Beynini Hackleyen ve Neredeyse Aklını Kaybeden Nörolog

Bu yazının içerik özgünlüğü henüz kategorize edilmemiştir. Eğer merak ediyorsanız ve/veya belirtilmesini istiyorsanız, gözden geçirmemiz ve içerik özgünlüğünü belirlememiz için [email protected] üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

Beyin cerrahisi 21 Haziran 2014 tarihinde öğleden sonra başlayıp bir sonraki gün Karayip Şafaköncesi’ne (Ç.N. Bir festival günü) kadar uzamıştı. Öğleden sonra anestezinin etkisi geçince beyin cerrahı içeri girdi, metal çerçeveli gözlüğünü çıkardı, incelemesi için bandajlar içindeki hastasının önünde tuttu. “Bunun adı ne?” diye sordu.

Phil Kennedy kısa bir süre gözlüğe baktı. Sonra bakışları önce tavana, sonra televizyona döndü. Bir süre “G… gü…gü…güö”, diye kekeledi. “…Güöö…güöö…göö”.

Cerrah Joel Cervantes sakin görünmek için elinden gelenin en iyisini yaparak, “Sorun yok, acele etme” dedi. Kennedy tekrar yanıtlamaya çalıştı. Sanki beynini çalışmaya zorluyor gibiydi, genzi yanan birisinin bir şey yutmaya çalışması gibi.

Bu arada cerrahın zihni aynı tedirgin düşünceyi yineliyordu: “Bunu yapmamalıydım”.

Kennedy bir kalem alıp bir mesaj yazmaya girişti, ancak sayfadaki sadece, rastgele harflerden oluşan bir karalamaydı. Powton, “Beynine kalıcı hasar verdiğimizi düşündüm” diyor.

Kennedy birkaç gün önce Belize Şehri’ndeki havaalanına vardığında zihni berrak ve keskindi, 66 yaşındaydı, bir TV programı doktorunun ciddi ve otoriter yakışıklılığına sahipti. Hiçbir sorunu yoktu, Cervantes’in kafatasını açmasını gerektiren hiçbir cerrahi gereksinimi mevcut değildi. Buna karşın Kennedy beyin ameliyatı istemişti ve bunun yapılması için 30.000$ ödemeye razıydı.

Kennedy’nin kendisi de bir zamanlar ünlü bir nörologdu. 1990’ların sonlarında, felçli bir adamın beynine birkaç elektrot kablosu yerleştirip, LIS hastası (Ç.N. LIS: Locked-in Syndrome. ‘Yalancı koma’ olarak da bilinir. Hasta bilinçlidir ancak konuşmasını ya da hareketini kontrol edemez.) bu insanı, zihniyle bir bilgisayar fare işaretçisini kontrol etmesi için eğitmişti. Kennedy bu hastasını dünyanın “ilk sayborg”u olarak adlandırmıştı. Basın da bu olayı, bir insanın bilgisayar arayüzü vasıtasıyla iletişim kurmasının ilk örneği olarak manşetlere taşımıştı. Kennedy hayatını, daha fazla ve daha iyi sayborglar geliştirmeye ve bir insanın düşüncelerini tamamen dijital hale getirme hayaline adadı.

Tarih 2014 yazıydı ve Kennedy, projesini ilerletmenin tek yolunun onu kişiselleştirmesi olduğuna karar vermişti. Bir sonraki büyük buluşu için sağlıklı bir insan zihnine müdahale edecekti. Kendisininkine.

Bu nedenden dolayı Kennedy’nin Belize’ye yolculuğu, ameliyat amaçlıydı. Yerel bir portakal çiftçisi ve eski gece kulübü sahibi olan Paul Powton, Kennedy’nin ameliyatı için gereken şeyleri hazırladı. Belize’nin ilk yerli beyin cerrahı olan Cervantes de bistürisini eline aldı. Powton ve Cervantes, kronik ağrı ve omurilik bozukluklarını tedavi eden, aynı zamanda bugünlerde abdomineplasti, burun estetiği, erkeklerde meme küçültme ve diğer türden tıbbi geliştirmelerle ilgilenen bir medikal turizm kliniği olan Yaşam Kalitesi Ameliyatı’nın kurucularıydı.

Kennedy’nin Cervantes’e gerçekleştirmesi için ödeme yaptığı prosedür –yani bir dizi cam ve altın kablodan oluşan elektrotları kendi beyin yüzeyinin altına yerleştirmesi- başta iyi gidiyor gibi görünüyordu. Ameliyat sırasında çok kanama olmamıştı. Ancak ameliyattan sonra kendine gelmesinde sorunlar baş göstermişti. İkinci günde Kennedy kendi yatağında otururken bir anda, dişleri birbirine vurup sürtünmeye, ellerinden birisi de titremeye başladı. Powton, nöbet yüzünden Kennedy’nin dişlerinin kırılacağından korktu.

Sürekli dil sorunları baş gösterdi. “Artık mantıklı konuşmuyordu” diyordu Powton. “Sürekli özür diliyordu, ‘Pardon, pardon’, çünkü başka hiçbir şey söyleyemiyordu”. Kennedy hâlâ heceleri ve birkaç ilgisiz kelimeyi söyleyebiliyordu, ancak bunları birleştirip ifadelere ve cümlelere çevirecek yapıştırıcıyı kaybetmiş gibiydi. Kennedy eline bir kalem alıp bir mesaj yazmaya çalıştığında, sayfanın üzerinde rastgele karalanmış harflerden başka bir şey ortaya çıkmıyordu.

Başlangıçta Powton, Kennedy’nin bilime -kendi söylemiyle Indiana Jones tarzı- yaklaşımından etkilenmişti: Belize’ye gelmiş, bilimsel araştırmanın standart kurallarını alaşağı etmiş, kendi zihniyle kumar oynamıştı. Ancak şu anda karşımızda, görünüşe göre LIS’li bir hasta olmuştu. Powton, “Onda ömür boyu kalıcı hasar bıraktığımızı düşündüm” diyor. “Eyvah!” dedim kendi kendime, “Biz ne yaptık?”

Elbette ki İrlanda kökenli Amerikalı doktor, riskleri Powton ve Cervantes’ten çok daha iyi biliyordu. Ne de olsa bu cam-altın elektrotları Kennedy icat etmiş ve yarım düzineden fazla insanda bunların implantasyonunu kendisi denetlemişti. Yani buradaki mesele, Powton ve Cervantes’in Kennedy’ye ne yaptıkları değil, Phil Kennedy’nin kendisine ne yaptığıydı.

Bilgisayarlar mevcut olduğu sürece, onları zihinlerimizle kontrol etmenin bir yolunu bulmaya çalışan insanlar da oldu. 1963 yılında Oxford Üniversitesi’nden bir bilim insanı, basit bir slayt projektörünü insan beyin dalgalarını kullanarak kontrol etmenin bir yolunu bulduklarını bildirdi. Neredeyse aynı zamanlarda, Yale Üniversitesi’ndeki İspanyol bir sinirbilimci olan José Delgado, İspanya’nın Kordoba şehrinde bir arenada yaptığı muhteşem bir gösteri ile manşetlere oturdu. Delgado, kendisinin uyalıcı (Ç.N. “stimoceiver”: Uyaran ve alıcı kelimelerinin kesilerek birleştirilmesiyle oluşturulmuş bir kelime) adını verdiği, radyo dalgalarıyla yönetilen bir beyin implantı icat etmişti. Bu cihaz, nöral sinyalleri toplayabiliyor ve kortekse ufak dalgalar gönderebiliyordu. Delgado arenaya adım attığında, boğayı kendisine saldırmaya kışkırtmak için kırmızı bir pelerin çıkardı. Hayvan kendisine yaklaştığında Delgado radyo alıcısındaki iki düğmeye bastı. İlk düğme, boğanın beyninde caudate nucleus’u tetikledi ve hayvanı yavaşlatıp durdurdu, ikincisi ise hayvanı geri döndürüp bir duvara doğru koşturttu.

Delgado, elektrotlarını doğrudan insan düşüncelerine müdahale etmek için kullanmanın, yani onları okumanın, düzenlemenin, geliştirmenin hayalini kuruyordu. 1970 yılında implantlarını zihinsel bozukluklara sahip insan denekler üzerinde denedikten sonra New York Times gazetesine verdiği demeçte şunları söylüyordu: “İnsan ırkı, evrimsel bir dönüm noktasında. Kendi zihinsel fonksiyonlarımızı inşa etme gücüne sahip olmamıza ramak kaldı. Buradaki asıl husus, ne türden insanlar inşa etmek istediğimiz”.

Kennedy’nin icadı ise, beyni elekrotların içine almak şeklindeydi.

Beklenebileceği üzere, Delgado’nun çalışmaları bazı insanları huzursuz etti. Takip eden yıllarda ilgili çalışmaları giderek azaldı, tartışmalar yakasını bırakmadı, araştırma fonu bulamadı, ayrıca Delgado’nun düşündüğü gibi basit iletken tellerle kolayca manipüle edilemeyen beynin kompleks yapısıyla da başa çıkamadı.

Bu sırada, tüm insan uygarlığını nöronlarla kontrol etmekten ziyade, beynin sinyallerini çözmek gibi daha mütevazı amaçları olan bilim insanları, laboratuvar hayvanlarının kafalarına teller yerleştirmeye devam ettiler. 1980’lerde sinirbilimciler, hasta insanların beyinleriyle kontrol edebilecekleri protezleri geliştirmeye yönelik ilk önemli adım olarak görülen önemli bir bulguya ulaştılar: Bir maymunun motor korteksindeki bir grup hücreden gelen sinyalleri kaydetmek için bir implant kullanıp, bu sinyallerin ateşlenmelerinin ortalamasını aldıklarında hayvanın kolunu ya da bacağını nereye doğru hareket ettireceğini öngörebiliyordunuz.

Ancak bu türden araştırmalarda sıklıkla kullanılan geleneksel beyin elektrot implantlarının önemli bir sakıncası mevcuttu: Topladıkları sinyallerin tutarsız olması şeklinde kötü bir şöhretleri vardı. Beyin jöle kıvamında bir ortam olduğundan, hücreler kayıt altında olduklarında bazen yerlerinden kayıp gidiyorlardı, bazen de sivri bir metal parçasıyla temasları yüzünden travmaya uğrayıp ölüyorlardı. Önünde sonunda elektrotlar yaralanmış dokuyla çevreleniyor ve sinyalleri tamamen kayboluyordu.

Phil Kennedy’nin icadı (kendisinin sinirbilimdeki kariyerinin dönüm noktası olacak ve sonunda onu Belize’deki bir ameliyat masasına düşürecek olan icadı), bu basit biyomühendislik sorununu çözmeye çalışarak ortaya çıktı. Planı, beyni elektrotların içine çekerek elektrodun güvenli bir şekilde beynin içinde yerleşmesini sağlamaktı. Bunu yapabilmek için, içi boş cam bir koninin içinde, teflon kaplı bazı altın kabloların uçlarını birbirine yapıştırdı. Aynı ufak alana, hayati derecede öneme sahip başka bir bileşen daha soktu: Bir siyatik siniri. Bu minik biyomadde, yakınındaki nöral dokuyu aşılayacak, lokal hücrelerden mikroskobik kollar çıkararak koninin içine fora edecekti. Kennedy, kortekse hoyratça çıplak bir teli batırmak yerine, sinir hücrelerini tatlılıkla, tüyümsü yapılarını büyüterek implantın çevresini örmeye ikna ediyordu; tıpkı bir çardağı ele geçirip kaplayan sarmaşık gibi. (İnsan deneklerle çalıştığında, siyatik sinirler yerine, nöral gelişmeyi artırdığı bilinen bir kimyasal kokteyl kullanıyordu.)

Cam koni dizaynı, inanılmaz bir fayda sağlamışa benziyordu. Artık araştırmacılar, kablolarını uzun süreler boyunca doğal ortamda bırakabileceklerdi. Laboratuvarlarda tek bir oturum boyunca beyin aktivitesiyle ilgili elde edebilecekleri cüzi bilgiler yerine, beynin ömür boyu süren elektriksel konserine uyum sağlayabileceklerdi.

Kennedy, icadını nörotrofik elektrot olarak adlandırdı. İcadından hemen sonra Georgia Tech’teki akademik eğitimini bıraktı ve Nöral Sinyaller isminde bir biyotek şirketi kurdu. Yıllarca hayvanlarla yapılan deneylerden sonra 1996’da Nöral Sinyaller, konuşmak ya da hareket etmek için başka hiçbir şansı kalmamış hastalara Kennedy’nin koni elektrotlarını yerleştirmek için muhtemel bir cankurtaran olarak FDA’dan (Ç.N. Food and Drug Administration – ABD’de ilaçlar ve tedavi yöntemlerine resmi sertifika ve onay veren kurum) onay aldı. 1998 yılında Kennedy ile tıbbi işbirlikçisi olan Emory Üniversitesi beyin cerrahı Roy Bakay, ikiliyi bilimsel alanda ünlü yapacak olan hasta ile çalışmaya koyuldular.

Johnny Ray, beyin kökünden felç geçirmiş 52 yaşında bir alçıpan müteahhiti ve Vietnam gazisiydi. Bu felç onu suni solunum cihazına ve yatağa mahkûm etmişti, yüzündeki ve omzundaki ufak seğirmeler hariç felçliydi. Basit sorulara, “evet” için iki kez, “hayır” için bir kez göz kırparak yanıt verebiliyordu.

Ray’in beyninin sinyallerini kaslarına ulaştırabilecek hiçbir imkânı olmadığı için, Kennedy onun iletişim kurmasına yardımcı olmak amacıyla Ray’in kafasına kablolar bağladı. Kennedy ve Bakay, Ray’in basit iradi hareketlerinden sorumlu doku parçası olan birincil motor korteksine elektrotlar yerleştirdiler. (Yerleştirecekleri mükemmel noktayı bulmak için önce Ray’i bir MRI makinesine koydular ve ondan elini hareket ettirmesini istediler. Daha sonra da, fMRI taramalarında en fazla ateşlenen bölgeye implantı yerleştirdiler.) Koniler yerlerine yerleştirildikten sonra Kennedy, Ray’in kafa derisinin hemen altında, kafatasının üzerindeki bölgeye koyduğu radyo transmiter (Ç.N. Sinyal alıcı – verici cihaz) ile konilerin bağlantılarını gerçekleştirdi.

Haftada üç gün Ray ile çalışan Kennedy, onun motor korteksinden gelen dalgaları dekode ederek (çözümleyerek) harekete çevirmeye çalıştı. Zamanla Ray, sadece düşünerek, implantından kaynaklanan sinyalleri düzenlemeyi öğrendi. Kennedy onu bir bilgisayara bağladığında, -sadece soldan sağa bir doğru üzerinde bile olsa - ekrandaki bir fare işaretçisini kontrol edebiliyordu. Sonra da, omzunu seğirterek bir fare tıklatmasını gerçekleştirebiliyordu. Bu düzenekle Ray ekrandaki bir klavye görüntüsü ile harfleri seçip, çok yavaş bir şekilde kelimeleri söyleyebilmeye başladı.

Ekim 1998’deki beyin cerrahlarına yaptığı bir konuşmada Bakay bu olaydan “İşte bu, muhteşem bir yeni teknoloji, sanki Star Wars filminden fırlamış gibi” diye bahsetti. Birkaç hafta sonra Kennedy sonuçlarını, Sinirbilim Topluluğu’nun yıllık konferansında sundu. Bu da, ülke ve dünya çapındaki tüm gazetelere Johnny Ray’in Muhteşem Hikâyesi’ni taşıdı: “Eskinin LIS hastası, şimdi zihniyle yazıyor”. O yılın aralık ayında Bakay ve Kennedy, Good Morning America’nın konuğu oldular. Ocak 1999’da The Washington Post gazetesinde deneyleriyle ilgili bir köşe yazısı yazıldı. Yazı şöyle başlıyordu “Doktor ve kâşif Philip R. Kennedy’nin, felçli bir adama düşünceleriyle bilgisayar kullandırttığı bu hastane odasında, tarihi bir an meydana geldi, Kennedy yeni Alexander Graham Bell olabilir”.

Johnny Ray ile kazandığı bu başarının ardından Kennedy, sanki büyük bir şeyin eşiğinde gibi görünüyordu. Ancak Bakay ile birlikte iki tane daha LIS hastasına 1999 ve 2002 yıllarında beyin implantı yerleştirmeleri, projelerini ileri götürmedi. (Bir hastanın ameliyat kesiği kapanmadı ve implant çıkarılmak zorunda kalındı; diğer hastanın ise hastalığı o kadar hızlı ilerledi ki Kennedy’nin nöral kayıtları kullanışsız hale geldi.) Ray de, 2002 sonbaharında beyin anevrizması yüzünden öldü.

Bu arada diğer laboratuvarlar da beyin tarafından kontrol edilen protezler konusunda ilerleme gösteriyorlardı, fakat farklı teknikler kullanıyorlardı; genelde ufak, milimetrekareler boyutunda, beynin içine doğru giren düzinelerce çıplak kabloya sahip cihazlar. Bu şekildeki ufak nöral implantlar alanında bir format savaşı yaşanıyordu. Kennedy’nin cam-koni elektrotları ise giderek daha çok Betamax video kasetine benziyordu: Kullanışlı ve ümit vaat eden, ancak tutunamayan bir teknoloji. 

Kennedy’i diğer beyin-bilgisayar arayüzü sahasında çalışan bilim insanlarından ayıran tek şey kullandığı donanım değildi. Birçok meslektaşı, nöral olarak kontrol edilen protezler arasında tek bir türe odaklanmıştı: Bir hastanın (ya da yaralı bir gazinin) protez organları kullanmasına yardım eden, Pentagon’un da Darpa’yı ilgili çalışmalarında maddi olarak desteklediği bir implant türü. 2003 yılında Arizona Eyalet Üniversitesi’ndeki bir laboratuvarda, bir maymunun beynine bir dizi implant yerleştirmiş, bu şekilde maymunun zihniyle kontrol ettiği robotik bir kol yardımıyla bir dilim portakalı ağzına götürmesi sağlanmıştı. Birkaç yıl sonra Brown Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, iki felçli hastanın bir şişeden bir yudum kahve alabilmelerini sağlayan hassasiyet derecesinde robot kolları kontrol etmeyi öğrendiklerini bildirdi.

Ancak Kennedy, robotik kollardan çok insan sesleriyle ilgiliydi. Ray’in zihinsel fare işaretçisi çalışmaları ona, -her ne kadar dakikada üç karakter gibi kağnı yavaşlığında olsa da- LIS hastalarının düşüncelerini bir bilgisayar vasıtasıyla paylaşabileceğini göstermişti. Peki ya Kennedy sağlıklı bir insanın konuşması gibi akıcı şekilde çalışabilen bir beyin-bilgisayar arayüzü yapabilseydi?

Bu anlamda, birçok açıdan Kennedy’nin uğraşı çok daha zordu. İnsan konuşması, bir kolun ya da bacağın hareketinden çok çok daha karmaşıktır çünkü 100’den fazla sayıda farklı kasın kordinasyonuyla oluşmaktadır. Bize basit bir eylem gibi gelen kelime oluşturma diyafram, dil, dudaklar gibi farklı noktalarda 100’den fazla kasın büzülmesini ve gevşemesini gerektirir. Kennedy’nin hayal ettiği türden işlevsel bir konuşma protezini yapabilmek için bir bilim insanı, bir avuç elektrotu kullanarak konuşma dilinin detaylı düzenlemesinin okunmasını sağlayabilecek bir yol bulmalıydı.

Böylelikle Kennedy 2004 yılında, üzerinde çalıştığı son LIS hastası olan Erik Ramsey ile yeni bir şey denedi. Ramsey bir araba kazasından sonra Johnny Ray’inki gibi beyin kökü felci geçirmişti. Bu sefer Kennedy ve Bakay koni elektrotları, kolları ve elleri kontrol eden ilgili motor korteks bölgesine yerleştirmediler. Kabloları serebrumun kenarlarından aşağı bandana gibi sarkan ince beyin dokusu boyunca ittiler. Bu bölgenin altında, dudakların ve çenenin kaslarına, dile ve gırtlağa sinyaller gönderen nöron bölümleri yer alır. Ramsey’in implantı buraya, 6 milimetre derinliğe yerleştirildi.

Kennedy bu cihazı kullanarak, Ramsey’e bir sentezleyici yoluyla basit sesli harfleri oluşturabilmeyi öğretti. Ancak Kennedy’nin, Ramsey’in nasıl hissettiğini ya da kafasında tam olarak ne olduğunu bilmesinin imkânı yoktu. Ramsey, gözlerini aşağı ya da yukarı oynatarak evet-hayır sorularına yanıt veriyordu, ancak gözlerinde bir sorun olduğu için bu yöntem ağır aksak gidiyordu. Kennedy’nin bu konuşma deneylerini doğrulayabilecek bir yolu da yoktu. Ramsey’den bazı kelimeleri düşünmesini istediğinde onun beyninden gelen sinyalleri kaydediyordu. Ancak doğal olarak, Ramsey’in kafasının içinde dönen ve gerçekten “söylediği” şeyleri bilmesinin imkânı yoktu.

Ramsey’in sağlığı da, kafasındaki implantlardaki elektronik devreler de kötüye gitti. Yıllar geçtikçe Kennedy’nin araştırma programı da iyiye gitmedi: Bağışlar yenilenmedi, mühendislerini ve laboratuvar teknisyenlerini işten çıkarmak zorunda kaldı, partneri Bakay öldü. Artık Kennedy yalnız çalışıyordu ya da geçici olarak yardım alıyordu. (Mesai saatlerinde nöroloji kliniğinde hasta tedavi etmeye hala devam ediyordu.) Bir başka hasta –ideal olarak en azından başlangıçta konuşabilen bir hasta - daha bulabilirse, başka bir önemli icat yapabileceğinden emindi. İmplantını ALS gibi nörodejeneratif (Ç.N. Sinir hücrelerinin ilerleyici kaybıyla ve dolayısıyla fonksiyonların yitimiyle devam eden) bir hastalığın erken dönemlerindeki bir hasta üzerinde test ederek, kişinin henüz konuşabildiği zamanlardaki nöronlarından da kayıt alabilirdi. Bu şekilde her bir ses ve nöral işaret arasındaki uygunluğu da anlayabilirdi. Beyin aktivitesini dekode edebilmesi için konuşma protezinin algoritmasını düzenleyecek zamanı da olurdu.

Ancak Kennedy ALS hastasını bulamadan, FDA onun implantlarından onayını geri çekti. Yeni koydukları kurala göre Kennedy elektrotlarının güvenli ve steril olduğunu göstermediği müddetçe, onları insan denekler üzerinde kullanması yasaklanmıştı. Ancak bunu gösterebilmesi için de gereken finansal desteğe sahip değildi.

Ancak Kennedy azmini yitirmedi, bilakis daha da kuvvetlendi. 2012 sonbaharında, 2051 adında bir bilim kurgu romanı yayınladı. Romanda, kendine benzer Alpha isimli İrlanda doğumlu bir nöral elektrot öncüsünden bahsediliyordu. Alpha 107 yaşında, kendi ürettiği teknolojinin üst düzey bir örneği olarak, 60 santimetrelik bir yaşam destek robotunun içine bağlanmış bir beyin halindeydi. Roman, Kennedy’nin gerçek hayallerinin bir dışavurumu gibiydi: Onun elektrotları sadece LIS hastalarının iletişim kurmasına yardım edebilecek bir alet olmayacaktı, aynı zamanda insanların metal kafatasları içinde yaşadığı gelişmiş ve sibernetik bir geleceğin de itici motoru olacaktı.

Kennedy romanını yayınladığında bir sonraki hamlesinin ne olacağını biliyordu. Bir hastanın içine tarihin ilk beyin-makine iletişim arayüzü implantını yerleştirerek ünlü olmuş bu adam, bir kez daha kendisinden önce hiç kimsenin yapmadığı bir şeyi yapacaktı. Başka seçeneği yoktu. “Artık ne olacaksa olsun” diye düşündü. “Kendi üzerimde uygulayacağım”.

Belize’deki ameliyattan birkaç gün sonra Powton, Kennedy’nin nekahat dönemini geçirdiği misafir evine, Karayipler’den bir blok ötedeki parlak beyaz bir villaya günlük ziyaretlerinden birini yaptı. Kennedy’nin iyileşme süreci iyi gitmiyordu: Ne kadar konuşmaya çalışırsa, konuşması o kadar çok tutukluk yapıyordu. Artık ABD’den hiç kimsenin gelip de onu doktoru Powton ve Cervantes’in ellerinden almayacağı da belli olmuştu. Powton Kennedy’nin nişanlısını arayıp kompikasyonlarından bahsettiğinde, kadın çok fazla duygulanım göstermemişti. “Onu vazgeçirmeye çalıştım ama beni dinlemedi” demişti.

Ancak bu seferki ziyaretinde bir şeyler iyiye doğru gitmeye başlamıştı. Sıcak bir gündü, Powton Kennedy’ye limon suyu getirmişti. İki adam birlikte bahçeye çıktıklarında Kennedy başını eğerek, içeceğinden bir yudum aldıktan hemen sonra kolayca ve halinden memnun bir biçimde iç çekerek “İyi geldi” dedi. 

Phil Kennedy 2014 yılında, beynine birkaç elektrot yerleştirip kafa derisinin altına bir dizi elektronik bileşen koyması için Belize’de bir beyin cerrahını tuttu. Kennedy, Belize’ye gitmeden önce bu sistemi, aylar süren bir dizi deney boyunca kendi beyin sinyallerini kaydetmek için kullanmıştı. Hedefi, insan konuşmasının nöral kodunu kırmaktı.

 

Kendini İnsan Denek Olarak Kullanan Araştırmacı

Kennedy bu süreçten sonra hâlâ söylemek istediği şeyler için kelime bulmakta zorlanıyordu. Örneğin bir kurşun kaleme bakıp tükenmez kalem diyordu, ancak konuşma akıcılığı gelişmişti. Cervantes hastasının normalleşme sürecinin yarısını tamamladığını hissettiğinde, onun evine dönmesine izin verdi. Kennedy’nin hayatı boyunca hasarlı kalacağı yönündeki ilk korkuları asılsız çıktı; hastasını kısa bir süre LIS’li hale getiren dil kaybı, sadece ameliyat sonrası beyin ödeminden kaynaklanan bir semptomdu. Bu kontrol altına alındığında, durumu da iyi olacaktı.

Kaynak: Francesco Muzzi

Kaynak: Francesco Muzzi

 

Birkaç gün sonra Kennedy ofisine geri dönüp hasta kabul etmeye başladığında Orta Amerika’daki macerasından geriye kalan en bariz belirti arada bir kendini gösteren telaffuz sorunları ve bazen rengârenk bir Beliz bandanası altına gizlediği traşlı ve bandajlı kafa görüntüsüydü. Sonraki birkaç ay boyunca Kennedy nöbet önleyici ilaçlar aldı ve kafatası içindeki üç koni elektrotun içinde nöronlarının gelişmesini bekledi.

Sonra aynı yılın Ekim ayı içinde Kennedy ikinci bir ameliyat için Belize’ye uçtu. Bu seferki amacı, beyninden dışarı çıkan kablolara bir güç bobini ve radyo alıcısı bağlatmaktı. Ameliyat iyi geçti, ancak Powton ve Cervantes, Kennedy’nin kafa derisinin altına yerleştirilmelerini istediği bileşenler konusunda afallamışlardı. Powton bu konuda, “Ne kadar büyük olduklarını görünce çok şaşırdım” demişti. Elektronik cihazların hantal ve retro bir görünümü vardı. Boş zamanlarında dronlar ile uğraşan Powton, bir insanın nasıl olup da böyle antika görünüşlü alet edevatı kafasına bağlatmak istediğini anlamamıştı. Powton, “Allahaşkına, senin mikroelektronik denilen şeylerden hiç mi haberin yok?” demek istediğini belirtiyor.

Kennedy Belize’den evine ikinci dönüşünden hemen sonra, kendi üzerinde uyguladığı bu büyük deneyin veri toplama safhasına girişti. Şükran Günü’nden bir önceki hafta laboratuvarına girerek manyetik bir güç bobiniyle kafasındaki alıcıyı eşleştirdi. Daha sonra farklı ifadeleri kendi kendine söylerken beyin aktivitelerini kaydetmeye başladı. Örneğin “Sanırım hayvanat bahçesini çok eğlenceli buluyor” ya da “Mesleğinden aldığı doyum, bir çocuğu hayret ettiriyor” gibi. Aynı zamanda bir düğmeye basarak da kelimelerini nöral izleriyle eşleştiriyordu, tıpkı bir film yapımcısının görüntüyü ve sesi senkronize etmek için kullandığı film çekim tahtası gibi.

Takip eden yedi hafta boyunca günlerinin çoğunu sabah 8’den öğleden sonra 3.30’a kadar hasta alarak, işten sonraki akşamlarını ise kendisine dizi dizi testler uygulayarak geçiriyordu. Laboratuvar notlarında, sanki kendini anonimleştirmek istiyor gibi Denek PK olarak listelemişti. Notları, Şükran Günü’nde ve Yılbaşı’nda bile laboratuvarında çalıştığını gösteriyordu.

Deney onun istediği kadar uzun sürmedi. Elektronik cihazların oluşturduğu kabarık yığının üzerinde, kafa derisinde yer alan ameliyat kesiği asla tamamen kapanmadı. Kafasındaki implantı sadece toplam 88 gün boyunca tuttuktan sonra tekrar bıçak altına yattı. Ancak bu sefer Belize’ye gitmeye gerek görmedi: Sağlığını koruma amaçlı bu ameliyat için FDA’dan onay gerekmiyordu, ameliyat masrafı da normal sigortası tarafından karşılanacaktı.

13 Ocak 2015 tarihinde yerel bir cerrah Kennedy’nin kafa derisini açtı, beyninden çıkan kabloları makasla kesti, güç bobinini ve alıcıyı çıkardı. İçeride yer alan üç koni elektrotun bulunduğu yere, yani Kennedy’nin korteksine hiç girmedi. Onları bulundukları yerde, Kennedy’nin beyin dokusunda hayatı boyunca bırakmak daha güvenliydi.

 

Kayıp Kelimeler

Evet doğru; doğrudan beyin dalgalarınız yoluyla iletişim kurmanız mümkündür. Ancak bu aşırı derecede yavaş bir süreçtir. Konuşmanın diğer alternatifleri ise bundan çok daha hızlı iş görür.

Kaynak: Francesco Muzzi

Kaynak: Francesco Muzzi

 

Kennedy’nin ofisi sarı ahşap kaplamalı bir evin içinde, Atlanta’nın dışına doğru yer alan yapraklarla bezeli bir ofis parkında yer alıyor. B Suiti’nin önünde sarkan ince etiket tahtasının üzerinde Nöral Sinyaller Laboratuvarı yazıyor. Kennedy ile Mayıs 2015’te orada karşılaştığımda, yün ceket ve mavi desenli kravat giyiyordu, saçı düzgünce ikiye ayrılmış, alnından geriye doğru giderek sol şakağındaki ufak bir girintiyi açığa çıkarmıştı. Kennedy bana hafif bir İrlanda aksanıyla “Burası, elektronik cihazları koyduğu zaman oldu” dedi. “Retraktör pens, temporalis kasıma inen bir sinir demetini çekti. O yüzden bu kaşımı kaldıramıyorum”. Esasen ben de, ameliyatın bu yakışıklı yüzde asimetrik bir düşmeye yol açtığını fark etmiştim.

Kennedy bana, Belize’deki ilk ameliyatının eski türden bir CD-ROM içine kaydedilmiş olan videosunu göstermeyi kabul etti. Kendimi zihinsel olarak, yanımda duran adamın beyninin çıplak halini görmeye hazırlarken, Kennedy elindeki diski Windows 95 çalıştıran masaüstü bilgisayarına yerleştirdi. Bilgisayardan sanki birisi yavaşça bıçağını bileyliyor gibi korkunç sürtme sesleri geldi.

Diskin yüklenmesi çok uzun süre aldı, o kadar uzun ki biz bu arada onun bu oldukça sıradışı araştırma planı hakkında konuşmaya başladık. Bana, “Bilim insanları bireysel hareket etmelidir” dedi. “Bilimi bir komite ile yapamazsınız”. ABD’nin de komitelerle değil de bireyler ile kurulduğunu anlatırken, disk okuyucunun sesleri kayalık bir yokuştan aşağı giden vagonun gacırtılarına dönüştü: ka-çukka, ka-çukka. Anlattıklarını keserek “Haydi artık makine!” derken, bir yandan da sabırsızca ekrandaki bazı ikonlara tıkladı. “Yahu allahaşkına, bir disk taktım sadece!”

Bana “Beyinlerimizi çıkarıp onları, bizim için her şeyi yapacak bilgisayarlara bağlayacağız. Bu şekilde beyin, sonsuza dek yaşayacak” dedi.

“İnsanlar beyin ameliyatının korkunç derecede tehlikeli olduğunu söylemekle durumu çok abartıyorlar” diye devam etti. “Beyin ameliyatı o kadar da zor değil”. Ka-çukka-çuk, ka-çukka-çuk, ka-çukka-çuk. “Eğer bilimde bir şey yapmak istiyorsanız hemen işe girişmeli, yolunuza taş koyanları dinlememelisiniz”.

Nihayet bilgisayarda açılan bir video oynatıcı pencere, Kennedy’nin kafatasını gösterdi, kafa derisi kıskaçlarla çıkarılıyordu. Disk okuyucunun sesinin yerini, kemiğe sürtünen metal keskinin tüyleri diken diken eden, çığlığımsı sesi aldı. Biz ekranda kranyotomiyi  (Ç.N. Kafatasının bir kısmının cerrahi olarak çıkarılması işlemi) izlerken, Kennedy “Ah, benim zavallı kafamı hala oyuyorlar” dedi.

“ALS hastalarına ve LIS’li hastalara yardım etmek de bir şey tabii, ancak burada durmayacağız” diyen Kennedy asıl hedefini açıklamaya girişti. “İlk hedef, konuşmanın geri getirilmesi. İkincisi hareketin geri getirilmesi ve zaten bir sürü insan bununla uğraşıyor, önünde sonunda olacak bu, sadece daha iyi elektrotlara ihtiyaçları var. Ve elbette üçüncü hedef de, normal insanları geliştirmeye başlamak olacak.”

Videoyu ileri atlattı, çıplak beyninin göründüğü başka bir yere geçtik. Kan damarlarından oluşan parlak bir doku üst hattı kaplıyordu. Cervantes Kennedy’nin nöral jölesine bir elektrot sokuyor ve sonra kabloyu çekmeye başlıyordu. Arada bir de mavi eldivenli bir el girip işlemi duraklatıyor, kortekste akarak biriken bir kan birikintisini Gelfoam ile temizliyordu.

Kennedy devam etti: “Beynimiz, şu anda olduğundan çok daha kuvvetli olacak. Beyinlerimizi çıkaracağız. Onları bizim için her şeyi yapacak olan ufak bilgisayarlara bağlayacağız ve beyinlerimiz sonsuza dek yaşayacak”.

“Bunun gerçekleşmesi konusunda heyecanlı mısın?” dedim.

“Eh yani, tabii ki evet” dedi. “Bu bizim evrim geçirme şeklimiz”.

Orada Kennedy’nin ofisinde oturup eski bilgisayar monitörüne bakarken, onunla aynı fikirde olduğumdan emin değildim. Teknoloji her yıl daha da gelişmesine karşın yine de yeni yollar bularak bizi hayal kırıklığına uğratıyordu. Akıllı telefonum benim baştansavma parmak hareketlerimle kelimeler ve cümleler kurabiliyor. Ancak ben yine de hata olunca küfrediyorum (Hay ben senin otomatik düzeltme gibi!). Elbette ben de biliyorum ki teknoloji Kennedy’nin titrek bilgisayarından, hantal elektronik cihazlarından çok daha ileride, müstakbel Google Nexus 5’im çıkmak üzere. Ancak insanlar gerçekten de beyinlerini emanet edecek kadar bu teknolojiye güveniyor mu?

Kaynak: Dan Winters

Kaynak: Dan Winters

 

Ekranda Cervantes Kennedy’nin korteksine başka bir kablo daha saplıyor. Kennedy videoyu ilk izlemeye başladığımızda “Cerrah çok iyi, gerçekten yetenekli ellere sahip” demişti. Ama şimdi sohbet konumuz evrimden, Kennedy’nin TV karşısındaki bir spor fanatiğinin ekrandakilere ne yapması gerektiğini haykırmasına benzer şekilde, beynini ameliyat eden ellere, “Hayır ya, yapma, kaldırmasana şunu!” diye haykırıyordu. Tekrar bilgisayara bakmadan önce bana “Bu açıdan girmemeli” diyordu. “Daha fazla içeri itmelisin! Tamam tamam. Bu da çok oldu, fazla oldu. Daha da itme!”

Günümüzde invazif (Ç.N. hedefin bütünlüğünü bozan, saldırganca) beyin implantlarının modası geçiyor. Nöral protez araştırmalarına maddi destek sağlayanlar, artık beynin çıplak yüzeyi boyunca 8’e 8 ya da 16’ya 16 olarak döşenmiş elektrot ağı içeren bir yaklaşıma yöneliyor. Bu yönteme elektrokortikografi ya da kısaca ECoG denir ve Kennedy’nin yönteminden daha flu, sanattaki empresyonist akıma ait resimler gibi bir görüntü verir: Tek tek nöronların seslerini değil, bir anda ateşlenen yüzbinlerce nörondan oluşan daha büyük koroyu –başka bir deyişle komiteyi- dinler.

ECoG’u destekleyenlere göre bu “koro” izleri, beynin niyetinin dekode edilmesi için gereken yeterli bilgiyi bir bilgisayara iletebilir – hatta bir kişinin söylemek istediği kelimeleri ve heceleri bile. Bu kalabalıklığın yol açtığı veri kirliliğinin bazen bir avantajı bile olabilir. Ses tellerinizi, dudaklarınızı ve dilinizi hareket ettirmek için size nöronlardan oluşan bir senfoni gerekirken, siz gidip de tek bir dandik kemancıya odaklanmak istemezsiniz. Aynı zamanda ECoG ağı, kafatasının altında uzun bir süre - hatta muhtemelen Kennedy’nin koni elektrotlarından bile uzun bir süre- güvenli bir şekilde kalabilir. Bu alanda önde gelen isimlerden biri haline gelen ve kendi konuşma protezi üzerinde çalışan UC San Francisco’da bir cerrah ve nörofizyolog olan Edward Chang, “Maksimum süre sınırının ne olduğunu tam bilmiyoruz, ancak yıllar hatta onlarca yıl olduğu kesin” diyor.

Geçen yaz Kennedy Nörobilim Topluluğu’nun 2015 toplantısında sunmak üzere veri toplarken, başka bir laboratuvar insan konuşmasını dekode etmek için bilgisayarların ve kafatası implantlarının kullanıldığı yeni bir prosedür yayınladı. Adına Beyinden-Metne denilen bu prosedür, New York’taki Wadsworth Center’da, Almanya’dan ve Albany Tıp Merkezi’nden araştırmacıların iş birliğiyle geliştirildi ve EcoG ağ implantlarının uygulandığı yedi epilepsi hastası üzerinde test edildi. Her bir denekten yüksek sesle Abraham Lincoln’un bir konuşmasından, Humpty Dumpty’nin öyküsünden, John F. Kennedy’nin açılış konuşmasından ve Charmed isimli bir televizyon dizisiyle ilgili bir fan kurgusundan metin bölümleri okumaları istendi. Bu sırada da nöral verileri kaydedildi. Daha sonra araştırmacılar, nöral veriyi konuşma seslerine dönüştürmek için ve alınan çıktılarla kestirimci bir dil modeli oluşturabilecek bir yazılım geliştirme amacıyla EcoG izlerini kullandılar. (Kestirimci dil modeli, daha önce kullanılan kelimelerden yola çıkarak bir sonra gelen kelimeyi tahmin etmek üzerine kuruludur ve telefonunuzdaki konuşmayı metne çeviren yazılıma benzetilebilir.)

İnanılmaz ama sistem bir şekilde çalıştı. Bilgisayar Humpty Dumpty, Charmed fan kurgusu ve diğer metinlere tesadüfi bir benzerliğin ötesinde uyan metin parçacıkları çıktısı verdi. Bir ECoG uzmanı ve çalışmanın yazarlarından biri olan Gerwin Schalk, “Bir ilişki yakaladık” dedi. “Dile dökülen metni, şans eseri olamayacak şekilde tekrar oluşturduğunu gösterdik”. Erken dönem konuşma protezi çalışmaları, tek tek sesli harflerin ve sessizlerin beyinden dekode edilebileceğini göstermişti; şimdi ise Schalk’ın grubu, zor ve hataların da olduğu bir süreç yoluyla olsa da, beyin aktivitesinin tam olarak inşa edilmiş cümleler şeklinde okunabilmesinin mümkün olduğunu gösteriyordu.

Fakat Schalk bile yaptıklarının sadece uygulamanın mümkün olduğunun kanıtı olduğunu kabul ediyor. Schalk’a göre bir insanın tamamen biçimlenmiş düşüncelerini bilgisayara gönderebilmesi için daha uzun süre var, bunun kullanışlı bulunabilmesi için ise daha da uzun bir süre gerekiyor. Mesela onlarca yıldır hayatımızda olan konuşma tanıma yazılımını ele alın diyor Schalk. “1980’lerde yüzde 80 civarında doğruluk yüzdesi ile çalışıyorlardı ve mühendislik bazında konuşursak yüzde 80 gayet ciddi bir başarıdır. Ancak gerçek dünyada bu kullanışsızdır. Ben hala Siri’yi kullanmıyorum, çünkü yeterince iyi değil”. Bunlar olup biterken, konuşma sorunu olan insanlara yardım etmek için çok daha basit ve fonksiyonel yollar var. Eğer hasta bir parmağını oynatabiliyorsa, mesajlarını Mors kodunda yazabilir. Gözlerini oynatabiliyorsa, akıllı telefonlardaki göz takibi yazılımını kullanabilir. “Üstelik bu cihazlar çok ucuz” diyor Schalk. “Siz şimdi gidip bunlardan birisini 100.000 $ tutacak bir beyin implantıyla değiştirmek ve neredeyse sadece şansa dayalı işlevi olan bir şey yaptırmak ister miydiniz?”

Bu fikri, medyada yıllardır gösterilen göz kamaştırıcı sayborg gösterileriyle kıyaslıyorum; yani insanların robotik kollarla kahve içtikleri, kendilerine Belize’de beyin implantları yerleştirttikleri haberlerle. Gelecek çok yakın gibi görünüyor, neredeyse yarım yüzyıl önce José Delgado ortaya çıktığında da öyle görünüyordu. Yakında bir gün beyinlerimiz bilgisayarlara yerleştirilecek, yakında bir gün düşüncelerimiz ve duygularımız internete yüklenecek, yakında bir gün zihinsel durumlarımız paylaşılacak, onlarla veri madenciliği yapılacak. Hâlihazırda bu korkunç ama muhteşem durumu ufukta görüyoruz; ancak ne kadar yakınlaşırsak, o kadar uzağa gidiyor.

Bihassa Kennedy, insanın gelişim süreciyle ilgili Zeno’nun paradoksundan (Ç.N. Kabaca, her adımda, hedefe kalan mesafenin yarısını almak) bıkmıştı artık. Geleceğe giden yolda ilerlerken kalan mesafenin daima öteki yarısını kat edecek sabrı yoktu. İşte bu yüzden, son derece kararlı bir biçimde geleceğe ulaşmamız için bizi zorluyordu. Bizi 2051’de yazdığı dünyaya, Delgado’nun hemen önümüzde olduğuna inandığı yere hazırlamaya çalışıyordu.

Kennedy nihayetinde kendinden topladığı veriyi, ilk olarak 2015’in Mayıs ayında Emory Üniversitesi Sempozyumu’nda, sonra da aynı yılın Ekim ayındaki Nörobilim Topluluğu Konferansı’nda sundu. Bazı meslektaşları onu tereddütlü bir biçimde desteklediler. Chang’e göre Kennedy, kendi üzerinde risk alarak, yalnız çalışıp masrafları da kendisi karşılayarak, beyindeki dilin kaydı konusunda eşi görülmemiş bir rekora imza attı: “Konuşma protezi için gereken sırra ulaşmamızı sağlayamayacak olsa da, topladığı veriler çok kıymetli. Gerçekten olağanüstü bir olay.” Diğer meslektaşları onun öyküsü yüzünden şaşkına dönmüş olsalar da, aynı zamanda onu heyecan verici buluyorlar: Yıllardır tanıdıkları ve sevdikleri bu adam, etik engeller yüzünden habire darbe alan beyin araştırması alanının kaderini değiştirebilmek için cesur ve beklenmedik bir kumar oynadı. Diğer bazı bilim insanları ise hala dehşet içindeler. Kennedy “Bazıları beni cesur, bazıları ise deli olarak görüyor” diyor.

Georgia’da Kennedy’ye aynı deneyi tekrar yapıp yapmayacağını soruyorum. “Kendi üzerimde mi?” diyor. “Hayır, bunu tekrarlamamalıyım. Demek istediğim, aynı beyin yarıküresi üzerinde değil” deyip koni elektrotlarına halen yuva olan şakağına vuruyor. Daha sonra beyninin diğer yarısına implant yerleştirme fikri sanki ona büyük bir enerji vermiş gibi yeni elektrotlar ve daha gelişmiş implantlar yapmak için plan yapmaya girişiyor. FDA’dan çalışmaları için tekrar onay almak, her şeyin masrafını karşılayabilmek için de maddi destek bulabileceği planlar yapıyor.

En sonunda da “Hayır, diğer tarafa da yapmamalıyım” diyor. “Neyse, zaten gereken elektronik cihazlarım da yok. Bunu bana, bu cihazları yapabildiğimiz zaman tekrar sorun”. Benim, Kennedy’nin bu değişken cevabından ve onunla geçirdiğim tüm zamandan çıkardığım sonuç ise şu: Her zaman geleceğe hangi yoldan gideceğinizi planlayamazsınız. Bazen önce yolunuzu inşa etmelisiniz.


Yazan: Daniel Engber

Ana Görsel: Dan Winters

Kaynak: Bu yazı Wired sitesinden çevrilmiştir.

Renklendirilmiş, Gerçek Kalp Kası Hücresi

Erken Doğan Bebeklerde Annelerinin Sesi Beyin Gelişimini Etkiliyor!

Yazar

Fatih Birinci

Fatih Birinci

Yazar

Farklı zamanlarda ve bölümlerde Koç, 19 Mayıs, ODTÜ ve Uludağ Üniversitesi’nde eğitim almıştır. Favori alanı psikolojidir. Evrimi gerçekten anlayıp da dünyası sarsılmayan insanları anlamamaktadır.

Katkı Sağlayanlar

Ayşegül Şenyiğit

Ayşegül Şenyiğit

Editör

Evrim Ağacı'nın genel editörü, popüler bilim yazarı ve çevirmenidir. İstanbul Üni. İngiliz Dili ve Edebiyatı mezunudur. Yıldız Teknik Üni. Yabancı Diller Yüksek Okulunda İngilizce öğretim görevlisi olarak çalışmaktadır

Konuyla Alakalı İçerikler

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim