Bilinç Nedir?

Bu yazı, Nature isimli kaynaktan birebir çevrilmiştir. Çevirmen tarafından, metin içerisinde (varsa) açıkça belirtilen kısımlar haricinde, herhangi bir ekleme, çıkarma veya değişiklik yapılmamıştır. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

Bilim insanları uzun süredir filozofları uğraştıran bir gizemi açığa çıkarmaya başlıyor.

Bilinç, deneyimlediğiniz her şeydir. Kafanızdan atamadığınız o şarkıdır, çikolotalı musun tatlılığıdır, dişteki zonklayan ağrıdır, çocuğunuza duyduğunuz coşkun sevgidir ve tüm duyguların zaman içinde sona ereceğine dair o meşum bilgidir.

Bu deneyimlerin kökeni ve doğası bazen “kualia” olarak adlandırılır. (Ç.N. Kualia: Kişiye özel, bilinç içeren algı ve deneyimler. İlgili makalemiz için tıklayınız.) Kualia, antik dönemlerin ilk günlerinden günümüze kadar bir gizem olagelmiştir. Başta Tufts Üniversitesinden Daniel Dennett olmak üzere zihin konusuyla ilgilenen birçok modern analitik filozof, bilincin varlığının, anlamsız bir maddde evreni olduğuna inandıkları şeye karşı kabul edilemez bir hakaret, bilincin yokluğunun ise bir illüzyon olduğunu düşünürler.Yani onlara göre ya kualia diye bir şey mevcut değildir, ya da mevcut olsa bile asla bilim tarafından anlamlı bir şekilde incelenemez.

Eğer bu iddia doğru olsaydı, bu makale de çok kısa olurdu. Açıklamam gereken tek şey nasıl oluyor da siz ve ben dahil tüm insanların duygu sahibi olduğumuza bu kadar inandığımız olurdu. Ancak dişim apse yapsa, hissettiğim ağrının sadece benim hayalimde olan, gerçek olmayan bir şey olduğuna beni ikna etmeniz, ızdırabımı zerre azaltmazdı. Zihin-beden problemine verilen bu nafile çözümü çok doğru bulmuyorum, yani bunu geçiyorum.

Bilim insanlarının çoğu bilinci pek de sorgulamadan kabul eder ve bilincin, bilim tarafından tanımlanan nesnel dünya ile olan ilişkisini anlamaya çalışır. Yaklaşık otuz yıl önce Francis Crick ve ben, bilinçle ilgili felsefe tartışmalarını bir kenara bırakıp (ki bu tartışmalar ta Aristo’dan beri bilimle uğraşanları meşgul etmiştir) bunun yerine fiziksel belirtilerini araştırmaya karar verdik. Bilincin ortaya çıkmasını sağlayan, uyarıcılara karşı yüksek derecede duyarlı bu beyin parçasında ne var da bunu yapabiliyor? Bu sorunun yanıtını anladığımız zaman, daha temel bir problemi çözmeye bir adım daha yaklaşacağımızı umuyoruz.

Bizim araştırdığımız şey tam olarak, bilincin nöronal bağlantıları (BNB). BNB, herhangi bir bilinçli deneyim için yeterli olabilecek minimum nöronal mekanizmaların tamamı olarak tanımlanır. Örneğin dişinizin ağrıdığını deneyimlemeniz için beyinde ne olmalıdır? Sinir hücreleri büyülü bir frekansta falan mı titreşmelidir? “Bilinç nöronları” gibi özel bir şeyler mi aktive olmalıdır? Bu hücreler hangi beyin bölgelerinde yer almaktadır?

Bilincin Nöronal Bağlantıları

(Ç.N. Metnin devamındaki kavramlara dair açıklama ve daha fazla bilgi için ilgili yazımıza tıklayınız.)

BNB’yi tanımlarken kullandığımız “mimimum” ifadesi önemlidir. Çünkü zaten beynin bütünü anbean deneyim ürettiği için BNB olarak değerlendirilebilir. Ancak beyinde bilincin bulunduğu alan daha da sınırlandırılabilir. Örneğin omuriliği ele alalım. Omurilik, omurga içine yerleşmiş, yaklaşık bir milyar sinir hücresinden oluşan, esnek, boru şeklindeki iki karışlık sinir dokusudur. Eğer ense bölgesinden alınan bir travma sonucu omurilik tamamen zedelenirse, travma kurbanı kişinin kolları, bacakları ve gövdesi felç olur, bağırsaklarını ve idrar kesesini kontrol edemez, bedeninde bir şey hissedemez. Yine de bu şekildeki felçli bir kişi yaşamı, tüm çeşitliliği ile deneyimlemeye devam eder; görür, işitir, koklar, duyguları hisseder, hatırlar. Hem de yaşamını köklü biçimde değiştiren bu olayın öncesinden hiç farklı olmayacak şekilde...

Ya da serebellumu, yani beynin arkasında yer alan beyinciği ele alalım. Evrimsel açıdan beyin devrelerinin en eskilerinden birisi olan beyincik, motor kontrolde, bedenin duruşunda, yürüme şeklinde ve motor hareketlerin karmaşık silsilesinin akıcı şekilde yerine getirilmesinde görev alır. Piyano çalmak, klavyede yazı yazmak, buzda dans etmek ya da kaya tırmanışı yapmak gibi tüm aktiviteler beyincikle ilgilidir. Beyindeki en çarpıcı nöronlara, yani Purkinje hücrelerine sahiptir. Karmaşık elektrik devinimlerine sahiptir ve ince dallı ağaç görünümlü mercanlara benzer bir şekli vardır. Beyinciği oluşturan nöronlar yıldıza benzer granül hücrelerdir ve bu hücrelerin sayısı, beynin tüm kalan kısmındaki nöronların dört katı olacak şekilde 69 milyar civarındadır.

Peki eğer beyinciğin bir kısmı bir felç sonucu ya da bir cerrahın bıçağıyla kaybedilirse bilince ne olur? Çok az şey olur! Beyinciğinde araz olan hastalar birkaç konuda sıkıntı yaşar, örneğin piyano çalma hakimiyetinde azalma ya da klavyede yazma zorluğu gibi. Ancak bilinçlerinin hiçbir boyutunda eksiklik olmaz. İşitmelerinde, görmelerinde ve hislerinde bir sıkıntı olmaz, benlik duyumları yerindedir, geçmiş olayları hatırlarlar ve gelecekle ilgili planlarını yürütürler. Beyinciği olmadan doğmak bile bireyin bilinçli deneyimini dikkate değer ölçüde azaltmaz.

Bu muazzam beyincik düzeneğinin, öznel deneyimle bir ilgisi yoktur. Peki neden? Bu sorunun yanıtı, düzeneğin fazlasıyla özdeş ve paralel (birbirine paralel bağlanmış piller gibi) devrelerinde bulunabilir. Beyincik neredeyse tamamen ileri beslemeli bir devredir; bir dizi nöron diğerini besler, onlar da bir üçüncüsünü vb. Elektriksel aktivitenin ileri geri gitmesiyle oluşan karmaşık geribesleme çevrimleri yoktur (Birçok teorisyen, bilinçli algılamanın gelişebilmesi için gereken süre verildiğinde, beynin gözeneklerle dolu devrelerinde geribesleme çevrimleri olması gerektiğini düşünmektedir.). Üstelik beyincik fonksiyonel olarak yüzlerce, hatta daha fazla bağımsız bilgi işlem modülünü içerir. Bunlardan her biri farklı motor ve bilişsel sistemlerin hareketlerini kontrol ederken paralel işlev görür, girdi ve çıktıları örtüşmeyecek şekilde ayrışmıştır. Bilincin oluşması için zaruri özelliklerden biri olarak kabul edilen etkileşime çok nadir rastlanır.

Omurilikten ve beyincik çalışmalarından edinilen önemli bir ders de, bilincin “ışığının” herhangi bir nöral doku aktive olur olmaz ortaya çıkmadığıdır. Bunun için daha fazlası gerekmektedir. Bu ekstra faktör de meşhur serebral kortekste, yani gri maddeden oluşan beynin dış yüzeyinde bulunur. Serebral korteks, çok karmaşık şekilde birbiriyle bağlantılı, katmanlar halindeki sinir dokusundan oluşur. Büyük boy bir pizzanın boyutuna ve genişliğine sahiptir. Bu katmanlardan ikisi çok kıvrımlıdır ve yüzmilyonlarca tele benzer beyaz madde içeriğiyle kafatasının içine sıkışmıştır. Eldeki tüm kanıtlar, duyguların üretilmesinde neokortikal dokunun rolünü göstermektedir.

Bilincin yuvası arayışlarımızı daha da daraltabiliriz. Örneğin sağ ve sol göze farklı uyarıcıların verildiği deneyleri ele alalım. Diyelim ki sol gözünüzle sadece Donald Trump’ın bir fotoğrafını görüyorsunuz, sağ gözünüzle de sadece Hillary Clinton’ın. Bu durumda, Trump’ın ve Clinton’ın fotoğraflarının üst üste bindiği bir görüntü göreceğimizi düşünürüz. Gerçekte ise birkaç saniye boyunca Trump’ı görürsünüz, sonra o yok olup Clinton görünür, sonra da Clinton yok olup tekrar Trump görünür. Bu iki görüntü, sinirbilimcilerin binoküler rekabet dediği şey yüzünden sonsuza dek gidip gelecektir. Beyniniz muğlak bir girdi aldığı için karar veremez: Bu Trump mı, yoksa Clinton mı?

Eğer tam bu sırada beyin aktivitenizi kaydeden manyetik bir tarayıcının içinde uzanıyor olsanız, deneyi yürütenler posterior sıcak bölge olarak bilinen genişçe bir kortikal bölgenin aktif olduğunu görecektir. Bunlar gördüğümüz şeyi takip etmemizde en önemli rolü üstlenen, korteksin posterior kısmındaki parietal, oksipital ve temporal bölgelerdir. Tuhaf biçimde, gözlerimizden gelen bilgiyi alıp ileten birincil görsel korteks, deneğin gördüğü şeye dair bir işaret vermez. Benzer bir çalışma hiyerarşisi işitme ve dokunma için de geçerli görünmektedir: Birincil işitsel ve birincil somatik duyusal korteks bölümleri, işitsel ya da somatik duyusal deneyimin içeriğine doğrudan katkıda bulunmazlar. Bunun yerine katkıda bulunan, sürecin posterior sıcak bölgedeki bir sonraki aşamalarıdır. Bilinçli algılama bu bölgede doğar. Yukarıda verilen örnekteki Trump ya da Clinton’ın fotoğrafının algılanması gibi.

İki klinik kaynak, nedensel kanıtlar sunarak durumu daha da aydınlatır: Kortikal dokunun elektriksel uyarımı ve kaza ya da hastalık sonucu belirli bölgeleri yok olan hastalarla ilgili çalışmalar. Örneğin nörocerrahlar bir hastanın epileptik nöbetlerine yol açan bölgeyi ya da bir beyin tümörünü çıkarmadan önce yakınlarındaki kortikal bölgeyi doğrudan elektrotlarla uyararak fonksiyonlarının haritasını çıkarırlar. Posterior sıcak bölgeyi uyarmak, çok çeşitli duyumları ve duyguları tetikleyebilir. Örneğin bunlar; ışık patlamaları, geometrik şekiller, çarpık yüzler, işitsel ya da görsel halüsinasyonlar, bir aşinalık ya da gerçek dışılık hissi, belirli bir kolu ya da bacağı oynatma dürtüsü vb. olabilir. Korteksin önünü uyarmak ise farklı bir durumdur; neredeyse hiç doğrudan deneyime yol açmaz.

Konu ile ilgili bilgilerimizin ikinci kaynağı ise, 20. yüzyılın ilk yarısındaki nörolojik hastalardır. O dönemde cerrahlar bazen tümörleri çıkarmak ya da epileptik nöbetleri hafifletmek için, hastanın prefrontal korteksinin geniş bir şeridini kesip çıkarmak durumunda kalırdı. Dikkat çekici olan, bu hastalarda dikkate değer bir şey ortaya çıkmamasıdır. Frontal lobun bir parçasının olmaması, birtakım olumsuz etkilere yol açabiliyordu: Hastalar uygunsuz duygularını ya da eylemlerini engelleyememekteydiler ve bazı hareketlerinde bir yetersizlik geliştirmişlerdi, kendilerini tekrar tekrar belirli hareketleri yapmaktan ya da kelimeleri söylemekten alıkoyamıyorlardı. Ancak ameliyattan sonra kişilikleri ve IQ’ları iyileşmişti. Frontal dokunun çekilip çıkarılmasının bilinçli deneyimlerini hissedilir biçimde engellediğine dair hiçbir kanıt yoktu. Bu şekilde uzun yıllar boyunca yaşamlarını sürdürdüler. Bunun tam tersi olarak, posterior korteksin sıcak bölgelerinin bulunduğu kısımların ufak bir parçasının çıkarılması bile, bilinçli içerikteki tüm bir melekenin kaybıyla sonuçlanabilir; hastalar yüzleri tanımayabilir, hareketi, renkleri ya da mekânı göremeyebilir.

Yani anlaşıldığı kadarıyla görüntüler, sesler ve diğer duyumlarla ilgili deneyimlerimiz, posterior korteks içindeki bölgelerde üretilmektedir. Tüm bilinçli deneyimlerin kökeninin bu bölge olduğunu söyleyebiliriz. Öznel içeriğe doğrudan katkısı olmayan prefrontal korteksin büyük kısmıyla bu posterior bölgeler arasındaki ciddi fark nedir? Gerçek şu ki, bunu bilmiyoruz. Yine de heyecan verici güncel bir bulgu, sinirbilimcilerin cevaba yaklaştığına işaret ediyor.

Bilinçmetre

Normal fonksiyonlarını sürdüremeyen, işlevlerini kaybetmiş bireylerdeki bilincin varlığını güvenilir biçimde tespit edebilecek bir cihaza klinik ihtiyaç olmasına karşın, böyle bir cihaz henüz mevcut değildir. Örneğin ameliyat sırasında hastaları hareketsiz hale getirmek, kan basınçlarını sabitleştirmek, acıyı ve travmatik anıları önlemek için anestezi uygulanır. Ancak bu hedef maalesef her zaman gerçekleştirilemez. Her yıl yüzlerce hasta anestezi altında bir tür farkındalık yaşar.

Bir başka kategori de kazalardan, enfeksiyon ya da aşırı zehirlenmeden dolayı ciddi beyin hasarı olan hastalardır; bunlar uzun yıllar boyunca konuşamadan ya da sözel komutlara tepki gösteremeden yaşayabilirler. Bu insanların yaşamı deneyimlediklerini ispatlayabilmek, klinik bilimler için ciddi bir zorluktur. Uzay boşluğunda sürüklenen, görev kontrol biriminin kendisiyle iletişim kurma girişimlerini duyan bir astronot düşünün. Zarar görmüş telsizi sesini iletmediği için dünyaya göre o kaybolmuş durumda. İşte, zarar görmüş beyinleri yüzünden dünyayla iletişimleri kopmuş hastaların perişan durumu budur; mutlak bir yalnızlık hapishanesi.

2000’li yılların başlarında Madison’daki Wisconsin Üniversitesinden Giulio Tononi ile halen İtalya’daki Milan Üniversitesinde olan Marcello Massimini, bir insanın bilinçli olup olmadığını ortaya çıkarabilmek amacıyla zap-zip denilen bir tekniğe öncülük ettiler. Bu bilim insanları, kaplanmış bir tel bobini deneğin kafasına tutup “zapladılar”. Yani kafatasına, altında bulunan nöronlarda kısa süreli bir elektrik akımı oluşturacak şekilde yoğun bir manyetik enerji titreşimi gönderdiler. Nöronların mevcut durumunda bir sapma oluşturan bu titreşim, bağlantılı bölgelerdeki nöronların ortak hücrelerinde sırayla uyarılar ve ketlemeler meydana getirdi, bunlar da korteks boyunca tekrarlanıp, giderek azalıp yok olan aktiviteye yol açtı. Kafatasının dışına yerleştirilen bir elektroensefalogram (EEG) sensör ağı, bu elektrik sinyallerini kaydetti. Kafatasının altında bulunan, her biri beyindeki belirli bir bölgeye ait olan bu izler, belli bir süre içinde yayılarak bir film ortaya çıkardı.

Mesa Schumacher
Mesa Schumacher
Nature

Bu açıklayıcı kayıtlar tekrarlayıcı bir kalıp ya da tamamen rastgele değildi. Dikkate değer olan, bu ritimlerin belirip kaybolması ne kadar düzenliyse, beynin bilinçsiz olma olasılığının da o kadar yüksek olmasıydı. Araştırmacılar bu sezgilerini niceliksel olarak belirleyebilmek için, filmdeki veriyi “zip” denilen ve bilgisayar dosyalarında yaygın olarak kullanılan algoritmayla sıkıştırdılar. Zipleme, beynin tepkisinin ne kadar karmaşık olduğunu tahmin etmeyi sağlayabilecek bir sonuç verdi. Uyanık durumdaki gönüllülerin “düzensiz karmaşıklık indeksi” 0.31 ila 0.70 arası çıktı, derin uykudayken ya da anestezi altındayken ise 0.31’in altına indi. Massimini ve Tononi bu zap-zip ölçümünü beyni hasarlı, ancak tepki verebilen ve uyanık durumdaki 48 hasta üzerinde test ederek, bu yöntemin her bir vakada, bilincin varlığı için davranışsal bir kanıt sunduğunu buldular.

Daha sonra aynı ekip zap-zip tekniğini bilinci çok az yerinde olan ya da tamamen bitkisel hayatta olan 81 hastaya uyguladı. Çok az bilinçli olup refleksif olmayan kimi belirtiler gösteren grup için bu yöntem, 38 hastadan 36’sını doğru bir şekilde bilinçli olarak buldu. İki hastayı ise yanlış biçimde bilinçsiz olarak niteledi. Hasta odasındaki tüm iletişim kurma girişimlerinin başarısızlıkla sonuçlandığı bitkisel hayattaki 43 hastanın 34’ü bilinçsiz olarak nitelendirildi. 9’u ise bilinçsiz bulunmadı. Bu 9 hastanın beyni, bilinçli olan kontrol grubundakilerle benzer tepki vermişti. Bu da onların bilinçli olduğu, ancak yakınlarıyla iletişim kuramadıkları anlamına geliyordu.

Süregiden çalışmalar, nörolojik hastalar için zap-zip tekniğini standardize edip geliştirmenin yanı sıra tekniğin kullanımını psikiyatrik ve pediyatrik hastalara da genişletmeyi amaçlamaktadır. Bilim insanları herhangi bir deneyime yol açan nöral mekanizmaların tam olarak hangileri olduğunu önünde sonunda keşfedecekler. Bu bulgular önemli klinik yansımalara sahip olacak, hasta yakınları için bir umut ışığı olasılığı yaratacak. Yine de kimi temel sorulara yanıt veremeyecek. Neden bu nöronlar da, diğerleri değil? Neden özellikle bu frekans da, diğeri değil? Süregelen gizem aslında şu: Yüksek düzeyde organize olmuş aktif madde, bilinçli duyumun ortaya çıkmasına neden ve nasıl sebep oluyor? Nihayetinde beyin de diğer herhangi bir organ gibi, örneğin kalp ya da karaciğerle aynı fiziksel yasalara tabi. Onu farklı kılan nedir? Yüksek derecede uyarılabilen bir beyin maddesi yığını hangi biyofiziksel süreçler sonucunda gri cıvık bir kütleyi sıradan deneyimimizin özünü oluşturacak muhteşem çevresel seslere ve renk patlamasına çeviriyor?

Nihai olarak ihtiyacımız olan şey, belirli bir fiziksel sistemin (karmaşık nöron devreleri ya da silikon transistörler gibi) hangi koşullar altında deneyim oluşturacağını tatmin edici şekilde öngörebilecek, bilince dair bir bilimsel teori. Dahası, bu deneyimlerin niteliği nasıl oluyor da değişiyor? Berrak mavi bir gökyüzüyle kötü akort edilmiş keman gıcırtısı neden tamamen farklı hissettiriyor? Bu duyum farklılıklarının bir işlevi var mı, varsa nedir? Böyle bir teori, hangi sistemlerin bir şey deneyimleyebileceğine dair öngörülerde bulunmamızı sağlayacak. Elimizde test edilebilir öngörülere dair bir teori olmaksızın yapay bilinçten bahsetmek tamamen bizim sezgilerimize dayanacaktır, ancak bilim tarihi sezgilerimizin pek de güvenilir bir rehber olmadığını göstermiştir.

Bilinçle ilgili en popüler iki teorinin etrafında ateşli tartışmalar yaşanmaktadır. Bunlardan birisi psikolog Bernard J. Baars ile sinirbilimciler Stanislas Dehaene ve Jean-Pierre Changeux’ya ait olan genel nöronal çalışma alanı (GNÇA) teorisidir. Teorinin çıkış noktası, bir şeyin bilincinde olduğunuzda, beyinde birçok farklı noktada bu bilgiye erişim olduğu gözlemidir. Ancak eğer bilinçsiz hareket ediyorsanız, bu bilgi sadece, sürece özgü görev yapan belirli duyusal motor sistem bölgesinde bulunur. Örneğin klavyede hızlı yazarken bunu otomatik yaparsınız. Nasıl yaptığınızı sorarlarsa söyleyemezsiniz. Çünkü bu bilgiye bilinçli erişiminiz azdır ve bilgi, gözlerinizi hızlı parmak hareketlerine bağlayan beyin devreleri bölgesinde yer alır.

Temel Bir Teoriye Doğru

GNÇA’ya göre bilinç, belirli bir bilgi işleme türünden kaynaklanır. Özelleşmiş programların ortak kullanılan küçük bir bilgi havuzuna eriştiği, yapay zekanın ortaya çıkış günlerinden bu bilgi işleme türüne aşinayız. Bu “yazı tahtasına” yazılan her tür veri, bir grup tamamlayıcı süreç (kısa süreli bellek, dil, planlama modülü vb.) tarafından erişilebilir oluyordu. GNÇA’ya göre bu yazı tahtasındaki duyusal bilgi alınır ve çoklu bilişsel sistemlere genel olarak yayılır. Bunlar da veriyi konuşma, depolama, hatırlama ya da eyleme dönüştürme şeklinde işlerler ve böylece bilinç oluşur.

Yazı tahtasının sınırlı bir alanı olduğundan, herhangi bir anda sadece ufak bir bilginin farkında olabiliriz. Bu mesajları yayan nöron ağının frontal ve parietal loblarda yer aldığı tahmin edilmektedir. Bu kısmi veri ağ üzerinde yayılıp genel olarak erişilebilir olduğunda, bilgi bilinç haline gelir. Bir başka deyişle özne, onun farkında olur. Günümüzde makineler henüz bu türden sofistike bilinç seviyesine gelmemiştir, ancak geleceği günler uzak görünmemektedir. GNÇA’ya göre gelecekteki bilgisayarlar bilinçli olacaktır.

Tononi ve beni de kapsayan bir ekip olarak geliştirdiğimiz bütünleşik bilgi teorisi (BBT) çok farklı bir noktadan, deneyimin kendisinden yola çıkar. Her bir deneyimin belirli ana özellikleri vardır; içkindir, sadece “sahibi” olan bir özne için mevcuttur; yapılandırılmıştır (kahverengi bir köpek karşıya geçerken sarı bir taksi fren yapıyor); özgüldür, yani diğer deneyimlerden (belirli bir filmden kare gibi) ayrıdır. Dahası, birleşik ve kesindir. Sıcak ve güneşli bir günde bir parkta banka oturup oyun oynayan çocukları izlerken saçınıza vuran esinti ya da çocuğunuzun güldüğünü duymanızdan aldığınız haz gibi deneyim bölümlerini birbirinden ayıramazsınız; deneyimin kendisini kesintiye uğratmadan parçalarına ayırmanız mümkün değildir.

Tononi’nin varsayımına göre, yapısı bir dizi sebep-sonuç ilişkisini kodlayan her kompleks ve karşılıklı bağlantılı mekanizmada bu özellikler mevcuttur, öyleyse bu tür mekanizmalar belirli bir bilinç seviyesine sahiptir. Sanki içeriden gelen bir his gibidir. Ancak eğer beyincikte olduğu gibi mekanizma bütünlük içermiyor ve kompleks değilse, hiçbir şeyin farkına varmaz. BBT’ye göre bilinç -beyin gibi- kompleks mekanizmalarla ilişkili içsel nedensel güçtür.

BBT’nin, altta yatan karşılıklı bağlantılı yapının karmaşıklığından çıkardığı sonuca göre, negatif olmayan bir rakam olan Φ (fay okunur) bu bilincin derecesini gösterir. Eğer Φ sıfır ise, sistem kendisi olduğunu hissedemez. Tam tersi olarak da bu rakam büyüdükçe sistemin sahip olduğu içsel nedensel güç de o kadar büyüktür ve o kadar bilinçli demektir. Devasa ve yüksek düzeyde özelleşmiş bağlantıları olan beynin Φ değeri çok yüksektir, bu da çok yüksek bir bilinç düzeyi anlamına gelir. BBT bazı gözlemleri, örneğin beyinciğin neden bilince katkısının olmadığını ve zap-zip ölçümünün nasıl işe yaradığını açıklar (Elbette unutulmamalıdır ki bu ölçüm, Φ değeri için çok kabaca bir tahmin verir.).

BBT aynı zamanda insan beyninin dijital bilgisayarda çalıştırılan gelişmiş bir simülasyonunun –insan konuşmasından ayırt edilemeyecek derecede konuşabilse bile- bilinçli olamayacağını öngörür. Bir kara deliğin muazzam yerçekim kuvvetinin astrofiziksel kodlamayla simülasyonu nasıl ki gerçekten de bilgisayarın etrafındaki uzayzamanı bükemezse, bilinç programı da asla bilinçli bir bilgisayar yaratmayacaktır. Bilinç kodlanamaz: O sistemin yapısında yerleşik olmalıdır.

Önümüzde iki güçlük bulunmaktadır. Bunlardan birisi, bilincin nöronal ayakizlerini daha da keşfetmek amacıyla, beyni oluşturan birbirinden çok farklı nöronlardan meydana gelmiş devasa kümeyi gözlemlemek ve incelemek için, giderek gelişmekte olan hassas aletlerin bizlere verdiği imkanları kullanmak. Bu çaba, merkezi sinir sisteminin olağanüstü karmaşıklığı düşünüldüğünde onlarca yıl alacaktır. Diğeri ise mevcut iki ana teoriyi doğrulamak ya da yanlışlamak. Ya da belki, bu ikisinin parçalarından daha iyi bir teori inşa ederek varlığımızın merkezi gizemini tatmin edici şekilde açıklamak: 1.5 kilogramdan hafif ve hamur kıvamındaki bir organ nasıl oluyor da yaşam hissini açığa çıkarıyor?

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  • Çeviri Kaynağı: Nature
  • Ana Görsel Kaynağı: Chris Gash
  • Christof Koch. What Is Consciousness?. (2018, Mayıs 09). Alındığı Tarih: 01 Ağustos 2018. Alındığı Yer: Nature

Fizikte Dualitenin Anlamı Üzerine

Günde Sadece 6 Saat Uyku, Hiç Uyumamak Kadar Kötü!

Çevirmen

Fatih Birinci

Fatih Birinci

Çevirmen

Farklı zamanlarda ve bölümlerde Koç, 19 Mayıs, ODTÜ ve Uludağ Üniversitesi’nde eğitim almıştır. Favori alanı psikolojidir. Evrimi gerçekten anlayıp da dünyası sarsılmayan insanları anlamamaktadır.

Katkı Sağlayanlar

Şule Ölez
Şule Ölez
2. Editör
Konuyla Alakalı İçerikler
  • Anasayfa
  • Gece Modu

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim