Bazen insan kendini anlatmak istemez. Çünkü ne diyeceğini bilemez. Hani bir şey vardır içinde, ama kelimeler yetmez, anlatamazsın. Biri sorsa bile, "iyiyim" dersin geçersin. Çünkü o karmaşayı açıklamaya kalkmak, başlı başına bir savaş gibi. Ben de öyleyim. Yorgunum. Ama bu uykusuzluktan değil. Bedenim değil, zihnim yorulmuş. Her gün aynı şeyler, aynı yüzler, aynı sıkıntılar... Değişen hiçbir şey yok. Ve buna alışıyorsun bir noktada. Ama alışmak iyileşmek değil. Sadece içindeki fırtınaya sessizce katlanmak.
Hayatım boyunca bir yerlerde hep "fazla" ya da "eksik" hissettim. Fazla düşünen, fazla sorgulayan... Ya da yeterince uyum sağlayamayan. İnsanlar yüzeyde kalmayı seviyor, ben ise hep derinlere daldım. Ama o derinlik bazen boğuyor insanı. Kendi kafamın içinde kayboluyorum çoğu zaman. Her şeyi anlamaya çalışmak, herkesi çözmeye çalışmak... Gerçekten çok yorucu. Ama duramıyorum. İç sesimi susturamıyorum. Hep bir "neden" var aklımda. Neden böyleyim? Neden insanlar bu kadar kolay kırıyor birbirini? Neden kimse gerçekten dinlemiyor?
Bir söz var, Sokrates'e ait: “Sorgulanmamış bir hayat, yaşanmaya değmez.” İlk duyduğumda duraksamıştım. Çünkü ben, hayatımı her gün sorgulayan biriyim. Belki de bu yüzden bu kadar yoruluyorum. Ama yine de duramıyorum. Çünkü bu sorgulamalar bana kim olduğumu hatırlatıyor. Sessizliğimde bile derinlik var. Gülümsemediğim anlarda bile bir anlam taşıyorum.
Ben bir değerim olduğunu biliyorum. Yazdığım bir cümle, düşündüğüm bir fikir, kimsenin görmediği ama benim için anlamı büyük olan küçük davranışlar... Bunların bir karşılığı olduğunu hissediyorum. Ama çoğu kişi sadece dışa bakıyor. Ne kadar konuşuyorsun? Ne kadar gülüyorsun? Ne kadar "uygunsun"? Ama ben gülmediğim zamanlarda daha kendim oluyorum. O zaman maske takmıyorum. O zaman gerçekten “ben”im. Kırık, yorgun ama hâlâ düşünen biri.
Bu blog, bana ait bir yer olacak. Belki kimse okumayacak. Belki okuyanlar geçip gidecek. Ama ben burada kendime yazacağım. Burası benim iç sesimle konuştuğum bir yer olacak. "Ben buradayım" dediğim bir köşe. Belki sessizce. Belki kimse duymadan. Ama ben bileceğim. Yazdıkça hafifleyeceğim. Yazdıkça belki de toparlanacağım. Belki zamanla bir şeyler değişir. Belki de hiç değişmez. Ama yazmayı bırakmam. Çünkü bu benim nefes alma şeklim.
Bazen hayal kuruyorum. Büyük şeyler değil. Küçük ama gerçek hissettiren hayaller. Bir göz temasıyla anlaşılmak. Yargılanmadan dinlenmek. Sadece yanında susabildiğin bir dost... Bu sessizlikler bile bazen bir ilaç gibi. Ama çevremdeki gürültü çoğu zaman içimdeki sessizliği boğuyor.
Ramiz Karaeski der ki: “Delikanlı adam ne arkasına bakar, ne de önüne. Önüne bakarsa korkar, arkasına bakarsa özler.” Ben bazen sadece duruyorum. Ne geçmişi düşünüyorum ne de geleceği. Anı yaşamak bile bazen ağır geliyor. Ama yine de yürüyorum. Çünkü yürümek zorundayım. Çünkü bir yerde, bu yolda bir anlam bulacağıma inanmak istiyorum.
Çocukken büyümek özgürlük sanılıyordu. Oysa büyümek yüklenmekmiş. Bedenden önce ruh yoruluyormuş. Ve kimse bunu göremiyor. Çünkü insanlar gözle görmediğine inanmıyor. Ama en büyük ağırlık görünmeyen yüklerde. O kırgınlıklar, bastırılan hayaller, açıklanamayan duygular.
Hayat hep kolay davranmadı bana. Ama ben de kolay pes etmedim. Kırıldım, evet. Ama kötü biri olmadım. Hâlâ içimde bir yerlerde iyiliğe tutunuyorum. Çünkü biri bunu yapmalı. Biri, bunca kırgınlığa rağmen umut taşımalı. Belki hep arka planda kalacağım. Belki hiçbir zaman görünmeyeceğim. Ama kendi hikayemde, kendi sayfamda, ben başroldeyim. Ve bu sayfayı yazmaya devam edeceğim.
Bazen insan, kendini anlatmak istemez. Çünkü anlatacak kelimeyi bulamaz. İçindeki fırtına, dışarıdan bakıldığında bir esinti gibi görünür sadece. Ve insanlar anlamaz. Anlatmaya çalışırsın… boğulursun. O yüzden "iyiyim" dersin. Belki de bir savunmadır bu. Bir tür kalkan. Çünkü detaylara inmek, seni yeniden yaşatır olanı biteni. Ben artık "iyiyim" der geçerim. Ama aslında içimde anlatamadığım koca bir dünya taşıyorum.
Okul hayatı boyunca hep bir mücadele içindeydim. Başarıya zorlandım. Hep daha iyi, daha fazla olmam gerektiği söylendi. Ama kimse "nasılsın?" demedi gerçekten. Bu yüzden bir noktada kopmaya başladım.
Aslında maddi destek istememizin nedeni çok basit: Çünkü Evrim Ağacı, bizim tek mesleğimiz, tek gelir kaynağımız. Birçoklarının aksine bizler, sosyal medyada gördüğünüz makale ve videolarımızı hobi olarak, mesleğimizden arta kalan zamanlarda yapmıyoruz. Dolayısıyla bu işi sürdürebilmek için gelir elde etmemiz gerekiyor.
Bunda elbette ki hiçbir sakınca yok; kimin, ne şartlar altında yayın yapmayı seçtiği büyük oranda bir tercih meselesi. Ne var ki biz, eğer ana mesleklerimizi icra edecek olursak (yani kendi mesleğimiz doğrultusunda bir iş sahibi olursak) Evrim Ağacı'na zaman ayıramayacağımızı, ayakta tutamayacağımızı biliyoruz. Çünkü az sonra detaylarını vereceğimiz üzere, Evrim Ağacı sosyal medyada denk geldiğiniz makale ve videolardan çok daha büyük, kapsamlı ve aşırı zaman alan bir bilim platformu projesi. Bu nedenle bizler, meslek olarak Evrim Ağacı'nı seçtik.
Eğer hem Evrim Ağacı'ndan hayatımızı idame ettirecek, mesleklerimizi bırakmayı en azından kısmen meşrulaştıracak ve mantıklı kılacak kadar bir gelir kaynağı elde edemezsek, mecburen Evrim Ağacı'nı bırakıp, kendi mesleklerimize döneceğiz. Ama bunu istemiyoruz ve bu nedenle didiniyoruz.
Tabii bu süreçte yazmayı da hiç bırakmadım. Her satırda biraz daha ben vardım. Bazen acımı döktüm sayfalara, bazen öfkemi. İyi arkadaşlıklar kurdum, kötü tecrübeler de yaşadım. Güvendiklerim oldu, hayal kırıklıklarım da... Çok sevdiğim oldu. Ama birçoğu beni değil, sadece yüzeydeki hâlimi sevdi. Gerçeği gördüklerinde çekip gittiler. İhanetle tanıştım. Güven dediğim şeyin ne kadar kırılgan olduğunu gördüm. Ama hepsi bana bir şey öğretti. Acıtarak büyüttü belki ama öğretti.
Ben bazen sadece duruyorum. Ne geçmiş ne gelecek… sadece şimdi. Çünkü anı bile taşımak zor bazen.
İçimde kırıklar var. Ama hâlâ bir yerlerde iyi kalmaya çalışan bir kalbim de var. Kolay pes etmeyen bir yanım. Yine de bazen bu kadar çabalayıp hâlâ anlaşılmamak ağır geliyor. Herkes "normal" olmamı bekliyor. Gülümsememi, uyum sağlamamı, susmamı… Ama ben artık susmak istemiyorum. Bu blog o yüzden var. Burası benim alanım. Kendi kelimelerimle kurduğum bir ev. Belki kimse okumayacak. Ama ben yazacağım. Çünkü bu yazılar bana “ben varım” dedirtiyor. Bu, bir bağırış değil… bir fısıltı belki ama içten bir fısıltı.
Hayal kurduğum günler de var hâlâ. Belki bir gün, gerçekten anlayan birine rastlarım. Belki bir ortam olur içinde kendimi eksik ya da fazla hissetmeden var olabilirim. O zamana kadar, ben kendi hikâyemi yazacağım. Kimse bana başrolde olduğumu söylemese bile, kendi sahnemde ben başroldeyim. Ve bu sahnede dökülen her kelime, bana iyi geliyor. Her yazıyla biraz daha kendimi buluyorum.
Biliyorum, bu yol kolay değil. Ama bu yol benim. Yavaş yavaş, bazen tökezleyerek… ama ilerleyerek. Ve en önemlisi, kendim kalarak.
Bazen bir an gelir ve kendine dışarıdan bakarsın. Gözlerinin içi yorgun, dudaklarında yarım bir tebessüm... İçinde ne fırtınalar koptuğunu bilmeden, sadece "idare ediyor" gibi duran bir halin olur. İşte ben, o anlarda başlıyorum en çok düşünmeye. Sokrates’in dediği gibi: “Gerçek bilgi, insanın kendi cehaletini bilmesidir.” Ve ben her gün, kendim hakkında bilmediğim ne çok şey olduğunu fark ediyorum. Bilmediklerimi bilmek bile bazen huzur veriyor.
İnsan, kendi içine dönmediği sürece gerçeklerle yüzleşemiyor. Hep bir kaçış, hep bir oyalama... Sosyal çevre, okul, iş, meşguliyetler… Her şey seni senden uzaklaştırmak için bir bahaneye dönüşebiliyor. Oysa bir gün geliyor, sessiz bir gecede, yalnızlığın içinde otururken kendi zihninle baş başa kalıyorsun. Ve orada, hiçbir dış sesin bastıramayacağı kadar yüksek bir iç sesle karşılaşıyorsun. Bu ses sana şu soruyu soruyor: “Ne yapıyorsun? Gerçekten yaşadığını mı sanıyorsun?”
Cevap kolay değil. Çünkü çoğu zaman sadece yaşıyormuş gibi yapıyoruz. Nefes alıyoruz ama yaşamıyoruz. Konuşuyoruz ama anlatmıyoruz. Gülüyoruz ama hissetmiyoruz. Kalabalıklar içindeyiz ama kimse bizi duymuyor. Ve işte o anlarda, kendi iç sesimle başlıyorum konuşmaya. Kendi hayatımı sorgulamaya. “Kendini tanı.” der Sokrates. En sade, en derin tavsiyedir bu. Ama bir ömür sürer bazen o tanıma süreci. Çünkü insan, hem kendine en yakın hem de en yabancı olan varlıktır.
Ben de yabancıydım kendime. Ne istediğimi, ne beklediğimi, neyin beni mutlu ettiğini tam olarak bilmiyordum. Belki hâlâ bilmiyorum. Ama bu arayış, bir sonuca varmak kadar kıymetli. Çünkü yolda olmak, yönünü kaybetmemek demektir. Sorgulamak, ruhun pusulasıdır.
Hayatım boyunca bazı anlar oldu; içimdeki boşluk çok büyük, çok karanlık hissettirdi. Sanki ne yaparsam yapayım, o boşluk dolmuyordu. İnsanlarla konuştum ama eksildim. Yazılar yazdım ama yalnız kaldım. Anlatmak istedim ama anlaşılmadım. Ve sonra şunu fark ettim: Belki de anlaşılmak değil, anlatmak iyileştiriyor insanı. Sadece yazmak. Dökmeden içini kimseye, bir kâğıda ya da ekrana bırakmak düşüncelerini.
Yazdıkça, kendime dokunuyorum. Kelimeler bana ayna oluyor. Yazdıklarımda kendimi yeniden inşa ediyorum. Belki mükemmel bir yapı değilim. Belki yamalı, eksik bir hikâyem var. Ama bu benim hikâyem. Ve artık bu hikâyeyi, başkasının kalemiyle değil, kendi kalbimle yazmak istiyorum.
Sokrates şöyle der: “Mutlu bir yaşamın temeli, iyi bir ruhtur.” Ruhun iyiliği ise kendini kandırmamakla başlar. Maskeler takarak, olmaya çalıştığımız kişiyle gerçek benliğimiz arasındaki mesafeyi büyütüyoruz. Ama ne kadar uzaklaşırsak o kadar yalnızlaşıyoruz. Ve en korkutucu yalnızlık, kalabalıklar içindeki yalnızlıktır.
Bugün burada, bu yazıda, maskesizim. Güçlü görünmeye çalışmıyorum. Mutluymuş gibi yapmıyorum. Gerçekten ne isem, öyleyim. Kırılmışsam, bunu söylüyorum. Yorulmuşsam, yazıyorum. Susmuşsam, bilin ki biriktiriyorum. Çünkü kelimeler benim için sadece cümle değil, hayatta kalma çabası.
Tabii şu an da beni seven, destekleyen bazı arkadaşlarım var. Onların yüzüne söylemesem de, gerçekten teşekkür etmek isterim bu zamana kadar yanımda oldukları için. Belki bir gün yollarımız ayrı düşecek onlarla da. Ancak, önemli mi? Biz şu anki vakitlerimizi değerlendirelim de.
Yarın ne olur bilmiyorum. Belki daha da yorulurum. Belki daha çok kırılırım. Belki de iyileşmeye başlarım. Ama bir şeyden eminim: Yazmaya devam edeceğim. Çünkü her yazı, içimdeki sessiz çığlıkları bir nebze olsun duyulur kılıyor. Ve belki bir gün, bir yerlerde biri bu yazıyı okur, içinden "Ben de böyle hissediyorum." der. İşte o zaman, bu yazının tüm yorgunluğu anlam kazanır.
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?
Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:
kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci
Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 09/05/2026 17:36:30 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/22057
İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.