Dünya’nın uzaydan bir görüntüsü. ESA’dan astronot Samantha Cristoforetti tarafından ISS’de (Uluslararası Uzay İstasyonu) iken 9 Aralık 2014 tarihinde çekilmiştir (Görsel Kaynak: NASA, Nu: ISS042-E-034845).

 

Yüksek İrtifa Balonları

Bazı iddiacılar yüksek irtifa balonlarına kameralar bağlayıp D.D.’nin gerçek olduğunu göstermeyi amaçlamışlardır. Ancak burada bir göz yanılgısı mevcuttur. CERN’deki (Avrupa Nükleer Araştırma Merkezi) LHC’yi (Büyük Hadron Çarpıştırıcısı) bir düşünün, yaklaşık olarak 27 kilometrelik bir tünelin çevresinde dönmektedir. Eğer ki bu çarpıştırıcıya ait fotoğraflara bakacak olursanız, ne kadar uzağa bakarsanız bakın çarpıştırıcı sanki tamamen düzmüş gibi görünecektir. Fakat yeterince dikkatli bakacak olursanız, tünelin ucunda bir yerlerde, bir noktadan sonra bir yöne doğru kıvrılmaya başladığını algılayabileceksinizdir. Bu göz yanılgısının sebebi, kıvrılma yarıçapının, sizinle cisim arasındaki mesafeye göre aşırı büyük olmasıdır. Bir diğer deyişle, kıvrılan devasa cisme çok yakınsınızdır! Bunu çözmenin yolu, ondan yeterince uzaklaşmaktır (veya daha önceden izah ettiğimiz dolaylı yöntemlere başvurmaktır).

Yüksek irtifa balonuyla gözlemlenen Dünya'nın çevresi LHC gibi 27 kilometre değil, tam olarak 40,075 kilometredir, yani çarpıştırıcının 1484 katıdır! Dolayısıyla Dünya'nın eğriliğini tam olarak fotoğraflayabilmek için, yüksek irtifa balonundan çok daha fazlasına ihtiyacınız vardır. Bu yüzden K.D.’nin doğru oluşunu yakın bir yükseklikten belli bir açıya kadar çekebilen bir kameradan anlayabilmeniz zordur. Ancak basit bir hesapla bile kayıtlardan her iki taraftan iki nokta seçip aralarındaki farkı hesaplayarak Dünya'nın eğriliğini hesaplayabilirsiniz. Videoyu çeken kişiler ise size sadece "Bakın! Size düz olduğunu söylemiştim." demekle kalırlar.

 

Sonuç

D.D. komplocularının bazılarını ikna etmek oldukça güçtür çünkü bütün sorularınıza karşılık bir cevap üretmeye hazırdırlar. Bununla beraber tepedeki listelenen şeylere verilen onca bilgiye rağmen Bölüm III’te de (Yazar Notu: Kitapta yer alan bölümlerden biridir) anlattığımız safsatalar gibi sıkça “Peki bir de buna ne diyorsun?” şeklinde argümanlarına devam etmektedirler. Eğer D.D. gerçekten doğru olsaydı, Güney Amerika’dan Avustralya’ya yapılan 12 saatlik bir uçuşu D.D. haritasına göre (azimutal haritasına tekrar dikkatle bakarsanız her iki kıta birbirlerine göre ters uçlardadır) uçakların ses hızının iki katı hızında (yani 1 saatte yaklaşık 2450 kilometre hızla) gitmesi gerekirdi. Aralarındaki en hızlı olan ticari uçakların hızı saatte 800-950 kilometre arasında olduğunu düşündüğünüzde, D.D.’nin neden geçerli olmadığını daha iyi kavrayabileceksinizdir. D.D. görüşünü kabul etmek, fizik bilimine dair bildiğimiz her şeyi (tüm alt dalları dahil) çöpe atmamızı gerektirirdi; Ne evrenin yapısı hakkında konuşulabilir, ne parçacıklar hakkında konuşulabilir, ne fizik kuvvetleri hakkında yorum yapılabilir ne de ışık, ses, hareket ve nice kavramlar açıklanabilirdi. D.D. sadece gezegenimizin yapısıyla ilgili değildir, içinde varolduğumuz tüm evreni de ilgilendirmektedir.

Önemli Not: Buradaki yazı Arsel B. Acar ve Çağrı M. Bakırcı tarafından kaleme alınan kitap çalışmasından bir alıntıdır. Bu yazı 28.03.2018 tarihinde güncellenmiştir, bu sebeple bu tarihten itibaren kitapta bazı değişiklikler ve ek bilgiler yer alabilir.

Ek Bilgi: Bazı yayıncılar, Evrim Ağacı olarak D.D. savunucularına ağır hakaretler ederek küçümsediğimizi iddia etmektedirler. Bizim temel amacımız bilimi olduğu gibi ele almak ve ortadaki verileri sunmaktır. Şüphe etmenin ve eleştirisel düşünmenin önemine her daim vurgulamaktayız, ancak komplo teorisyenlik taslamak bilimsel şüpheciliği iyiye kullanmak anlamına gelmediği gibi, NASA gibi ciddi kurumlarda çalışan ve hatta orada yer alan Türk çalışanlarımızın bile emeklerini çöpe atmaktan farksızdır. Amacınız mevcut bilgileri çürütmek ise, bunu bilimin metodolojisine uyarak yaparsınız. YouTube gibi platformları kullanarak akademik bir çalışma ortaya koyamazsınız.

Ek Not: İlerleyen süreçlerde buradaki makalemizde birkaç düzenleme yer alacaktır.

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. Flat Earth. (2017). RationalWiki (Makale)
  2. Adam, D. (2010). The Earth is flat? What planet is he on? The Guardian (Makale)
  3. Wolchover, N. (2017). Are Flat-Earthers Being Serious? Live Science (Makale)
  4. Schottlender, M. (2016). 10 Easy Ways You Can Tell For Yourself That The Earth Is Not Flat. Popular Science (Makale)
  5. Dunning, B. (2012). The Flat Earth Theory. Skeptoid (Makale)
  6. Star and Planet Formation. (n.d.). Atacama Large Millimeter Array(ALMA) (Makale)
  7. Cain, F. (2013). How Fast Does The Earth Rotate? Universe Today (Makale)
  8. Stierwalt, S. (2015). Can we feel the Earth spin? Cornell University, Ask an Astronomer (Makale)

Kaynaklar ve İleri Okuma:

Tipik Bir Roket ile Uzay Seyahati Yapmak...

Akıllı Arabalar ve Yapay Zeka Sayesinde Öğrenme Becerileri

Skeptisizm Editörü

Arsel Berkat Acar

Arsel Berkat Acar

Skeptisizm Editörü

Katkı Sağlayanlar

Konuyla Alakalı İçerikler

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim