Neden-Sonuç İlişkisi Yanılgısı - 2: Algısal Yanılgı

Yazdır Neden-Sonuç İlişkisi Yanılgısı - 2: Algısal Yanılgı

Merhaba arkadaşlar,

 

Açık konuşmak gerekirse bugün sizlerle paylaşacağımız yazıyı toparlamak bizim için çok zor oldu. Çünkü hakikaten bugün bahsedeceğimiz yanılgı örnekleri o kadar hayatımızın içerisine girmiş ki, kafamızı kaldırıp gerçekleri göremez olmuşuz; bu yüzden bizler de zorlandık örnekleri ortaya çıkarıp toparlarken. Şimdi başlayalım…

 

Hatırlarsanız geçen yazımızda zaman kavramına değinmiştik. Çoğu Evrim karşıtı daha “zaman” kavramını bile tam olarak kavrayamamışken, buna rağmen en şiddetli bilim karşıtlarıdır. Elbette ki bir düşünceyi en hararetli ve en gözü kapalı savunanlar, o konuda hiçbir bilgisi olmayanlardır. 

 

Peki, bir insanı bu şekilde bilim düşmanı haline getiren ve bir gerçek olduğu bu kadar açık olan bilimsel bir olguya bu kadar şiddetli sırt çevirmelerine sebep olan şey nedir? Bunun başında elbette bilimsel olmayan şahsi inançlar gelmektedir, ancak biz işin o kısmından çok insanların bu inançlara nasıl yaklaştığı ve bu yaklaşımlarının Dünya'ya bakış açılarını nasıl değiştirdiğiyle ilgileniyoruz. Ki bu da bizi yanılgının kökenlerine götürüyor. 

 

Bunun en temel sebebine değinecek olursak; bu açıkça şahsi inançların çoğu zaman insanların neden-sonuç zincirini algısına yaptığı saldırıdan kaynaklanmaktadır. Bunların başında da her şeyin insanlar için var olduğu düşüncesi gelir. Bildiğiniz gibi dinlerin hemen hemen hepsinde, evrendeki her şeyin insanlar için yaratıldığı, onların emrine sunulduğu, insanın evrendeki en güzel, en iyi “tasarlanmış”, en "üstün" canlı olduğu iddiası vardır. Bu, bilimsel açıdan ve dolayısıyla doğal gerçekler açısından apaçık bir saçmalık ve akıl dışılıktır. Ancak kibrine her daim yenik düşmeye meyilli olan insanların pohpohlanmak hoşlarına gitmektedir. Ne yazık ki, insanların şahsi değer yargıları ve temel olarak "doğru" ve "yanlış"ları, "gerçek"leri değiştirmemektedir. İşte bilim, doğru ve yanlışlar yerine gerçekler ile ilgilenmektedir.

 

Eğer bu soruna dikkatli bakacak olursanız, insanın nasıl bir yanılgıya itildiğini görebilirsiniz: Hayatın kendisi, bir yanılgı haline dönüştürülmüş olmaktadır. İdda ediliyor ki, her şey insanlık için yaratıldı, insan en üstün varlık, vs. Ancak bu, hayata objektif bakmayı birazcık becerebilen birinin görebilceği gibi kesinlikle doğru değildir. İnsanlar ne evrenin, ne de Dünya’nın umrunda bile değil! Yeri geldiğince tekrarladığımız gibi: İnsanların tamamı bir anda yok olsa, Dünya’daki canlıların %99′u bunun farkına bile varmaz. Ancak eğer Dünya’daki bakterilerin tamamı bir anda yok olsa, Dünya’daki canlıların tamamı birkaç gün içerisinde ölmeye başlar ve bir haftadan biraz uzun bir süre içerisinde Dünya’da tek bir canlı kalmaz. Hangi canlının daha kıymetli olduğuna siz karar verin.

 

Öte yandan, Dünya ve hatta Güneş Sistemi ve hatta Samanyolu Galaksisi bir nedenle yok olsa, Evren bunun "farkına varmaz" bile. Kendi "işine bakmaya" devam eder, her şey olduğu gibi devam eder. Ancak ne yazık ki insanlar, kibirlerinden dolayı kendilerini “üstün yaratılmışlar” olarak görmektedirler. Bu, genellikle düşünmekten ve gerçeklerden korkan insanların sıklıkla başvurduğu bir yalandır. Ancak gerçek, gün kadar açıktır, bu insanların tamamı aldatılmaktadır ve bu yalanla seve seve aldanmaktadırlar. Bu, insan zekasına açık bir hakarettir.

 

İşte bu, birinci Neden-Sonuç İlişkisi Yanılgısı'dır. Bunu şöyle ifade edebiliriz: Her şey insanlar için var edilmiş değildir. Her şey bu şekilde var olduğu için insanlar var olabilmiştir. Bunu anlamak çok önemlidir. Evrimsel süreçte bazı değişkenlerin farklı etkimesi sonucu insan türü hiçbir zaman evrimleşmeyebilirdir. Eğer o göktaşı, Dünya'ya 65 milyon yıl önce çarpmasaydı, bugün ne biz bu yazıyı yazıyor olacaktık, ne de siz okuyabilecek olacaktınız. Peki biz olmasaydık ne değişirdi? Eminiz Dünya daha temiz ve yaşanabilir bir yer olurdu; ancak bunun dışında, doğa açısından hiçbir şey değişmezdi. Doğa olduğu gibi ilerlemeye devam eder, yeni yeni canlılar türleşir ve devinim bu şekilde ilerlerdi. Biz, Evrim'in sıradan bir ürünüyüz ve bu gerçeği görmemiz, yanılgılarımızdan kurtulmaktaki ilk adım olacaktır. Biz, Evrimsel süreçte sahneye, tıpkı diğer canlılar gibi doğal süreçler sonucunda çıktık ve daha sonra, evrimleşen organımızın beyin olmasından ve bu organın algısal güç ile ilgili olmasından ötürü, pek çok yan etkisiyle beraber zekamız evrimleşti. Bunun sonucunda, ortamda zaten var olan ancak hiçbiri bize "hizmet etmek" amacıyla orada bulunmayan varlıkları manipüle etmeye başladık. Ve o gün bugündür, yaklaşık son 6 milyon yıldır; ancak daha aktif olarak son 200.000 yıldır, en üst düzeyde ise son 50.000 yıldır doğayı ele geçirmeye çalışmaktayız. Bu süre zarfında ortaya çıkan her bir insan türü, algı düzeyi belli bir noktanın üzerinde olarak doğduğu için, etrafına bakmış ve ataları tarafından adım adım insan hizmetine sokulan varlıkları görerek, her şeyin kendisi için var olduğunu sanmıştır. Ne var ki, olan tek şey kümülatif bir şekilde ilerleyen bir "ehlileştirme" işlemidir. Bizzat insan türü tarafından yapılmış ve gelecek nesillere sunulmuştur. Gelecek nesillerse, bu adım adım ehlileştirme işini, biraz işlerine geldikleri için, biraz da bir önceki yazıda bahsettiğimiz zaman kavramını anlayamadıkları ve buna hakim olmadıkları için görmezden gelmişler ve onun yerine sanki tüm bu "ehli" varlıkların (sadece hayvanlar değil, doğanın kendisi de) kendileri için var olduğu yanılgısına saplanmışlardır. Son birkaç bin yıldır bu şekilde gelişerek gelen bilgiler, sonunda bir diğer yazımızda ele aldığımız korkular ve sonuçları ile birleşerek şahsi inanç sistemlerinin doğmasına sebep olmuştur. Kısaca, günümüzdeki din/bilim ve şahsi doğrular/gerçekler döngüsü, bu şekilde adım adım yaratılmış ve insanlar bu dögü içerisinde kısa sürede kaybolmuşlardır.

 

Dolayısıyla, dediğimiz gibi, ilk olarak bu döngüden çıkmak gereklidir: Hiçbir şey insan için var değildir. İnsan için varmış gibi gözüken her şey, o haliyle bugüne gelebildiği için, bir noktada insanın evrimleşmeye başlaması mümkün olabilmiştir. Ancak bu mümkün olmasaydı da, doğa için hiçbir şey değişmezdi.

 

Başka bir örneğe bakalım: İnsanlar doğaya bakmakta ve her şeyin ne kadar büyüleyici ve mükemmel ayarlanmış olmasından etkilenmekte, doğaya hayran kalmaktadır. Ve bunu derhal üstün bir yaratıcının sanatına bağlamakta, her şeyin bir anda o şekilde yaratıldığına inanmaktadır. Sadece canlılarda bulabileceğimiz milyonlarca hata, onların milyarlarca yılda geliştirdiği donanımların gölgesinde kalmakta ve evrim karşıtlarının işine geldiği şekilde, göz ardı edilmektedir. Ancak bu hatalar var, şu anda vücüdumuzda onlarca kusur bulunuyor ve hayat mükemmel değil! İlk yazımızı da göz önüne alarak, şunu düşünmemiz gerekiyor: Biz, 4 milyar yıllık bir değişimin sonucuyuz. Bu inanılmaz çokluktaki zaman diliminde, o kadar çok “doğada hayatta kalmaya uygun özellik” birikerek canlılarda artmıştır ki, başlangıçtan ta 4 milyar yıl sonra ortaya çıkan bizler doğaya baktığımızda, bu özelliklerin ne kadar muazzam bir şekilde “yaratıldığı” yanılgısına düşüyoruz. Halbuki onlar, milyarlarca yıllık bir birikimin sonucu ve doğada her zaman doğaya en uygun olan hayatta kalıp üreyebileceği için tabii ki de vücutlarımızda ve yapımızda çok "güzel" mekanizmalar bulunacak. "Güzel" kavramı bile, doğal süreçler sonucu evrimleşen beynimizde var olan bir algıdır; dolayısıyla tabii ki bize bu mekanizmalar "güzel" gelecektir. Bir düşünün, neden bir tür sadece kendi türündeki karşıt cinsiyeti çekici bulur? Çünkü binlerce yıldır bu şekilde, birlikte evrimleşmektedirler ve hormonları, feromonları, algıları buna göre değişmektedir. İşte "bu" sebepten ötürü bir insan, sadece bir başka insana çekim duyar. İnsanların, bir diğerine çekim duyabilecek şekilde var olmasını düşünmek de bir diğer Neden-Sonuç İlişkisi Yanılgısı olarak görülebilir. 

 

Bir diğer örnek, "Dünya’nın ne kadar da muhteşem bir konumda bulunduğu" yanılgısıdır. Çünkü buna bakan insanoğlu, Dünya’nın Evren’deki konumunun ne kadar da muhteşem, tam olarak da insanların var olması için yaratıldığını sanar. Hatta ileri giderek zamanında Dünya’yı Evren’in merkezine koymuştur. Ancak modern astronomi göstermiştir ki, Dünya, Samanyolu Galaksisi’nin son derece sıradan ve kuytu bir köşesinde bulunmaktadır ve Samanyolu Galaksisi de Evren’in son derece kıytırık ve herhangi bir özelliğe sahip olmayan galaksilerinden birisidir. Bu bizlere, insanın nasıl kendini yüceltmek adına saçmalayabileceğini göstermektedir.

 

Dünya’nın konumunun bir muhteşemliği elbette ki yoktur. Çocukluğumuzda kulaktan dolma bir mit duyarız: "Dünya Güneş'e bir milimetre bile yaklaşsa yanar yok olurduk". Bunun ne kadar saçma bir bilgi olduğunu, lise fiziğinde Kepler Yasaları’nı okuyan biri bile anlayacaktır. Zaten Dünya asla her an Güneş’e aynı uzakta değildir ve uzaklığı sürekli olarak değişir. Ayrıca uzay boşluğundaki kütlelerin etkisiyle Güneş’ten uzaklaşıp yaklaşabilmektedir ve astronomik uzaklıklar dahilinde 1 milimetre gibi, hatta metre gibi ölçüler gülünç derecede ufak kalmaktadır. Ancak kendisini yüceltmek amacı güden, kendi “evini” en kıymetli hale getirmek isteyen insanlar bu mitlere kapılarak saçmalamakta ve Dünya’nın konumunu abartmaktadırlar. Kimi zaman insanlar buna "Eh, işte bu yaklaşıp uzaklaşmasındaki düzen bile mükemmeldir." diyerek karşı çıkarlar. Bu da tabii ki asılsız bir iddiadır: 11 Mart 2011'de Japonya'da meydana gelen 9.0 şiddetindeki deprem, Dünya'nın yörüngesini 16.5 santimetre değiştirmiştir (ayrıca başka pek çok şeyi de değiştirmiştir). Ve hatta günlerin uzunluğunu bile, bize çok kısa gelecek olsa da 3 mikrosaniye kısaltmıştır, çünkü Dünya'nın dönüş hızını arttırmıştır. Ancak biz halen bu yazıyı yazabiliyorsak ve siz de okuyabiliyorsanız, demek ki Dünya'nın bir önceki yörüngesi tek "mükemmel" yörünge değilmiş.

 

Yani doğru ifade şekli şudur: Dünya'nın yörüngesi bizim var olmamız için bu şekilde var değildir. Dünya'nın yörüngesi bu şekilde olduğu için (ve bazı diğer etmenler dahilinde) Dünya üzerinde canlılık, bizim bildiğimiz bu şekliyle başlayabilmiştir ve örneğin Güneş Sistemi'ndeki diğer gezegenlerde, en azından şu anda yoktur. Ki, oralarda da eski zamanlarda canlılık var olmuş olabilir. Belli bir düzeye kadar gelişmiş, sonradan yok olmuş olabilir. Örneğin Mars'ta, çok uzun bir süre boyunca Dünya'dakine benzer bir atmosfer olduğu, ancak bir Güneş patlaması sonucunda yayılan manyetik şok sebebiyle bu koruyucu katmanın tamamen yok olduğu düşünülmektedir. Bu zamana kadar ise canlılığın Mars'ta da var olabileceği düşünülmektedir. Ki Evren'deki 10 üzeri 40 civarı gezegen (1'in yanına 40 tane sıfır) düşünülürse, yaşamın başlayabileceği henüz pek çok gezegen oralarda bir yerlerdedir. Ve son bir bilgi, insanoğlu şu andaki teknolojisi ilse var olan Evren'in %1'ini görüp inceleyebilmektedir. Tüm bunlar, nasıl bir yanılgı içerisinde olunduğunu göstermektedir.

 

Bir diğer örnek, Evren’deki düzenin muhteşemliğindedir. Bu da apaçık bir şekilde gülünç bir yanılgıdır. Tıpkı Dünya’daki zaman dilimini anlayamayanlar gibi, Evren’deki muhteşem uzaklıkları ve zamanı anlayamayan insanlar, Evren’de her şeyin sanki Dünya’nın ve bizlerin var olması için ayarlandığı hissine ve sanrısına kapılırlar. Evren 13.5 milyar yaşındadır ve yaşlanmaya devam etmektedir. Dünya, Evren’in bilinen sınırlarından yaklaşık olarak 46 milyar ışık yılı uzaktadır, bu da ışığın 46 milyar yılda aldığı zamana denktir (Işık Yılı bir uzunluk birimidir, bir zaman birimi değil!). Bunun ne muhteşem bir büyüklük olduğunu anlamak istiyorsanız, ışığın saniyede 300.000 km hızla gittiğini göze almalı ve 46 milyar yıldaki saniye sayısını bulup, bunu ışığın hızıyla çarpmanız gerekir. Bu "eğlenceli" işi size bırakıyoruz (Cevap: ~440.000.000.000.000.000.000.000 kilometre). Evren'in sınırlarını, Evren bir küre olmadığı için uzunluk cinsinden vermek zordur. Ancak hacim olarak bakıldığında, 410 nonilyon kübik ışık yılı hacminde olduğu bilinmektedir. Bu da, sayısal olarak şu kadar etmektedir: 410.000.000.000.000.000.000.000.000.000.000 kübik ışık yılı!

 

Evren’in sınırlarında hala “yaratılış” sürmektedir. Enerji, kütleye dönüşmekte, kütleler Evren genişledikçe Evren sınırları “içerisinde” kalmakta ve zamanla yıldızları, kara delikleri, gök cisimlerini, gezegenleri oluşturmaktadır. Bunların hepsi doğal süreçlerdir ve hiçbir doğa-üstü güce ihtiyaç duymaz. Ancak eğer ki insan, bir anlığına bu sınıra gitse, o akıl almaz enerji-kütle dönüşümü içerisinde 1 mikrosalise bile varlığını koruyamaz. Çünkü orası, hala oluşumun sürdüğü bir noktadır. Dünya’nın Evren içerisinde bulunduğu konum ise, milyarlarca yıl önce zaten oluşmuş ve belli bir lokal dengeye ulaşmıştır. Bu sebeple şu anda içerisinde bulunduğumuz yer, son derece sakin ve özenle tasarlanmış hissi yaratmaktadır. Bu komik ve açıkçası çocukça bir sanrıdır.

 

Doğru ifade edilişi şudur: Evren bizim için bu şekilde düzenli değildir. Evren'in göreceli olarak, lokal bir bölgedeki daha düzenli (Dengeye ulaşmış) yerlerinde canlılık meydana gelebilmektedir. Belki başka diğer yerlerinde de, bu şekilde düzenli yerlerde olamayan varlıklar var olabilir. Bunları ancak ve sadece bilim ortaya çıkarabilecektir.

 

Bir diğer örnek, Dünya’daki denge hakkındadır. Dediğimiz gibi bizler ve günümüzdeki tüm modern canlılar 4 milyar yıllık bir değişimin sonucuyuz ve bu süreçte Dünya belirli bir dengeye ulaşmıştır. Ancak bundan 4.5 milyar yıl kadar önce, Dünya hiçbir insanın varlığını koruyamayacağı kadar kaotik bir yerdi. O zamanda yaşayabilseydik, eminiz ki kimse “her şeyin insan için yaratıldığı” fikrine kapılmayacak ve var olan her şeye lanet edecekti, muhtemelen de yok olacaktık. Bu örnekleri bu şekilde sonsuz sayıda arttırabiliriz.

 

Bu kişiler, gerçek hayatta da bu neden-sonuç yanılgılarına düşmektedirler. İnsanların kader gibi kavramlara inanması bunun en net örneğidir. İnsanlar, herhangi bir işten işlerine geldikleri bir sonuç elde ettiklerinde, Tanrı’nın bunu sağladığını sanarak sevinmekte ve Tanrılarını övmektedirler. Aynı iş, istemedikleri bir şekilde sonuçlandığındaysa, “bunun kısmet olmadığını” düşünmekte ve sonucu kadere yormaktadırlar. Yani insan, olan olayların kendisi için var edildiği yanılgısına düşmektedir. Halbuki, neden-sonuç ilişkileri incelenirse, tüm olayların var oluş sebepleri ortaya çıkarılabilir. Yani Dünya'nın bir diğer ucunda, örneğin Amerika'da sokakta yürürken, Türkiye'den ilkokul arkadaşınızı görmeniz size bir "tesadüf" ya da "kader" olarak görülebilir. Halbuki karşılaşan kişilerin geçmişleri adım adım izlenirse, onları oraya götüren tüm sebepler ortaya çıkarılabilir. Yani "kader", aslında insanın anlayamadığı kadar karmaşık olaylar zincirine verilen bir "Bay X"tir. 

 

Aslında tüm şahsi inançların var olma sebebi de, yine bu neden-sonuç yanılgısıdır. Bu konuya şu yazımızda değinmiştik:

 

https://www.facebook.com/note.php?note_id=183176128407137

 

Şimdi, bu yanılgılara hayali örneklerle devam edelim:

 

"Arabalar ne kadar da muhteşem yaratılmış, adeta karayollarında gitmeleri için tasarlanmış gibi! Bu sebeple muhteşem bir tasarımcı olmalıdır."

 

Halbuki karayolları da, otomotiv sektörü de yüzlerce yıllık bir tarihe sahiptir. Her şey adım adım, birikerek ilerlemiş, önce yollar gelişmiştir. Daha sonra teknoloji, zaten var olan altyapıya göre geliştirilmiş ve araçlar o yüzden otoyolda gidebilecek şekilde tasarlanmıştır. Eğer tarih içerisinde “yol” kavramı tamamen farklı bir şekilde gelişseydi, o zaman otomobiller de tamamen farklı şekilde “tasarlanması” gerekmektedir. Kişilerin düşmemesi gereken bir yanılgı, “İşte, otomobillerin de bir tasarımcısı var, o zaman bizim de olmalı.” demektir. Bu konuya da şurada değinmiştik:

 

https://www.facebook.com/note.php?note_id=190432727681477

 

---

 

Bu yazımızı, yeri geldikçe sayfa okurlarımızın istemeden düştükleri neden-sonuç ilişkisi yanılgılarını ekleyerek genişleteceğiz. Bir örnek şu şekilde gelişmiştir:

 

Sayfamız okurlarından Sayın Emre Kaya bize şöyle bir soru yöneltti:

 

annenin bebeğini emzirmesi için doğum sonrası oluşan süt. vücut bunu bilinçli mi yapıyor? yani bu süt, bebek için çok faydalı. ve doğumdan sonra ortaya çıkıyor. doğumdan sonra ortaya varklı bir sıvı ya da tepkime oluşsaydı, yüzyılalr önce insanlar bu sıvıyı yine de bebeklerine verecekler miydi? yani sanki, beyin biliçli bir şekilde "süt" veriyor. baska bir şey değil. yani oldukça biliçli gibi. bu durumda agnostizm ya da teizm düşüncelere kayıyorum.

 

Evrim Ağacı olarak verdiğimiz cevap ise şöyle:

 

 Ooo çok tehlikeli bir hataya düşüyorsunuz, buna "Neden-Sonuç Yanılgısı" diyoruz. "Anneler yavrularına faydalı olduğu için süt veriyorlar" değil, "anneler süt verebildiği İÇİN yavrular sağlıklı oluyorlar". Buradaki farkı anlamak önemli.

 

Burada bir karşılıklı evrim söz konusu. Baldwin Etkisi'nin de açıkladığı üzere, anneler soylarını korumak için yavrularını beslemek zorunda. Her hayvan bunu farklı yollarla yapıyor, memeliler ise süt bezlerinden salgıladıkları özel bir besin olan süt ile. Ancak bu, ilk başta "yavrular sağlıklı olsun diye" salgılanan bir besin değil. Bu, başlangıçta ter bezlerinin evrimleşmesi sonucu ortaya çıkan bezin bir salgısı. Bu salgıyı yavrularını beslemek için kullananlar, zor şartlarda avantajlı konuma geçmiş olabilirler. Veya bu salgı içerisindeki materyaller, o zamanlarda da bebeklere fayda sağlamış olabilir. Ancak "amaç", kesinlikle yavruyu sağlıklı kılmak değildi.

 

Daha sonra, avantajlı konuma geçenler hayatta kalarak süt bezlerinin gelişimi ve varlığı doğal seçilim ile desteklendi. Bu sayede, süt üretimini tetikleyen mekanizmalar da zamanla evrimleşti.

 

İşte bu yüzden günümüzde bebek doğumundan sonra, hormon değişiklikleri beyindeki hipotalamus ve hipofiz bezi bölgelerini tetikliyor. Bu tetikleme sonucunda, süt bezlerini uyaran hormonlar salgılanıyor ve süt üretiliyor.

 

Bu madde, tamamen farklı bir madde de olabilirdi. Örneğin idrar ya da başka herhangi bir şey olabilirdi. Ancak biz bugün, milyonlarca yıllık evrim sürecine dönüp baktığımızda, salgılanan besine "süt" diyoruz. Ve eğer bilim çerçevesinde değerlendirmezsek, sanki yavruların iyiliği için mükemmel olarak tasarlanmış gibi duran bir yapı görürüz. Ancak bu bilim ve akıl dışı olacaktır. Bilimsel açıklaması ise, yukarıda yaptığımız gibi, kademeli bir değişimdir. Ve "Neden-Sonuç Yanılgısı"na düşmemek de önemlidir.

 

Doğada hiçbir şey bilinç dahilinde olmaz; hatta ilgili yazılarımızda açıkladığımız gibi, insanın bile bir bilinci olduğunu düşünmek güçtür. Sadece biz Dünya'yı kendi yanılgı ve algılarımızla değerlendirdiğimiz için, doğaüstü güçlere inanır, kendimizi üstün sayar, Evren'deki gerçekte olmayan, sözde mükemmelliğe hayranlık duyarız. Halbuki bilim bize gerçekleri gösteren tek somut araçtır.

 

Umarız açıklayıcı olmuştur.

 

Sayfamız okurlarından Sn. Berk Çakan bize şöyle bir soru yöneltti:

 

şu an zamanınızın olmadığını biliyorum fakat yine de daha sonrasında not hazırlamnız için birkaç soru yöneltmej zorundayım.internette sanssüsüzde yapılan evrim tartışmalarından birini izliyordum üreme sistemiyle ilgili iddaalarda bulundular.spermlerin özel bir zırhla kaplnması,üreme hücrelerinde mayoz bölünmenin gerçekleşmesi,sperm kuyruğuynun arkasına mitokondrinin yerleştirlmesi,spermin vajinadaki yol bulma yeteneği.,spermin kadın fizyolojisine uygun hazırlanışı,spermin özel enzimlerle kaplanması vs vs.bunları internette evrimin tartışıldığı video dada bulabilirsiniz.23 ve 24. partlarda.(yoplam 28 part var)ve açklarsanız eğer evinirim çünkü üreme sistemiyle ilgili bu iddaalar gerçekten kafamı karıştırıyor.heralde cevap çok basittir amayine de cevaplarsanız sevinirim.

 

Evrim Ağacı olarak kendisine verdiğimiz cevap şöyle:

 

İşte burada düşülen tam olarak "Neden-Sonuç İlişkisi Yanılgısı"dır. Oradaki iddia sahipleri, "Spermler bu şekilde yollarını bulabilmek için böyle böyledirler." derler. Halbuki doğada "amaç" olmadığını anlamazlar. İfadenin doğrusu şudur: "Spermler, bu şekilde evrim geçirdikleri için son birkaç yüz milyon yılda, yumurtaları bulabilirler."

 

Artık bu kadar basit konseptleri sizler de görebilir, bu kadar bayağı manipülasyonları sizler de açığa çıkarabilirsiniz: Spermler arasında da pek çok varyasyon vardır, milyonlarca sperm yumurtayı döllemeye çalışır, yüz binlercesi yumurtaya ulaşabilir ve sadece 1 tanesi dölleyebilir. Peki, eğer iddialarının arkasında yatan sebep, "yumurtayı döllemek amacıyla 'özenle dizayn edilmiş' spermler" olsaydı, akıllı bir tasarım, tek bir spermin tek bir yumurtayı döllemesine, böylece israfların önüne geçilmesine sebep olmaz mıydı? Madem "akıllı bir tasarımcı" bu sistemi tasarladı, neden milyonlarca sperm çıkışına ancak sadece 1 tane döllemeye imkan veriyor?

 

Elbette ki doğada bir tasarımcı bulunmaz. Ne spermler ne de herhangi başka bir şey "tasarlanmamıştır". Spermler, milyonlarcadır; çünkü atalarımız sularda yaşayan ve balıkların atalarıyla ortak olan türlerdir. Bu türler, suyun içerisinde, kaotik bir ortama üreme hücrelerini bırakıyorlardı. Akıntıların, gelgitlerin, dalgaların olduğu bir ortamda, tek bir yumurta ve tek bir sperm, şansın çok fazla azalmasına sebep oluyordu. Bu sebeple her zaman daha fazla sperm üretebilen erkekler ve her zaman daha fazla yumurta üretebilen dişiler avantajlı konuma geçebiliyordu. 

 

Daha sonra karalara çıkıldı ve iç döllenme evrimleşti. İç döllenmede, olasılık uzayı çok azaldığı için, yumurtaların sayısında bir azalma oldu. Spermler azalmadı, çünkü çoğu türün erkekleri birden fazla dişi ile çiftleşmeyi amaçlar ve ne kadar çok sperm üretimi, o kadar fayda demektir. Ayrıca döllenme dişi içerisinde gerçekleştiği için, dişilerin yüzlerce yumurta ihtiyacı yoktur; yumurta üretimine harcayacakları enerjiyi, çocuk bakımına ve gelişimine harcayabilirler.

 

İşte günümüzde de, spermlerin evrimi bu şekilde evrimsel süreç içerisinde incelenebilir. Spermlerden her zaman biyokimyasal yapı açısından daha başarılı olabilenler (varyasyonlardan ötürü) avantajlı olurlar ve meydana gelen yavrunun üreteceği spermler de (eğer erkekse tabii), bu şekilde daha başarılı olur. Binlerce nesil sonunda, spermler hep "yumurtayı bulmak konusunda daha başarılı" hale gelir; eğer çevresel koşullar değişmezse tabii.

 

Sonuç olarak, bu saydığınız insanlar, cahil cüheylan tayfasından olup TV köşelerine ulaşmayı başarabilmiş zavallı sahte-bilim tüccarlarıdır. Dolayısıyla zaten doğru bir kaynak değillerdir ve dedikleri hiçbir şeyin bilimsel bir değeri yoktur. Buradan da bunu anlamak mümkündür: Doğanın işleyişi, doğaüstü bir kavram ile izah edilemez. Doğanın tek izahı, bilimdir ve bilim olacaktır. 

 

Saygılarımızla.

 

Umarız faydalı olmuştur. Dediğimiz gibi yazımızı yeri geldikçe örneklerle genişleteceğiz.

 

En içten saygılarımızla.

ÇMB (Evrim Ağacı)

 

 

6 Yorum