Beyniniz Bir Bilgisayar Değil ve Muhtemelen Asla Bilgisayara Aktarılmayacak!

Bu yazı, Aeon Magazine isimli kaynaktan birebir çevrilmiştir. Çevirmen tarafından, metin içerisinde (varsa) açıkça belirtilen kısımlar haricinde, herhangi bir ekleme, çıkarma veya değişiklik yapılmamıştır. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

Beyin bilimciler ve bilişsel psikologlar ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, beyinde Beethoven'ın 5'inci Senfonisi'nin bir kopyasını asla bulamayacaklar. Ne onu, ne de kelimelerin, görüntülerin, dil bilgisi kurallarının veya diğer herhangi bir çevresel uyarıcının kopyasını bulabilecekler. İnsan beyni elbette boş değil. Fakat çoğu şeyi, insanların zannettiği şekilde içermiyor. Hatta, 'anı' gibi basit şeyleri bile.

Beyin hakkındaki yüzeysel düşüncemizin tarihte derin kökleri var fakat 1940'larda bilgisayarların icat edilmesi özellikle kafamızı karıştırdı. Yarım yüzyıldan fazla bir süredir psikologlar, dilbilimciler, sinirbilimciler ve insan davranışı alanındaki diğer uzmanlar, insan beyninin bir bilgisayar gibi çalıştığını ileri sürmekteler.

Bu görüşün ne kadar anlamsız olduğunu görmek için, bebek beyinlerini düşünün. Evrim sayesinde, dört haftalığa kadarki insan bebekleri, diğer tüm memeli türlerinin yeni doğanları gibi, dünyayla etkili şekilde etkileşim kurmaya hazır halde gözlerini açar. Bir bebeğin görüşü bulanıktır, yine de yüzlere özel bir ilgi gösterir ve annesinin yüzünü hızlı bir şekilde tanıyabilir. Konuşma seslerini, konuşma içermeyen seslere tercih eder ve basit bir konuşma hecesini diğerinden ayırt edebilir. Belli ki bizler, yapımız gereği sosyal bağlantılar kurmaya meyilliyiz.

Sağlıklı bir yenidoğan, ayrıca pek çok refleks ile donanmıştır. Belirli uyaranlara karşı yerleşik olan tepkiler bebeğin hayatta kalması için önemlidir. Başını, yanağına değen bir şeyin bulunduğu yöne doğru çevirir ve sonra onu ağzına alarak emer. Suya batırıldığı zaman nefesini tutar. Eline yerleştirilen şeyleri o kadar güçlü kavrar ki bu güçlü tutuşla neredeyse kendi ağırlığını taşıyabilir. Belki de en önemlisi yeni doğan bebekler, hızlı bir şekilde değişmelerine olanak sağlayan güçlü öğrenme mekanizmaları ile donanmış halde dünyaya gelirler ve bu sayede içinde bulundukları çevre ile giderek artan bir şekilde etkileşim kurabilirler. Üstelik bu dünya kendi uzak atalarının karşı karşıya kaldıkları dünyadan bir hayli farklı olsa bile.

Pixabay

Duyular, refleksler ve öğrenme mekanizmaları... Hayata bunlarla başlarız ve takdir edersiniz ki bunlar epey fazla miktardadır. Şayet doğduğumuz zaman bu becerilerin herhangi biri eksik olsaydı, muhtemelen hayatta kalmakta sorun yaşardık.

Fakat birlikte doğmadığımız şeyler de vardır. Bunlar bilgiler, veriler, kurallar, yazılım, malumat, sözlükler, temsiller, algoritmalar, programlar, modeller, bellekler, görüntüler, işlemciler, alt yordamlar, kodlayıcılar, kod çözücüler, simgeler veya tamponlardır; yani, dijital bilgisayarların bir şekilde akıllı davranmasına olanak sağlayan tasarım ögeleridir. Bizler sadece bunlarsız doğmakla kalmıyoruz, aynı zamanda onları asla oluşturmuyoruz. Kelimeleri veya onları nasıl kullanacağımızı dikte eden kuralları depolamıyoruz. Görsel uyaranların temsillerini oluşturmuyor, onları kısa dönemli bellek tamponunda depolamıyor ve ardından bu temsilleri, uzun vadeli bir bellek cihazına aktarmıyoruz. Bilgileri, görüntüleri veya kelimeleri, oldukları yerden (bellek kayıtlarından) tekrar getirmiyoruz. Bilgisayarlar tüm bunları yaparken bizler gibi canlılar yapamaz.

Bilgisayarlar, kelimenin tam anlamıyla bilgiyi (yani sayıları, harfleri, kelimeleri, formülleri ve görüntüleri) işler. Bilginin, ilk etapta, bilgisayarların kullanabileceği bir format halinde -diğer bir deyişle, birler ve sıfırlardan (bitler) oluşan küçük yığınlar (baytlar) şeklinde- örgütlü olarak kodlanması gerekmektedir. Benim bilgisayarımda her bayt 8 bit'ten oluşmakta ve bu bitlerin belli bir kalıbı s harfi, bir diğer kalıbı e ve bir diğeri n harfi anlamına gelmektedir. Bu üç bayt yan yana geldiğinde, sen kelimesini oluşturur. Bir adet görüntü -diyelim ki, masa üstümde duran kedim Zeytin'in fotoğrafı- bu baytların bir milyon tanesinden (bir megabayt) oluşan çok özel bir kalıp ile (bilgisayara bunun bir kelime değil de bir görüntü olduğunu söyleyen bazı özel karakterlerle çevrili halde) temsil edilmektedir.

Bilgisayarlar bu kalıpları, elektronik bileşenlerle bezeli farklı fiziksel depolama alanlarında bir yerden bir yere taşır. Bazen kalıpları kopyalar bazen de bunları çeşitli şekillerde dönüştürür. Mesela, bir metindeki hataları düzelttiğimizde veya bir fotoğrafta oynama yaptığımızda bu kalıplar dönüşüme uğrar. Bilgisayarların bu veri dizinleri üzerinde taşıma, kopyalama ve işletme yapmak için takip ettiği kurallar da, keza, bilgisayarın içinde depolanmaktadır. Bir kurallar dizisinin tümüne "program" veya "algoritma" denir. Hisse satın almak veya flört bulmak gibi internet üzerinden bir eylem yapmamıza yardımcı olmak üzere bir arada işleyen bir algoritma grubuna "aplikasyon (app)" ya da daha bilindik haliyle "uygulama" denir.

Bilişimi bu şekilde takdim ettiğim için kusuruma bakmayın fakat şunu açık ve net söylemem lazım: Bilgisayarlar, gerçekten dünyanın simgesel temsilleri üzerinde işliyorlar. Gerçekten depoluyor ve hatırlıyorlar. Gerçekten işliyorlar. Gerçekten fiziksel bellekleri var. Gerçekten, istisnasız yaptıkları her şeyde onlara algoritmalar rehberlik ediyor. Diğer taraftan, insanlar, bunları yapmazlar; hiçbir zaman yapmadılar, yapmayacaklar da. Bu gerçek göz önüne alındığında, neden hala çoğu bilim insanı zihinlerimiz hakkında sanki onlar bilgisayarmışçasına bahsetmekteler?

Yapay zeka uzmanı George Zarkadakis, Kendi Suretimizde (2015) isimli kitabında, insanların insan zekasını açıklamak için son 2.000 yıl boyunca kullandığı altı farklı benzetimi (metaforu) betimliyor. Örneğin, en eski olanında (İncil'de geçtiği şekliyle) insanların topraktan veya çamurdan oluştuğu ve ardından zeki bir tanrının kendi ruhundan ona üflediği anlatılıyordu. Bu ruh, en azından dil bilgisi kurallarına uygun biçimde, zekamızı "açıklıyordu".

Michelangelo'nun Sistine Şapeli tavanında bulunan
Michelangelo'nun Sistine Şapeli tavanında bulunan "Adem'in Yaratılışı" adlı freski

MÖ 3. yy.da su mühendisliğinin icat edilmesi, insan zekasının hidrolik bir modelinin ün kazanmasına yol açtı. Bu görüşte, vücuttaki farklı sıvıların akışı fikri -salgılar- hem fiziksel hem de zihinsel işlevimizin sebebiydi. Hidrolik benzetmesi, 1.600 yıldan fazla hüküm sürerek bu süre boyunca tıbbi uygulamalara engel oldu.

1500'lere gelinmeden, zembereklerin ve dişlilerin güç sağladığı otomat tasarlanmış ve nihayetinde Rene Descartes gibi önde gelen düşünürlerin, insanların karmaşık makineler olduklarını ileri sürmesinde ilham kaynağı olmuştu. 1600'lerde İngiliz düşünür Thomas Hobbes, düşünmenin beyinde gerçekleşen küçük mekanik hareketlerden ortaya çıktığını öne sürdü. 1700'lerde elektrik akımı ve kimya konusundaki keşifler, insan zekasında yeni kuramlara yol açtı (yine bunlar yapısı itibariyle büyük oranda benzetimsel idi). 1800'lerin ortalarında, iletişimde meydana gelen son gelişmeler, beyni bir telgrafa benzetme konusunda Alman fizikçi Hermann von Helmholtz'a ilham kaynağı oldu.

Her benzetme, ortaya çıktığı çağın en gelişmiş düşüncesini yansıtıyordu. Tahmin edileceği gibi, 1940'larda bilgisayar teknolojisinin belirmesinden sadece birkaç yıl sonra, beynin bir bilgisayar gibi çalıştığı söylenmişti. Fiziksel donanımın rolünü beynin kendisi oynuyor ve düşüncelerimiz de yazılım görevi görüyordu. Günümüzde geniş ölçüde 'biliş bilimi (cognitive science)' olarak adlandırılan şeyi başlatan dönüm noktası, psikolog George Miller'ın Dil ve İletişim'i (1951) yayımlamasıydı. Miller bilgi kuramında, bilişimde ve dilbilimde geçen kavramlar vasıtasıyla zihinsel dünyanın derinlemesine incelenebileceğini öne sürüyordu.

Bu türden bir düşünce, matematikçi John von Neumann'ın Bilgisayar ve Beyin (1958) adlı kısa kitabında nihai ifadesine ulaştı. Neumann kitabında insan sinir sisteminin işlevinin "ilk izlenime göre sayısal" olduğunu net bir şekilde dile getiriyordu. Beynin insanlardaki muhakeme ve hafıza konusunda oynadığı rol hakkında aslında az miktarda şey bilindiğini kabul etse de, günün bilişim makineleri ile insan beyninin bileşenleri arasında birbiri ardına benzetmeler yapmaktaydı.

Matematikçi John von Neumann, günümüzün hesaplama makinelerinde bulunan bileşenler ile insan beyninin bileşenleri arasında birbiri ardına benzetmeler yaparak insan sinir sisteminin fonksiyonunun 'ilk bakışta sayısal' olduğunu kesin bir dille ifade etti.
Matematikçi John von Neumann, günümüzün hesaplama makinelerinde bulunan bileşenler ile insan beyninin bileşenleri arasında birbiri ardına benzetmeler yaparak insan sinir sisteminin fonksiyonunun 'ilk bakışta sayısal' olduğunu kesin bir dille ifade etti.
High Brow

Hem bilgisayar teknolojisinde hem de beyin araştırmalarında sonradan yaşanan gelişmeler (insanların bilgisayarlar gibi birer bilgi işlemci olduğu fikrinden hareketle) insan zekasını anlama konusunda disiplinler arası tutkulu bir çabanın giderek gelişmesine yol açtı. Bu çaba artık binlerce araştırmacıyı kapsayan, milyarlarca dolar sermayesi olan ve hem teknik hem de ana akım makale ve kitaplardan meydana gelen çok büyük bir yazın oluşturmuş durumdadır. Bu bakış açısına bir örnek olarak Ray Kurzweil'in Bir Zihni Nasıl Oluştururuz: İnsan Düşüncesinin Sırrını Ortaya Çıkarmak (2013) isimli kitabı, beynin 'algoritmaları', beynin 'veriyi nasıl işlediği' ve hatta yapısı itibariyle tümleşik devrelere yüzeysel şekilde nasıl benzediği hakkında tahminlerde bulunmaktadır.

İnsan zekası için yapılan bilgi işlem (IP, information processing) benzetimi, artık hem sıradan vatandaşın hem de bilimin içerisinde olan kişilerin düşüncelerinde egemen hale gelmiştir ve artık neredeyse zeki insan davranışı hakkındaki her konuşma, içerisinde bu benzetimi barındırmaktadır (tıpkı belli çağ ve kültürlerde bu konudan bahsedilirken illa bir ruha ya da bir ilaha atıf yapılması gerektiği gibi). IP benzetmesinin günümüz dünyasındaki geçerliliği, genelde sorgusuz sualsiz kabul edilmektedir.

Fakat IP benzetimi sonuçta sadece bir benzetmedir, anlamadığımız bir şeyi akla uygun hale getirmek için anlattığımız bir hikayeden ibarettir. Ve bundan önceki tüm benzetmeler gibi, bu da bir noktada kesinlikle çöpe atılacaktır; ya yerine başka bir benzetim geçecek ya da sonunda doğru bilgi ile yer değiştirecektir.

Daha bir yıl önce, dünyanın en saygın araştırma kurumlarından birine yaptığım bir ziyarette, oradaki araştırmacıları IP benzetmesinin herhangi bir kısmına başvurmadan zeki insan davranışını açıklamaya davet ettim. Fakat bunu yapamadılar. Gönderdiğim daha sonraki e-postalarda ise konuyu kibarca gündeme getirdiğimde, aylar sonra bile önerecekleri bir şeyleri yoktu. Sorunu görmüşlerdi. Daveti önemsiz görüp reddetmediler ama bu benzetim haricinde bir seçenek de sunamadılar. Diğer bir ifadeyle, IP benzetimini elden bırakamadılar. Bu benzetim o kadar güçlü bir dil ve kavramlar ile düşünmemize engel oluyor ki onlarsız düşünmeye kalktığımızda sorun yaşıyoruz.

IP benzetiminin arkasındaki kusurlu mantığı saptamak hiç de zor değildir. İki tane mantıklı öncüle ve hatalı bir hükme sahip olup kusurlu bir kıyasa dayanmaktadır: 1. Mantıklı öncül: Bütün bilgisayarlar zekice davranma yeteneğine sahiptir. 2. Mantıklı öncül: Bütün bilgisayarların bilgi işlemcisi vardır. Kusurlu hüküm: Zekice davranma kapasitesine sahip olan bütün varlıklar birer bilgi işlemcidir.

Resmî dili bir kenara bırakırsak, yalnızca bilgisayarlar bilgi işlemci olduğu için insanların bilgi işlemcileri olması gerektiği fikri düpedüz saçmadır ve bir gün IP benzetmesi nihayetinde terk edildiğinde, şu an hidrolik ve mekanik benzetmelerin mantıksız olduğunu gördüğümüz gibi, tarihçiler neredeyse kesin olarak bu metaforun da mantıksız olduğunu göreceklerdir.

Peki IP benzetmesi bu kadar saçmaysa, neden hala devam etmektedir? Tıpkı yolumuzu kesen bir ağaç dalını kenara itebildiğimiz gibi, bizi bunu kenara itmekten alıkoyan şey ne? İnsan zekasını, inandırıcı olmayan bir fikre dayanmadan anlamanın bir yolu yok mu? Ayrıca bu özel desteğe olanca ağırlığımızı vererek bu kadar uzun süre yaslandığımız için hangi bedelleri ödedik? Ne de olsa IP benzetmesi, on yıllar boyunca birçok alanda çok sayıdaki araştırmacının yazdıklarını ve düşündüklerini yönlendirmektedir. Peki ne uğruna?

Yıllardır defalarca yürüttüğüm bir ders uygulamasında, bir öğrenciyi sınıfın önünde tahtaya kaldırarak ondan bir dolarlık kağıt paranın detaylı bir resmini (mümkün olduğu kadar detaylı bir şekilde) çizmesini istiyorum. Öğrenci çizmeyi bitirdiğinde resmin üzerini bir sayfa kağıt ile örtüyorum. Cüzdanımdan bir dolarlık kağıt para çıkarıp onu tahtaya bantlıyor ve öğrenciden tekrar çizim yapmasını istiyorum. Öğrenci çizmeyi bitirdiğinde yapmış olduğu ilk çizimin üzerini açıyor ve sınıftaki öğrencilerden iki resim arasındaki farklılıklar üzerine yorum yapmalarını istiyorum.

Daha önce bunun gibi bir gösterimi hiç görmemiş olabileceğiniz için veya sonucu hayal ederken zorluk yaşayabileceğiniz için, araştırmamı yürüttüğüm kurumda stajyer öğrencilerden biri olan Jinny Hyun'dan, iki çizim yapmasını istedim. İşte, "aklından" yaptığı çizim (benzetmeye dikkat):

Zihinden yapılan 1 dolarlık banknot çizimi...
Zihinden yapılan 1 dolarlık banknot çizimi...
Aeon Magazine

Ve bu da bir dolarlık banknotu görerek yaptığı çizim:

Gerçek 1 dolarlık banknotun varlığında yapılan çizim...
Gerçek 1 dolarlık banknotun varlığında yapılan çizim...
Aeon Magazine

Jinny, gördüğü tablo karşısında muhtemelen sizin kadar şaşırmıştı fakat bu normal bir durum. Görebileceğiniz gibi, bir dolarlık banknot ortada yokken yapmış olduğu çizim, banknotu görerek yaptığı çizime kıyasla, oldukça kötü. Halbuki Jinny, o zamana kadar bir dolarlık kağıt parayı binlerce kez görmüştü.

O halde sorun nedir? Beyinlerimizin "bellek yazmacında (memory register)", kağıt doların "kayıtlı" bir "temsili" yok mu? Onu sadece "hatırlayarak" çizim yaparken kullanamaz mıyız?

Belli ki hayır. Ve sinirbilim, insan beyninin içinde kayıtlı bir dolarlık banknotun nerede temsil edildiğini, sırf orada olmaması gibi basit bir sebepten dolayı, binlerce sene geçse dahi bulamayacaktır.

Anıların tekil sinirler içinde saklandığı fikri akıl dışıdır: Anı, hücrenin içinde nereye ve nasıl kaydolmaktadır?

Aslında pek çok beyin çalışması, beynin farklı kısımlarının, hatta bazen geniş bölümlerinin genelde en sıradan hafıza işlerine bile dahil olduğunu göstermektedir. Güçlü duygular söz konusu olduğunda milyonlarca sinir daha aktif hale gelebilmektedir. Toronto Üniversitesi'nde nöropsikolog Brian Levine ve arkadaşları tarafından bir uçak kazasından sağ kurtulanlar üzerine 2016'da yapılmış bir çalışmada, kazayı yeniden hatırlayan yolcuların amigdala, orta temporal lob, ön ve arka orta bölüm ve görsel korteks adlı beyin bölgelerinde sinirsel faaliyet artışı olduğu gözlemlendi .

Birkaç bilim insanı tarafından öne sürülen, belirli anıların bir şekilde tekil sinirlerin içinde depolandığı fikri akla uygun değildir çünkü eğer öyle bir şey varsa bu iddia, hafıza meselesini, hücrede anıların nasıl ve nerede saklandığı minvalinde daha çetrefilli bir seviyeye taşımaktadır.

O halde, Jinny ortada bir dolarlık kağıt para yokken çizim yaptığında neler oluyor? Eğer Jinny daha önce hiç 1 dolarlık kağıt para görmediyse, yaptığı ilk çizim ikinci çizime muhtemelen hiç benzemezdi. Kağıt dolarları daha önce görmüş olduğu için, bir şekilde değişiklik yaşadı. Özellikle beyni, bir dolarlık kağıt parayı gözünde canlandırmasına olanak sağlayacak şekilde - yani en azından, bir dolarlık kağıt parayı görmeyi yeniden deneyimleyecek kadar - değişmişti.

İki resim arasındaki farklılık, bir şeyi gözümüzde canlandırmanın (yani, bir şey yokken onu görmenin), bir şey varken onu görmeye göre çok daha az isabetli olduğunu hatırlatmaktadır. Bu yüzden bir şeyi tanımak, hatırlama işinden çok daha kolaydır. Bir şeyi hatırladığımız zaman, bir deneyimi yeniden yaşamaya çalışmak zorunda kalırız (İngilizce'de hatırlamak fiili remember'dir. Latince'den gelmiştir ve Latince'de re, 'tekrar', memorari ise 'dikkat etmek, hatırında tutmak' anlamına gelir). Fakat bir şeyi tanıdığımız zaman, tek yaptığımız, bu algısal deneyimi daha önce yaşadığımızın bilincinde olmamızdır.

Belki de dolar çizimi örneğine, Jinny'nin daha önceden dolar banknotları görmüş olduğu fakat detayları 'ezberlemek' için kasıtlı bir çaba göstermemiş olduğunu söyleyerek itiraz edeceksiniz. Öyle yapmış olsaydı, para ortada yokken büyük ihtimalle ikinci resmi çizebileceğini iddia edebilirsiniz. Ancak bu durumda bile, dolar banknotunun hiçbir görüntüsü herhangi bir manada Jinny'nin beyninde 'depolanmış' olmazdı. Kendisi sadece onu isabetli şekilde çizmeye daha hazırlıklı olurdu, tıpkı bir piyanistin, nota kağıdını yutarak değil de, provalar yaparak bir konçertoyu daha ustalıkla çalabilir hale gelmesi gibi.

Piyano çalan kişi...
Piyano çalan kişi...
Fire Inside Music

Bu basit uygulamadan, zeki insan davranışının benzetim içermeyen bir kuramının genel hatlarını - yani, beynin tamamen boş olmadığı fakat en azından IP benzetmesinin prangalarından kurtulmuş olan bir kuramı - inşa etmeye başlayabiliriz.

Yeryüzü üzerinde gezindikçe çeşitli deneyimler sayesinde değişim yaşarız. Bu deneyimler arasında üç tür tecrübe dikkat çekmektedir: (1) etrafımızda ne olduğunu gözlemleyerek elde ettiğimiz deneyimler (diğer insanların davranışları, müzik sesleri, bize yöneltilen talimatlar, sayfalardaki kelimeler, ekranlardaki görüntüler gibi), (2) önemsiz uyaranların (sirenler gibi) önemli uyaranlar (polis arabalarının ortaya çıkması gibi) ile eşleşmesine maruz kaldığımız deneyimler, (3) belirli şekillerde davrandığımız için ödüllendirilmemiz veya cezalandırılmamız sonucu elde ettiğimiz deneyimler.

Eğer bu deneyimler ile tutarlı şekillerde değişim gösterirsek (mesela, şimdi ezberden bir şiir okur veya bir şarkı söyleyebilirsek, bize verilen talimatları yerine getirebilirsek, önemli uyaranlara yaptığımız gibi önemsiz uyaranlara da tepki verirsek, cezalandırıldığımız davranışları tekrarlamaktan kaçınırsak veya ödüllendirildiğimiz davranışları daha sık tekrarlarsak) yaşamlarımızda daha verimli hale geliriz.

Bir şarkı söylemeyi veya bir şiir yazmayı öğrendikten sonra beynin nasıl değiştiği hakkında (yanıltıcı manşetlere/söylemlere rağmen) kimse en ufak bir fikre sahip değil. Fakat ne şarkı, ne şiir beynin içinde "depolanmaktadır". Beyin sadece, artık belirli şartlar altında bir şarkıyı veya şiiri söyleyebilmemiz için düzenli bir şekilde değişmiştir. Bu işi gerçekleştirmemiz istendiği zaman ne şarkı ne de şiir herhangi bir şekilde beynin herhangi bir yerinden 'gelmez/getirilmez'. Tıpkı, masamın üzerinde parmağımı tıklattığım zaman parmak hareketlerimin bir yerden gelmemesi/getirilmemesi gibi. Bizler sadece şarkı ya da şiir söyleriz; bunların bir yerden gelmesine/getirilmesine gerek yoktur.

Birkaç yıl önce, Columbia Üniversitesi'nde sinirbilimci olan Eric Kandel'a - ki kendisi deniz tavşanının (Aplysia) bir şey öğrendikten sonra sinirsel sinapslarında gerçekleşen birtakım kimyasal değişimleri tanımladığı için Nobel Ödülü kazanmıştı - insan belleğinin nasıl çalıştığını anlayabilmek için daha ne kadar zaman geçmesi gerektiğini sormuştum. Hemen cevap verdi: "Yüz yıl kadar". Ona IP benzetiminin sinirbilimi yavaşlatıp yavaşlatmadığını sormayı düşünmedim, fakat bazı sinirbilimciler gerçekten düşünülemeyeni düşünmeye -yani benzetmenin zorunlu olmadığı fikrini düşünmeye- başladılar.

Birkaç bilişsel bilimci (başta 2009 tarihli "Radikal Biçimde Şekillenmiş Bilişsel Bilim" kitabının yazarı, Cincinnati Üniversitesi'nden Anthony Chemero olmak üzere), insan beyninin bir bilgisayar gibi çalıştığı görüşünü artık tamamen reddediyor. Ana akım görüşe göre bizler, bilgisayarlar gibi, dünyanın zihinsel temsilleri üzerinde hesaplamalar yaparak çevremizi idrak ediyoruz, fakat Chemero ve diğerleri, zeki davranışı anlamanın farklı bir yöntemini, canlılar ve onların dünyası arasındaki doğrudan bir etkileşim olarak, tasvir ediyorlar.

The Matrix filminden bir sahne...
The Matrix filminden bir sahne...
LA Muscle

Şimdilerde bazılarının, insan işleyişine dair 'temsil karşıtı' görüş olarak adlandırdığı şey ile IP bakış açısı arasındaki çarpıcı farkta, benim en sevdiğim örnek, bir beyzbol oyuncusunun uçan bir topu yakalamayı nasıl başardığını iki farklı şekilde açıklamayı kapsıyor (Arizona State Üniversitesi'nden Michael McBeath ve meslektaşları, Science bültenindeki 1995 tarihli bir tezde bunu güzel bir şekilde anlatmışlardı). IP bakış açısı; oyuncunun, topun uçuşunun ilk baştaki çeşitli koşullarının bir tahminini (çarpışmanın kuvveti, topun izleyeceği yolun açısı gibi şeyleri) formül haline getirmesini, sonra topun hareket etmesinin muhtemel olduğu güzergahın dahili bir modelini oluşturup analiz etmesini ve ardından bu modeli kullanarak, topu tutmak için motor hareketleri zamanında ve devamlı şekilde yönlendirmesini ve ayarlamasını gerektiriyor.

Buraya kadar her şey yolunda - fakat bizler bilgisayarlar gibi çalışmıyoruz. IP benzetiminin yerine McBeath ve meslektaşları daha basit bir açıklama sunmaktadır: Oyuncunun topu yakalamak için sadece, kaleye ve etraftaki sahneye göre, topu daimi bir görsel ilişki çerçevesinde tutacak şekilde hareket etmeyi sürdürmesi gerekiyor (teknik olarak, 'düzlemsel görüş yörüngesi'nde). Bu kulağa karmaşık gelebilir, fakat aslında inanılmaz şekilde basittir ve hesaplamalardan, temsillerden ve algoritmalardan tamamen muaftır.

İngiltere'deki Leeds Beckett Üniversitesi'nden iki azimli psikoloji profesörü Andrew Wilson ve Sabrina Golonka, diğer pek çok örneğin arasında beyzbol örneğini, IP çerçevesinin dışında bakılabilecek basit ve makul bir örnek olarak görüyorlar. "İnsan davranışının bilimsel incelenmesine dair ... hakim olan bilişsel sinirbilim bakış açısıyla örtüşmeyen ... daha tutarlı ve doğal bir yaklaşım" adını verdikleri şey hakkında yıllardır blog yazıları yazıyorlar. Ancak bu düşünce, bir hareket olmaktan çok uzak çünkü ana akım bilişsel bilimciler eleştirel bir yaklaşım sergilemeden IP benzetimine tutunmaya devam etmekteler. Ayrıca, dünyanın en etkili düşünürlerinden bazıları, benzetmenin geçerliliğine istinaden, insanlığın geleceği hakkında bazı büyük tahminler yapmaktadırlar.

Aralarında gelecek bilimci Kurzweil, fizikçi Stephen Hawking ve sinirbilimci Randal Koene'nin de bulunduğu bir grup bilim insanı tarafından yapılan bir tahmine göre, insan bilinci sözüm ona bilgisayar yazılımına benzediği için, gelecekte insanların zihinlerini bir bilgisayara yüklemek mümkün olabilecek ve bu koşullarda entelektüel anlamda son derece güçlü olacağımızdan ölümsüz olmamız da mümkün olabilecek. Bu fikir, insanlığı felakete sürükleyebilecek sonuçlarıyla kendi zihnini internete yükleyen, Kurzweil benzeri bir bilim insanını canlandıran Johnny Depp'in baş rolünü oynadığı 2014 yapımı distopik Transcendence filminin konusuna ilham kaynağı oldu.

Neyse ki IP benzetmesi biraz bile geçerli olmadığı için, siber alemde cinnet geçiren bir insan zihni hakkında asla endişelenmemiz gerekmeyecek ve ayrıca, ne yazık ki, bilinci bir bilgisayara aktarma yoluyla da ölümsüzlüğe asla erişemeyeceğiz. Bu durum sadece beyinde bilinç yazılımının bulunmamasından kaynaklanmıyor; ortada, ilham veren ama aynı zamanda moral bozan, daha köklü bir sorun var (buna eşsizlik sorunu adını verelim).

Transcendence filminden bir sahne.
Transcendence filminden bir sahne.
Le Figaro

Çünkü beyinde ne "bellek bankaları" ne de uyaranların "temsilleri" mevcut olduğu için ve dünyada işlev gösterebilmemiz adına gereken tek şeyin, yaşadıklarımızın bir sonucu olarak beynin sistemli bir şekilde değişmesi olduğu için, herhangi iki kişinin aynı deneyim ile aynı şekilde değiştiğine inanmamız için hiçbir sebep yoktur. Eğer siz ve ben aynı konserde bulunsaydık, Beethoven'ın 5'inci senfonisini dinlerken benim beynimde gerçekleşen değişimler ile sizin beyninizde gerçekleşen değişimler birbirinden keskin şekilde farklı olurdu. Bu değişimler, her ne olursa olsun, halihazırda mevcut olan eşsiz sinirsel yapı üzerine kurulmaktadır ve her bir yapı, canlının hayatı boyunca edinmiş olduğu kendine has deneyimlerle gelişmiştir.

Bu yüzden Sör Frederic Bartlett'in "Hatırlamak (1932)" isimli kitabında açıkladığı gibi, herhangi iki kişi, duydukları bir öyküyü aynı şekilde tekrarlamayacaktır ve zamanla, öyküyü anlatış şekilleri giderek daha fazla farklılaşacaktır. Öykünün hiçbir 'kopyası' asla oluşturulmaz; bunun yerine her birey, öyküyü duyar duymaz bir dereceye kadar değişim gösterir. Öyle ki bir süre sonra (bazı durumlarda günler, aylar ve hatta yıllar sonra) öykü hakkında bir şeyler sorulduğunda çok iyi denilemese de öyküyü ilk dinledikleri zamanı bir dereceye kadar yeniden yaşayabilirler (yukarıda, dolar banknotunun ilk çizimine benzer şekilde).

Ben bunun ilham verici olduğunu düşünüyorum, çünkü bu, her birimizin gerçekten eşsiz olduğu anlamına geliyor. Sadece genetik yapımızla değil, beyinlerimizin zamanla değişme şeklinde bile eşsiziz. Bu deneyimin aynı zamanda moral bozucu bir tarafı da vardır çünkü sinirbilimcinin işini neredeyse akla hayale gelmeyecek şekilde zorlaştırmaktadır. Herhangi bir deneyim için sistemli bir şekilde değişmek, değişim şablonlarının her beyinde farklı olması sonucuyla birlikte bin siniri, bir milyon siniri ve hatta bütün bir beyni kapsayabilir.

Daha da kötüsü, beynin tamamının 86 milyar sinirinin hepsinin anlık fotoğrafını alma ve sonra bu sinirlerin içinde bulunduğu durumları bir bilgisayarda canlandırmayı başarabilseydik bile, devasa boyuttaki bu örnek/şablon, onu üreten beyin kütlesinin dışında hiçbir anlama gelmeyecekti. Bu durum belki de IP benzetmesinin, insanların nasıl işlediği hakkındaki düşüncelerimizi en muazzam biçimde saptırma şeklidir. Bilgisayarlar verilerin birebir kopyalarını (güç kaynağı olmaksızın uzun süreler boyunca değişmeden durabilen kopyaları) kayıt altına alıyor olsa bile beyin, sadece canlı kaldığı sürece zihinsel yetilerimizi sürdürür. Beynin açma-kapatma tuşu yoktur. Ya çalışmaya devam eder, ya da bizler yok oluruz. Dahası, sinirbilimci Steven Rose'un 2005 tarihli "Beynin Geleceği" isimli kitabında belirttiği gibi, beynin o anki durumuna kısa bir bakış atmak bile -şayet o beynin sahibinin bütün yaşam öyküsünü, hatta kendisinin içinde yetiştiği toplumsal bağlamı bilmiyorsak-anlamsız olabilir.

Sinir hücreleri...
Sinir hücreleri...
Half Pencil

Bu meselenin ne kadar zor olduğunu düşünün. Beynin insan zekasını nasıl sağladığının temellerini anlamak için bile, 86 milyar sinirin ve onların 100 trilyon karşılıklı bağlantılarının tamamının o anki durumunu, farklı derecelerdeki bağlantı kuvvetlerini, her bağlantı noktasında mevcut olan 1.000'den fazla proteinin durumunu ve ayrıca beyin faaliyetinin sistemin bütünlüğüne anbean nasıl katkıda bulunduğu gibi bilgileri bilmeye ihtiyacımız olabilir. Buna, kısmen, her bir kişinin hayat hikayesinin eşsiz olması sebebiyle meydana gelen, her beynin eşsiz olması durumunu da eklediğinizde, Kandel'in tahmini fazlasıyla iyimser gelmeye başlamaktadır. (10 Ekim 2015'te The New York Times gazetesinde dış yazar olarak yazan sinirbilimci Kenneth Miller, sinirsel bağlantısallığın temellerini anlamanın bile 'yüzyıllar' alacağını ileri sürmüştü.)

Yeri gelmişken, bazı durumlarda kusurlu fikirlere ve yerine getirilemeyecek vaatlere dayalı beyin araştırmaları için devasa miktarlarda paralar toplanmaktadır. Sinirbilimin en yaygaracı fakat çuvallayan örneği, Avrupa Birliği tarafından 2013 yılında başlatılan ve Scientific American dergisindeki bir raporda aktarılan 1.3 milyar dolarlık İnsan Beyni Projesi idi. 2023 yılı itibariyle insan beyninin tamamını bir süperbilgisayarda canlandırabileceğini ve böylesi bir modelin Alzheimer hastalığı ile diğer bozuklukların tedavisinde devrim yaratacağını iddia eden karizmatik Henry Markram'ın ikna ettiği AB yetkilileri, kendisinin projesine neredeyse hiçbir kısıtlama olmadan sermaye sağladı. İki yıldan daha kısa bir süre içinde ise proje bir 'beyin enkazına' dönüştü ve Markram istifa etmek zorunda kaldı.

Bizler biyolojik canlılarız, bilgisayar değiliz. Bu düşünceden vazgeçelim. Kendimizi anlama çabasına, gereksiz entelektüel şeyleri kendimize yük edinmeden devam edelim. IP benzetmesi yarım yüzyıldır tutunageldi ve bu süre zarfında, hiç değilse bile, çok az miktarda fikir üretti. Fakat artık SİL tuşuna basmanın zamanı geldi!

Yazar: Robert Epstein (Kaliforniya'daki Amerikan Davranış Araştırmaları ve Teknolojisi Enstitüsünde kıdemli araştırmacı psikolog ve Psychology Today dergisinin eski başyazarı)

Not: Bu yazı, bilgisayar bilimciler arasında geniş yankı bulmuş ve etraflıca eleştirilmiştir. Konu hakkındaki detaylı bir eleştiri/inceleme yazısı da Evrim Ağacı'nda yayınlanmıştır; okumanızı önemle tavsiye ederiz.

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  • Çeviri Kaynağı: Aeon Magazine
  • Ana Görsel Kaynağı: Pixabay
  • Robert Epstein. Your brain does not process information and it is not a computer. (2016, Mayıs 18). Alındığı Tarih: 26 Eylül 2018. Alındığı Yer: Aeon

Kansere Sebep Olan Canlı: İnsan

Holobiyont Teorisi: Hayvanların Evrimini Sindirim Kanalı Tetiklemiş Olabilir!

Çevirmen

Ozan Zaloğlu

Ozan Zaloğlu

Çevirmen

Katkı Sağlayanlar

Damla Şahin
Damla Şahin
2. Editör
Konuyla Alakalı İçerikler
  • Anasayfa
  • Gece Modu

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim