Hayvan-Dışı Canlılarda Algı, Hafıza, Bilinç ve Zekanın Bilimsel Analizi

Yazdır Hayvan-Dışı Canlılarda Algı, Hafıza, Bilinç ve Zekanın Bilimsel Analizi
İnsanlar çok uzun yıllardır etraflarını kendi normlarına göre tanımlamaya çalışmışlardır. Örneğin canlıları taksonomik gruplara ayırıp, türlere bölmeye çalışmışızdır ve çalışmaktayız. Türler ve taksonomik birimler, insan yapımı sistemlerdir; doğada karşılıkları bulunmaz. Bu, sadece bizler tarafından konulmuş bir kategorizasyon mekanizmasıdır. Bizim sınıflandırmalarımızın doğa için herhangi bir anlamı yoktur. Taksonomiye gücünü veren evrimsel biyoloji, aynı zamanda bize biyoloji temelinde yapacağımız tüm sınıflandırmaların içsel bir hataya mahkum olduğunu da göstermiştir: doğada kategoriler yoktur. Her şey, tarihsel gelişimi içerisinde birbiriyle bağlantılıdır ve genellikler yapılar arasında yumuşak geçişler bulunur. Örneğin bir türün yeni türlere evrimi son derece yumuşak bir geçiştir. Hiçbir noktada başlamaz, hiçbir noktada bitmez. Ancak bizler, anlatım ve anlaşma kolaylığı açısından türleri belli sınırlarla tanımlamaya çalışırız; bunun sonucunda da türleşmenin başladığı ve bittiği noktaları kabaca belirleriz. Evet, elbette canlının soy hattı türleşmiş, yeni türler evrimleşmiştir, tüm türler bu şekilde var olmuştur; kimse bunu reddedemez. Ancak bu geçişin sınırlarının belirlenebileceği tamamen bizim uydurmamızdır. Aslında bilim insanları bir canlının diğerinlerine evrimleşmesinden bahsederken, her zaman bu yumuşak geçişi kastederler; ancak yeri geldiğinde bu geçişin kabaca başlangıç ve bitiş noktaları da belirtilebilir.

Bu, insan yapımı sınıflandırma ve tanımların sadece bir örneğidir. Bir diğer örnek, canlıların zekalarına ve algılarına göre kategorize etmektir. Söz konusu değerlendirmeleri yapan şahıslar bilim dışından olduğu zaman işler daha da karışmaktadır. Halk arasında yaygın olarak bilinen, çoğu zaman tamamen, geri kalan zamanların çoğundaysa büyük oranda hatalı olan tanımlamalar, bilimsel analizlere "yamanmaya" çalışılır. Bu, her zaman büyük bir hüsranla sonuçlanmaya mahkum olsa da, neyi, neden ve nasıl savunduğunu bilmeyen insanlar için düştükleri hatayı görmeleri her zaman pek de kolay olmaz. Bunun en güzel örneği, insan-dışı hayvanlar ile hayvan-dışı canlıların zekalarının ve algılarının değerlendirilmesinde karşımıza çıkmaktadır.




Farklı Canlı Gruplarında Zeka

Örneğin birçok insan, türümüzün zeka konusunda diğer tüm canlılardan önde olduğu konusunda hemfikirdir. Bu konuda biz de hemfikiriz. Daha önce sayısız defa vurguladığımız gibi, her canlının kendisine has bazı özellikleri vardır ve bu özellikler çoğu zaman diğer hayvanlarda o kadar vurgulanmış bir şekilde evrimleşmemiştir. Örneğin kartalların görüntü çözünürlüğü diğer hiçbir canlıyla kıyaslanamayacak kadar gelişmiştir. Bir mantis ıstakozunun görebildiği ışık spektrumuna pek az canlı erişebilir. Bir çitanın karadaki koşu hızına herhangi bir canlının yaklaşması bile çoğu zaman imkansızdır. Bir kılıçbalığı ile okyanusta yarışmak hiçbir canlının haddine değildir. Bir maymunla ağaca tırmanma yarışını pek az tür başarıyla geçebilir. Tüm bu saydıklarımız konusunda bizler, insanlar olarak tek kelimeyle berbat konumdayız. Ancak bizim de kendimize has, diğerlerinden önde olduğumuz bir saha var: beynimiz (ve onunla bir paket halinde gelen özellikler: hayal gücü, algı, düşünce, soyutlama, mantıklama, duygular, vs.). Bu açıdan bakıldığında, kendimizi "üstün" görmemiz oldukça taraflıdır. Evet, beynin paket programı diğer organlara göre daha zengindir, bunu kabul etmek gerekiyor. Ancak bunu bir üstünlük iddiası yönünde kullanmak, sanıyoruz ki zayıf gururumuzun doymak bilmez egomuzla buluştuğu noktanın acınası bir yansımasından ibaret. 

İnsanoğlu zekasıyla böbürlenmek konusunda o kadar ileri gitmiştir ki, upuzun yıllar boyunca diğer hayvanların sadece içgüdüleriyle hareket eden makineler olduğunu düşünmüş, onların düşünce kabiliyetlerinin bulunmadığını iddia etmiş, onların zekasının son derece düşük ve dikkate alınmayacak kadar zayıf olduğunu ileri sürmüştür. Bunu halen insanların ezici bir çoğunluğu sürdürmektedir. Örneğin, sokaktan çevireceğiniz insanlara "Hayvanlar insanlar gibi düşünebilir mi?" sorusunu yönelttiğinizde, çok büyük ihtimalle alacağınız cevaplar "Elbette hayır." ile "Muhtemelen hayır." arasında değişecektir. Merak edenler için, sorunun cevabı "Elbette ki hayvanlar insanlar gibi düşünebilirler." olacaktır. Hatta daha derin bir cevap verilmesi istenirse, "Elbette hayvanlar insanlar gibi düşünebilirler; sadece insanlar kadar düşünemezler. Beyni olan her hayvanın belli bir düzeyde zekası, algısı, iradesi, kararları, bilinci bulunur." Neyse ki son birkaç on yıldır bilim camiası bu gerçeği halkın da kafasına vura vura öğretme yolunda epey yol kat etti. İnsanlarımız da zaten çoğu zaman sevimli hayvan dostlarımızın bize yakın özelliklerde olduğunu duymaktan hoşlandıkları için, bu fikri çabuk bir şekilde kabul edecekler gibi görünüyor. Önümüzdeki birkaç on yıl içerisinde hayvanların bu özelliklerinin yaygın olarak halk tarafından da tamamen kabul edileceğine şüphemiz yok. Hoş, bir sivrisineğin ya da bok böceğinin zeki olduğunu kabul etmekte zorlanabiliriz; öte yandan bir köpeğin zeki olduğu bize pek yabancı bir fikir değildir. Çünkü türümüz, kendi "isteklerine" göre kararlar almaya meyillidir. Kendisinin hoşuna giden canlıları övmeyi, hoşuna gitmeyen veya kendisine yabancı olan canlıları "o kadar da çabuk yüceltmemeyi" görev edinmiştir. İşte bu makalemizin konusu da tam olarak budur.




Hayvanların zekasını her geçen gün daha yakından tanıyoruz. Olağanüstü problem çözme yetenekleriyle kargalar, insanınkine benzer karmaşık bir dil kullanabilen dağ köpekleri, birbirlerine isimleriyle hitap eden yunuslar ve daha nicesi, hayvan zekasının insanınkine kıyaslanabilir düzeyde olduğunun sıradan birkaç örneğidir. Elbette tıpkı çitanın koşu hızının bizimkinin kat kat fazlası olması gibi, insanın zekası da birçok diğer hayvanınkinden kat kat ileridedir. Ancak çitanın en hızlı koşabiliyor olması, bizim koşamadığımız anlamına gelmez. Bizim en zeki tür olmamız da, diğer canlıların zeki olmadığı anlamına gelmez. Her analizi, kıyaslanabilir örneklerle sınırlandırmak akıllıca olacaktır.

Ancak hayvanların zekasını inceledikçe, ilginç bir gerçekle de yüzleşmeye başladık: Zeka nerede başlar, nerede biter? Zekayı nasıl tanımlarız? Canlıların etraflarında olan bitenleri algılaması ve onlara cevaplar üretmesi için beyne ve sinir sistemine ihtiyaçları var mıdır? Örneğin gözümüze hızla gelen bir yumruktan tamamen otomatik bir şekilde kaçarız, bu bir reflekstir. Ancak bunu sinir sistemimiz sayesinde yaparız. Sinir sistemimizde bir sorun varsa, bu refleks gerçekleşemez. Öte yandan bilincimiz tamamen kapalı olsa bile bazı refleksleri gerçekleştirmeyi sürdürebiliriz. Bu durumda uyaranlara tepki göstermenin bilinçle doğrudan bir alakası olmadığı aşikardır. Peki ya sinir sistemi? Bir bitki, güneşin yönüne doğru yönelebilir. Bir mantar vücudunu yerçekiminin aksi yönde, köklerini yerçekimi yönünde büyütebilir. Yerçekimsiz ortamda büyütülen bitkilerde gelişim bozuklukları gözlenmiştir. Bunlar da uyaranlara verilen tepkilerdir ve bu uyaranların "algılanması" sonucu gerçekleşebilir. Eğer ki çevreden gelen bu sinyaller algılanamıyorsa, elbette o sinyallerin etkisi halen canlı üzerinde var olabilir; ancak buna yönelik bir tepki üretilemez. Örneğin eğer ki bitkiler, üzerlerine etki eden yerçekimini en azından moleküler düzeyde algılamıyor olsalardı, yine de yerçekimi etkisi altında havada serbest bırakıldıklarında yere düşeceklerdi (yani yerçekimi aynı şekilde üzerlerine etki edecekti) ama gelişimleri günümüzde gözlediğimiz gibi gerçekleşemeyecekti. Elbette bu "bilinçli" bir algı değildir; ancak zaten canlıların algısal bir tepki göstermesi için bilince gerek olmadığını söylemiştik. İşte bu durumda, aslında sinir sistemine de ihtiyaç olmadığını görüyoruz. Zira bakterilerden bitkilere kadar birçok sinir sistemi bulunmayan canlı grubu çevresinden gelen uyaranlara tepki gösterebilir.


Uyaranlar, Tepkiler ve Zeka

Peki uyaranlara tepki göstermek zeka belirtisi midir? Aslında canlılığın çalışma prensiplerini en temel düzeyde inceleyecek olursanız, var olan tüm zihinsel fonksiyonlarımızın çevresel ve bedensel uyarılara verdiğimiz tepkilerden ibaret olduğunu görürsünüz. Hatta bazı araştırmacılar, bunu bir adım daha öteye götürerek, aslında bir bitki kadar bilinçsiz olduğumuzu; sadece daha gelişmiş bir algı-cevap mekanizmasına sahip olduğumuz için hareketlerimizi bilinçliymiş gibi algıladığımızı ileri sürmektedir. Açıkçası, Evrim Ağacı olarak biz de bu bilim ekolünü savunmaktayız. Henüz sonuca bağlanmış bir tartışma değil bu; ancak zaten bu yazımızın konusu da değil.



Uyaranlara tepki göstermenin, canlılık belirtisi olduğu ortadadır. Ancak bu, eğer ki sistematik bir şekilde gerçekleştirilebiliyorsa, aynı zamanda zekanın da belirtisidir. Örneğin bir bebeğin çok basit bir bilmeceyi çözmeye çalışmasını düşünün. Diyelim ki bir küpü, ağız kısmı kare şeklindeki bir kutuya tam uyacak şekilde koyması gerekiyor. Önünde ise piramit, küp ve küre şeklinde üç cisim var; yani sadece küp bu kutuya girebilir. Ancak bebeğin bu cisimlere dair bir ön bilgisi bulunmuyor. Bu bilmeceyi çözmeye çalışan bir bebeğin zeka pırıltıları göstermesini, izlediği metodolojiden anlarız. Örneğin öncelikle küreyi dener ve uymadığını fark ettiğinde, diğer şekle geçerse, bu önemli bir adımdır. Ancak eğer ki şekli uygun olmayan bir cismi sürekli olarak o kutuya sokmaya çalışırsa, burada bir sıkıntı olduğunu düşünmeye başlayabiliriz. Tüm bu süreç, beynin etraftan gelen verileri değerlendirmesi ve onlara göre cevaplar üretmesi sayesinde olur. Beyin, bir problem çözme makinesidir. Dolayısıyla denek bebeklerin çoğu, küpü kutuya koyabildiği zaman başarılı olduğunu fark edecektir; çünkü diğer şekillerle yapamadığı bir şeyi yapabildiğini görecektir. İşte zekanın devrede olduğunu buradan anlarız. Tabii ki bu tek ya da evrensel bir yol değil; ancak sinir sisteminin sistematik bir değerlendirmesi olduğu son derece açıktır. Benzer bir şekilde, bir karganın önündeki bir problemi kademe kademe değerlendirmesi ve deneme-yanılma yoluyla; ancak doğru yöne gidecek şekilde çözmesi, zeka göstergesidir. Bu örneklerin tamamında, önümüzdeki problem beynimize sürekli uyarılar gönderir ve beyin bu uyarıları değerlendirerek bazı cevaplar üretir.


Burada ilginç bir düğüm noktasına ulaşıyoruz: etraftan gelen veriyi değerlendirmek ve cevap üretmek "algı" olarak değerlendirilir. Fakat algı, her zaman zeka belirtisi olmayacaktır. Dediğimiz gibi, bir bakteri de etrafına cevaplar üretebilir, canlı olması itibariyle kuşkusuz bir algı düzeyi vardır; ancak pek zeki değil gibidir. Yoksa zeki midir? Ne yaparsa "Evet, bu canlı zekidir." diyeceğiz? Hangi noktada zeki olduğuna ikna olacağız? Matematik problemlerini çözdüğü zaman mı? Yoksa basit, temel mantığı yürüttüğü zaman mı? Olaylar ve olgular arasında neden sonuç ilişkisi kurmak, zekanın bir parçası ya da göstergesi olabilir mi? Ne dersiniz, zeka için ne gereklidir?

Birçoklarının bu soruya vereceği cevap sinir sistemi ve beyin olacaktır. Bunun tatmin edici bir cevap olduğu kanısında değiliz. Çünkü zekayı salt bir organın veya sistemin varlığına bağlamamıza yetecek kadar veri bulunmamaktadır. Bunun sebebi de, zekanın tek bileşenli bir formül olmayışıdır. Zekanın en önemli bileşenlerinden ikisi hafıza ve öğrenme yeteneğidir. Elbette yüksek zekalı bir canlı, sadece bunlarla yetinmeyecek, bunların üzerine soyutlama, mantıklama, neden-sonuç ilişkisi kurma gibi birçok yüksek zeka fonksiyonunu da yerine getirebilecektir. Ancak başından dediğimiz önemli noktayı unutmayınız: insanlar ile diğer hayvanların zekasını, hayvanlar ile diğer canlıların zekasını aynı kefede değerlendiremeyiz. Fakat bu dış grupları "zekası yok" diye de değerlendiremeyiz. Çünkü zekanın bileşenlerinden bu ikisini, hafıza ve öğrenmeyi hayvan dışı canlıların da yapabildiği sayısız örnekle gösterilmiştir.


Bitkilerde (ve Diğer Hayvan-Dışı Canlılarda) Zekaya Ait Bazı Temel Bileşenlere Örnekler

Makalemizin başlığına uygun olarak, bitkileri ele alalım. Bitkiler, her ne kadar hayvanlar kadar karmaşık yapılı olmasalar da ve algı düzeyleri hayvanlara göre oldukça düşük olsa da, kendilerine has bir algı ve bilinç mekanizmaları bulunmaktadır. Üstelik bu mekanizmaların evrimsel süreçte ulaştığı karmaşıklık düzeyi, hiç de azımsanamayacak bir boyuttadır. Tek sorun, bitkilerin aktif olarak hareket etmiyor oluşundan ve genellikle çok "statik" oldukları düşüncesine sahip olmamızdan ötürü bu algı ve bilinci değerlendirmekte güçlük çekeriz. Halbuki bilinci, algıyı, zekayı ve ilişkili tüm süreçleri, nörokimyasal aktivitenin (en nihayetinde sadece kimyasal aktivitenin) kademeli olarak karmaşıklaşan basamakları olarak düşünecek olursak, bitkilerin de zekasını değerlendirmemiz çok daha kolay olacaktır.



Hayvanlara özgü olduğu düşünülen yiyecek arama güdüsünün bitkilerde gözlenip gözlenemeyeceğini araştıran Dr. James F. Cahill ilginç bir deney gerçekleştirdi. Bitkiler söz konusu olduğunda akla gelen hep sabit duran (ya da çok yavaş hareket eden) canlılardır. Ancak bu çok doğru değil, çünkü bazı bitkiler son derece hızlı bir şekilde hareket edebilirler. Hatta hayvanlar gibi, hayvanları avlarlar bile! Venüs Sinek Kapanı bunun en güzel örneğidir. Peki bu bitkilerin, hayvanlarda olduğu gibi bir "avlanma içgüdüsü" var mıdır? Bunu anlamak için sıradışı bir yol izlemek gerekiyor. İşte Dr. Cahill de bunu yaptı: 

Deney gereği bir kaba yerleştirilen bitkinin toprağında besinler homojen bir şekilde dağıtılmışken bir diğerinde besinler öbek öbek yerleştirildi. Toprak altına yerleştirilen kameralarla köklerin büyümesi izlendi. Hızlandırılmış görüntülerde bitkinin köklerinin bir solucan gibi hareket edip birkaç kere yön değiştirdiği daha önce de gözlemlenmişti. Bu deneyde ise homojen besin kaynağına sahip bitki kökleri sabit bir hızda büyürken öbeklenmiş besin dağılımına sahip kaptaki bitki belirli bir kök uzantısında büyümesini hızlandırıp besin kaynağına ulaştığında büyümesini yavaşlattı. Bu davranış bir hayvanın yiyecek bulduğunda durması ile çok benzerdir. Sonuçta hayvanları çok zeki canlılar olarak görüyoruz ve diğer canlılardan ayırıyoruz. Fakat özüne baktığımızda, beynin oldukça sıradan ve temel çalışma prensipleri olduğunu görebilirsiniz. Örneğin bir hayvanın yemeğe ulaşması sırasında beyninde yaşananlar, basit bir bilgisayar programından çok da farklı değildir. Dolayısıyla bunun bir benzerini bitkide görmek, onların çalışma biçimlerini anlamamız açısından büyük önem arz eder. İyi ama bir bitki yolunu nasıl bulabildi?

Bu sorunun cevabını veren Dr. Consuelo De Moraes oldu. De Moraes, bitkilerin "vampiri" olarak görülen küsküt otu ile bir çalışma yürüttü. Araştırmasında, bitkilerin koku alma duyusu ile yönünü nasıl bulduğunu gösterdi. Küsküt otu kökü olmayan ve dolayısıyla yaşamak için diğer bitkilere yapışıp onların kaynakları ile beslenen bir ottur. Bu nedenle ona "vampir" denir. Bu bitkinin bazı bitkileri diğerlerine nazaran daha çok tercih ettiği zaten biliniyordu. Ancak bu tercihi neye göre yaptığı bilinmiyordu. Seçenekler arasından tercih yapabilmek, zekanın en net belirtilerinden birisidir. En azından zekanın içgüdüsel kısmının... Yapılan deneyde, ilk önce bir küsküt otu domates bitkisi ile aynı kaba kondu. Küsküt otu aşağıdaki videoda da görüldüğü gibi zorlanmadan konak bitkiyi tespit etti. 



Daha sonra küsküt otu, domates ile başka bir bitkinin arasına kondu ve hangisini tercih edeceği gözlendi. Küsküt otu, domatese yöneldi. Bu bulgulardan yararlanarak domates bitkisinin kokusu özenli bir şekilde ayrıştırılarak plastik bir çubuğun üzerine sürüldü. Deney tekrarlandığında küsküt otu diğer alternatifi değil domates bitkisinin "parfümü" sürülmüş olan plastik çubuğu tercih etti. Bu durum bitkilerin salınan kimyasallar yolu ile birbirlerini tanıyabildiğini gösterdi. Domates bitkisinin ayrıca küsküt otu tarafından saldırıya uğradığında imdat çağrısı olarak yorumlanabilecek farklı bir kimyasal salgıladığı gözlendi.

Yapılan her yeni araştırma, bitkilerin etraflarıyla etkileşimi konusunda daha fazla ve net bilgiler vermektedir. Fakat zor olan, etki-tepki sürecinin hayvanlar ile bitkiler arasında farklı olup olmadığını anlamaktır. Hayvanlarda sinir sisteminin bulunması, bu süreci fazlasıyla hızlandırır ve verimli hale getirir. Ancak yavaş ve verimsiz bir etki-tepki, sadece farklı bir zeka tipi olarak değerlendirilemez mi?

Bitkilerde etki-tepkiye dair birçok örnek bulunmaktadır. Örneğin yeni kesilmiş çimenlerin ya da koparılmış çiçek-benzeri bir koku saçması buna örnektir. Bu kokular, bitkinin "güzel kokmak" amacıyla salgıladığı kimyasallar falan değildir. Aslında bitkiler, kesilme sonucu alınan zarara karşı savunma olarak bu kimyasalları salgılarlar. Max Planck Kimyasal Ekoloji Enstitüsü'nden Dr. Ian Baldwin ve Dr. Danny Kessler, vahşi tütün bitkisi (Nicotiana attenuata) üzerinde yaptığı araştırmada bitkinin kendisini tozlaşma ile döllemesi için gece az miktarda ışıldayarak ve çiçeklerinden benzil aseton yayarak çağırdığı gece aktif böceklerden bir kelebek çeşidinin (Manduca sexta) yine bitkinin üzerine yumurtlaması ile ortaya çıkan larva tehdidini kovmak için belli kimyasallar yaydığını keşfetti. Bu kimyasallar bu tırtıl çeşidi ile beslenen bir böceği çağırmak için kullanılıyordu. 

Bitkilerin çevresel stresi algılayabildikleri gerçeği, araştırılmaya değer bir gerçektir. Çünkü bu, zihinsel algının en önemli adımlarından bir tanesidir. Ancak unutmayın: algının "bilinçli" hale dönüşebilmesi için bu etkilere uygun, rastgele olmayan tepkilerin üretilmesi gerekir. Tıpkı bebeğin rastgele bir şekilde değil de, giderek sistematik hale gelen bir şekilde algısını yönetmesi gibi. Bitkilerde de bu durum aynen görülmektedir. Çevresel stresin (baskının) şiddeti ve türüne bağlı olarak, birbirinden farklı tepkiler gösterebilirler. Bunda, evrimsel süreçlerin rolü son derece önemli bir paya sahiptir. Örneğin acı biberlerin bulundukları nemlilik oranına bağlı olarak acılık miktarlarını değiştirmeleri (çünkü nem arttıkça hem suyun verimli kullanımının önemi, hem de biberlere zararlı mantarların oranı değişecektir), evrimsel bir değişimdir. Çünkü bitki bu değişime kendisi karar vermez. Dolayısıyla bunu algı veya zeka olarak değerlendiremeyiz. Peki bitkiler ne yapsaydı zeka pırıltısı olarak görürdük? Cevap basit: etraftan gelen uyaranlara bağlı olarak, bu uyaranları yönetip, çevrelerini buna göre değiştirme kararı alabilselerdi.

Bitkiler, bu söylediğimizi yapabilirler. 2003 yılında yayımlanan bir makalede, Arabidopsis cinsi bitkiler düzenli ve tekrar eden bir biçimde absisik asit (ABA) kimyasalına maruz bırakılmıştır. Araştırma süresi boyunca denek olan bitki grubu ABA hormonuna duyarlı hale gelmiştir ve vücut yapılarıyla davranışları (örneğin stoma açıklıkları ve ışığa verdikleri tepkiler) değişmiştir. Normalde bu hormon hep belirli aralıklarla verilmiştir. Daha sonrasında, bu bitkiler yıkanmış ve bu hormonun etkilerinden arınmıştır (bu genelde ortalama 12 saatlik bir yıkama ve bekleme süresini gerektirir). Fakat sonrasında, düzene aykırı, çoğunlukla rastgele şekilde uygulanan hormona, bitkiler son derece ilginç bir tepki vermişlerdir: her seferinde bu kimyasalı "hatırlamış" ve verecekleri tepkilerini buna göre ayarlamışlardır. Bu da, araştırmacıların "bitkilerde ABA-temelli hafıza mekanizması" şeklinde bir hipotez geliştirmelerine neden olmuştur. Yaptıkları genetik analizler de, hipotezlerini doğrulamıştır. Araştırmacılar, bu hafıza ve öğrenme sürecinin meşhur Pavlov deneylerindeki "koşullu şartlandırma" örneğinden pek de farkı olmadığını belirtmektedirler. Zira insan da dahil olmak üzere "zeki" olarak tanımladığımız canlıların tamamı, öğrendikleri şeylerin neredeyse tümünü bu şekilde koşullanarak öğrenmektedirler. Bunu Sinirbilim yazı dizimizde bolca anlatmıştık, tekrar etmeyi gereksiz görüyoruz.



Bu durumda, bitkilerde hafızaya dair ilk pırıltılara ulaşmışız demektir. Ancak elbette bu konuda sadece bir adet araştırma bulunmuyor. Bir diğer araştırma 2009 yılında sinekkapan (Venüs) bitkisi üzerinde yapıldı. Bu defa daha da çarpıcı bir sonuç elde edildi: daha önceki bazı araştırmaların da ileri sürdüğü gibi, bitkiler elektrik sinyalleri üretiyorlar ve vücutları içerisinde bu şekilde bilgi aktarımı yapabiliyorlar. Tıpkı elinize batan bir iğnenin bilgisinin elektrik sinyalleriyle taşınması gibi! Üstelik bitkilerde sinir sistemi ve sinir hücreleri bulunmaz bile. Ancak bu da konuyla ilgili temel bir yanılgıdır. Aslında vücudunuzda elektrik iletiminin gerçekleşebilmesi için sinirlere gerek yoktur. Elektriğin iletimi büyük oranda kimyasal bir süreçtir. Sinirler, bu süreci kat kat hızlandıran unsurlardır. Hayvanlar gibi hızlı hareket edebilen canlılarda elbette hızlı bir iletişim yöntemi gerekmiş, bu sebeple sinir sistemi avantajlı olmuş ve evrimleşmiştir. Fakat bitkilerde bu kadar hızlı bir iletime gerek yoktur (kaldı ki sinekkapanların kapanlarını kapatma refleksi hayvanların birçok refleksi kadar hızlıdır, sinirleri olmamasına rağmen!). Bitkiler, vücutlarında meydana gelen bir hasarı elektrik yoluyla iletebilirler. Sinekkapanlar üzerinde yapılan araştırmada, bu elektriksel sinyallerin hafıza oluşumuna neden olduğu gösterilmiştir. Hatta aynı araştırma, tıpkı hayvanlardakine benzer bir duyusal hafızanın sinekkapanlarda bulunduğuna dair verilere ulaşmıştır. Yani bitkiler, duyu organlarından gelen verileri hatırlayıp, buna göre cevap verebilirler. Daha önceden başlarından geçen deneyimlere göre bir öğrenme sürecine girebilirler ve tıpkı bir bebeğin öğrenme süreci gibi, bir konuya daha çok alışıp deneyimledikçe, daha sonraki tekrarlarda bu konunun üstesinden daha kolay bir şekilde gelebilirler.

Tütün bitkisinin savunması ve algısı konusunda ilgi çekici bir örnektir. Çünkü zaten birçok yırtıcı ile baş edebilecek nikotin kimyasalını salgılayabilir ve bu sayede güvende kalabilir. Fakat bunu basit bir kimyasal tepki olarak düşünebilirsiniz, haklısınız da. Sonuçta kolumuz kanadığında bir dizi kimyasal tepkime sayesinde pıhtılaşma meydana gelir. Bunun için zeki olmanıza gerek yoktur. Fakat tütün bitkisi bundan daha tuhaf bir şeyi de başarabilir: aktif olarak kendisinin etrafında bulunacak avcı hayvanların hangileri olacağını manipüle edebilir! 

Tütün bitkisi ve bir tırtıl...


Tütün bitkisi, kendisine zarar veren tırtılların tehdidinden genellikle avcı böcekler ve kuşlar sayesinde kurtulur. Ancak bunu yapamadığında, çok daha sıradışı bir şeyi dener: Kendisini tozlaştıracak başka bir hayvan seçer! Bir günden daha kısa bir süre içerisinde (dolayısıyla bu evrimsel bir değişim değildir!), çiçeklerini sinek kuşlarının (Trochilidae) beslenebileceği bir şekle sokar. Sinek kuşları tütünün saçtığı kokulara çekilirler ve burada tütünü rahatsız eden leziz tırtılları görürler. Onlarla avlandıklarında, tütün de kendisini korumuş olur! Buna "zeka" dememek için kendimizi zor tutuyoruz, belirtelim.

Bu kadar da değil... Centaurea maculosa olarak bilinen doğu Avrupa kökenli bir tür, Amerika'nın Montana eyaletinde yaşayan yerel türleri yok ederek büyük hayvan besicileri için sorun yaratıyor. Bu tür köklerinden yaydığı kimyasallarla diğer türlerin köklerini öldürerek besin kaynaklarını ele geçiriyor. Bu sayede daha çok yayılıp kendi hayatta kalma şansını arttırıyor. Yörenin insanları kimyasallar ve koyunları kullanarak bu türü durdurmaya çalışsa da pek başarılı oldukları söylenemez. Bu bitkiyi durdurabilen tek şey ise yine başka bir bitki! Acı bakla (Lupinus), kendi yaydığı oksalik asit ile bir kür kalkan oluşturup saldırgan türün yayılmasını engellemekle kalmıyor, yerel türlerin yaşaması için bir alan da sağlamış oluyor. Bu şekilde toprak sahiplenme dürtüsünü bitkilerde de olduğu anlaşılıyor. Ancak bu büyük oranda evrimsel bir silahlanma yarışının ürünü. Dolayısıyla bunun zeka belirtisi olarak görülmesi konusunda soru işaretleri bulunuyor. Buna rağmen, hayvanlardaki zekanın da büyük oranda evrimsel bir altyapı üzerine inşa edilen bireysel deneyimlerin ürünü olduğu unutulmamalı... Dolayısıyla bitkileri çok az tanıdığımız için, evrim ile bireysel deneyimleri arasındaki bağlantıyı net olarak kurmakta şu anda zorlanıyor olabiliriz. İlerleyen dönemlerde yapılacak araştırmalar çok daha güçlü bağlantılar ortaya çıkarabilir.

Örneğin bitkilerde sosyal hayattan söz edebilir miyiz? Bitkiler birbirlerini tanıyabilir mi? Evrimsel ekolog Susan Dudley tarafından Turpgiller (Brassicaceae) ailesinden cakile türü ile yapılan bir deneyde, yan yana konan ve aynı atadan gelen bitkilerin köklerinin farklı atalardan gelen bitkilere oranla daha kontrollü (ve karşılıklı olarak ilişkili olacak şekilde) geliştiği görüldü. Farklı bir türle tekrarlanan deneyde, farklı atalardan olan bitkiler hızlı bir şekilde kaynakları ele geçirmek için büyürken, aynı atadan gelen bitkiler bölgelerine sadık kaldı. Bu bitkilerin aralarındaki kimyasal iletişim kesilip birbirlerini tanıması engellendiği zaman büyüme hızı da artış gösterdi. Kökler daha hızlı büyüyüp daha fazla saçaklandı. Bu iletişimin istemli olup olmadığı şu anda bilinmiyor. Bu sorunun cevabı, bitkilerde zekaya dair çok daha açık bilgiler verecektir.

Peki anne ağaç küçüklerini gözetir mi? British Columbia üniversitesinden Prof. Suzanne W Simard C14 (karbon-14 radyoaktif izotopu) ile yaptığı bir deneyde ilişkiyi gözlemledi. Douglas göknarı (Pseudotsuga menziesii) cinsi bir ağacın dalları bir torba ile hava geçirmeyecek bir şekilde bağlandıktan sonra, torbaya C14 içeren CO2 (karbondioksit) eklendi. Ağaç, karbon dioksiti soluması için bırakıldı. Sonrasında Geiger Sayacı ile redyoaktif karbon atomları takip edildi ve yakındaki genç bir ağaçta C14  izine raslandı. Karbon, topraktan kökler ve mantar sistemi vasıtasıyla genç ağaca geçmişti. Prof. Suzanne W. Simard durumu Avatar filmindeki tüm doğayı besleyen ana ağaca benzeterek şunları söylüyor:

"Filmi seyrederken benim çalışmalarımı okuduklarını düşündüm. Ormana baktığımızda onun sadece toprak üstündeki üçte birlik kısmını görüyoruz, aslında orman çok daha büyük bir yapı..."

Bitkiler tüm bunları nasıl yapıyor? Bir beyni ve hatta sinir sistemi bile olmayan canlılar nasıl iletişim kuruyor? Akıl için beyin şart mı? Buradaki örnekler cevapladıklarından daha fazla soru üretse de bitkilerin sadece "bildiğimiz, dandik bitki" olmadığını sezdiriyor. 



Zekaya Beş Kala...

Zeka benzeri davranışlara adım adım ilerliyoruz Future University Hakodate'den Prof. Toshiyuki Nakagaki'nin çalışmalarında görmekteyiz. 2011 yılının son aylarında yapılan çalışmaya göre beyne ve sinir sistemine ait hiçbir unsura sahip olmayan cıvık mantarlar, etraftan gelen verileri değerlendirerek çeşitli zorluklardaki bilmeceleri çözebilmektedirler. Zaten Nakagaki'den önce yapılan çalışmalar, cıvık mantarların zorlu koşullara tabi kaldıklarında bunları sonradan da hatırlayarak tepki sürelerini değiştirdiklerini göstermişti. Tıpkı daha önceden gördüğümüz bir durumu uzun bir süre sonra yeniden gördüğümüzde/deneyimlediğimizde hatırlayarak ona çok daha hızlı bir şekilde yeniden adapte olabilmemiz gibi. Bunu normalde biz hayvanların yapmasını sağlayan unsur beyindir. Ancak cıvık mantarların beyni ve sinir sistemleri bulunmaz. Nakagaki'nin yaptığı araştırmadaysa, cıvık mantarlar koyuldukları labirentlerde çeşitli hareket şablonları izlemişlerdir ve daha önceden deneyimledikleri labirentleri bir şekilde "hatırlayarak", çözüme en hızlı şekilde ulaşabilecekleri formu almışlardır. Nature dergisinde yayımlanan "Zeka: Amoeboid Organizma Tarafından Labirentin Çözülmesi" başlıklı araştırma, büyük ses getirmiştir. Nakagaki konuyla ilgili şunları söylemektedir:

"İnsanlar, bilgi işleme yeteneğine sahip olan tek canlılar değildirler. Çok basit canlılar da çeşitli zorluktaki bilmeceleri çözebilirler. Eğer ki yaşamın veya zekanın özünü keşfetmek istiyorsanız, bu basit yaratıklara odaklanmak en kolayı olacaktır."

Deneyde kullanılan cıvık mantar, Physarum polycephalum



Araştırmaya bir diğer açıdan yaklaşan Kyushu Üniversitesi'nden Atsushi Tero ise şöyle demektedir:

"Bilgisayarlar birçok noktayı birbirine bağlayan en iyi yolları belirlemekte o kadar iyi değildirler çünkü yapılması gereken işlem sayısı onlar için çok fazladır. Ancak cıvık mantarlar, bu olasılıkları hesaplamaya ihtiyaç duymaksızın, plansız ve organize olmayan bir şekilde, kademeli olarak kendilerini geliştirerek en iyi rotaları belirleyebilmektedirler."

Tüm bunlar, gerçekten heyecan verici bulgulardır ve tartışmasız bir şekilde, tek başlarına bile bu araştırmalar hayvan-dışı canlılardaki zekayı sorgulamamız gerektiğini göstermektedir.

Burada kritik olan nokta, birden fazla veriyi birbiriyle kıyaslayarak değerlendirmek ve buna uygun tepki göstermektir. Tıpkı bir sorunla karşılaşan bir insanın, tüm verileri değerlendirerek en uygun cevabı vermesi gibi. Bitkiler, bunu başarıyla yapabilirler. Bitkilerde zeka konusunda meşhur bir yazar olan Michael Pollan şöyle diyor:

"Bitkilerde elbette hayvanlardaki gibi nöronlar veya beyinler yok, dolayısıyla bitkilerin algı ve zeka sistemlerinin çalışılmasına bitki nörobiyolojisi demek hata olacaktır. Ancak hayvanlardaki yapılara analog (benzer) olan yapılara sahiptirler. Günlük yaşamlarında duyusal verileri toplamak için birçok yönteme sahiptirler. Bu verileri entegre ederler ve bunlara uygun bir tepki gösterirler. Bunu beyinleri olmadan yaparlar ki zaten inanılmaz olan da budur. Çünkü bizler, bilgiyi işlemek için otomatik olarak bir beynin olması gerektiğini varsayarız."

2009'un Aralık ayında Naturwissenschaften dergisinde yayımlanan bir diğer makale de oldukça açık bir girişe sahiptir:

"Hafıza terimi sadece sinirsel ve immün sistemlerdeki bilgi korunumu anlamına gelmemektedir; aynı zamanda bitkilerde, tek hücrelilerde ve RNA virüslerinde görülen bir olgudur. Bu makalede, bu farklı tip hafızaları olası ortak noktalarına göre birbirleriyle kıyaslamaktayız."

Yine bitkilerin zekasına yönelik olarak araştırmalar yürüten bir diğer bilim insanı, Prof. Dr. Stefano Mancuso'dur. Mancuso, şu anda Dünya'da sadece bitki zekası konusuna odaklanmış tek laboratuvarı yönetmektedir. Buraya kadar anlattıklarımıza yönelik şu sözleri söylemektedir:

"Eğer ki zekayı problem çözme kapasitesi olarak tanımlarsanız, bitkilerin bize öğreteceği çok şey var demektir. Onlar büyüme, adapte olma ve yayılma tipleri bakımından sadece akıllı değiller, aynı zamanda bunu nöronlar olmadan yapabilecek bir noktadalar. Zeka sadece beyne sahip olmayla ilgili bir konu değil. Bitkilerle ilgili fikirlerimizin tüm hatalarının kökeninde, bitkilerin zeki olması için insan-benzeri duyguları olması gerektiğini varsaymamız yatıyor."

Bu konudaki araştırmalardaki en büyük sıkıntı, güvenli deneyler yapıp bunları yayımlayabilmektir. Çünkü bitkilerle ilgili çok sayıda sahtebilim iddiası bulunmaktadır ve bunların neredeyse tamamı çürütülmüştür. Dolayısıyla bu sahada yapılacak açıklamalara zaten yoğun bir önyargı bulunmaktadır. Dolayısıyla birçok değerli veri de, sırf bu önyargı dolayısıyla göz ardı edilebilecektir. Bu da, bitki zekası gibi olağanüstü bir iddiada bulunacak araştırmacıların, olağanüstü düzeyde veri ortaya koymasını gerektirmektedir. Fakat henüz çok az anlaşılmış bir konu olmasından ötürü, bu kadar rahat bir biçimde veri toplamak pek de kolay bir iş değildir. Ancak bitki zekası konusundaki araştırmalar, birçok saygın bilim insanı tarafından da desteklenmekte ve takip edilmektedir. En azından bu araştırmaların teşvik edilmesi, bugüne kadar göz ardı edilmiş potansiyel keşiflerin ortaya çıkarılmasını sağlayabilir.


Zekayı Birçok Parçadan Oluşan Bir Bütün Olarak Anlamak...

Ancak yukarıda bahsettiğimiz hafıza temelli zeka tanımıyla ilgili olarak bariz bir itiraz gelebilecektir: "İyi de hafıza, zeka ya da bilinç anlamına gelmez ki! Sonuçta 'akıllı malzemeler' denen malzemeler de bazı şekilleri hatırlayıp, o şekillere uygun şartlar altında tekrar dönebilirler, bunlar da mı zeki yani?" Bu alaycı itiraz, kısmen yerindedir; fakat konu hakkındaki bilimsel arkaplandan son derece yoksundur. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bilimsel olarak zekayı birçok alt bileşenin bir toplamı olarak tanımlıyoruz. Bu bileşenlerin bir kısmının bir arada bulunması, zekaya dair "pırıltıları" görmemizi sağlıyor. Ancak bileşenlerin sayısı, gücü ve şiddeti ne kadar artarsa, o canlılar daha da zeki olmaktadır. Dolayısıyla elbette bir insanla kıyasladığınızda yersiz olacaktır; fakat evet, o cansız malzemelerin kimyasal yapısı bile zekanın ilk adımlarını göstermektedir. Zaten bunlara "akıllı malzeme" denmesinin bir nedeni vardır. Abiyogenez yazı dizimizden hatırlayacak olursanız, canlılar ile cansızlar arasında zaten temel bazda bir fark bulunmamaktadır. Doğada normalde bu şekilde "akıllı cansızlara" pek rastlamayız; zaten bilimsel olarak ses getirmelerinin nedeni de, canlıları andıran özellikleri olmasıdır. Örneğin bazı kristal yapılar veya ön-hücre denen yapılar canlı benzeri davranışlar sergileyebilirler. Zaten bu araştırmaların temelinde canlılığın özünü anlamak vardır. Bugün biliyoruz ki canlılık, cansızlığın bir formundan ibarettir. Dolayısıyla tamamen cansız olduklarından emin olduğumuz materyallerin de, canlılarda gördüğümüz bir dizi fonksiyona sahip olmaları, bir "itiraz" sebebi değil, burada göstermeye çalıştığımız noktayı doğrular niteliktedir. Fakat o malzemelerin "zekası" ile bitki "zekasını", bitki "zekası" ile insan dışı hayvan "zekasını", insan dışı hayvan "zekası" ile insan "zekasını" kıyaslamak büyük bir hata ve saçmalık olacaktır. Burada bunu yapmadığımızı söylemiştik.




Yukarıdaki itiraz, bilim çevrelerince de ileri sürülmüştür. Örneğin 2004 yılında Annals of Botany dergisinde yayımladığı ve Anthony Trewavas'ın "bitki zekası" konusundaki araştırmalarını eleştirdiği makalesinde Dr. Richard Firn şöyle der:

"Bitkilerin (veya daha doğrusu bitki hücrelerinin) algılanan bilgiyi işlemek konusundaki basit becerileri haricinde başka bir şey yapabildiklerine dair pek fazla veri yoktur ve sadece bu bile bitkilerin yeteneklerinden bahsederken 'zeka' sözcüğüne ihtiyatla yaklaşmamız için bir neden olmalıdır. Trewavas, bu konuda daha güvenli bir tutum olan Stenhouse'un zeka tanımına başvurmaktadır: zeka, bir bireyin ömrü boyunca gerçekleştirdiği, adaptif ve değişken davranışlardır. Dolayısıyla dikkatleri davranış sözcüğüne çekmektedir. Bu, Trewavas'ın tezi için daha uygundur, çünkü birçok biyolog davranış sözcüğünü 'bir uyarana verilen tepki' olarak tanımlarlar ve bu da bitkilere kolayca uygulanabilen bir terimdir. Bitkiler elbette ki uyaranlara tepki gösterebilirler ve gerçekten de bu tepkiler ciddi biçimde adaptif olabilir. Bu da, kişilerin Stenhouse'un zeka tanımının bitkilere uygulanabileceği sonucuna varmasına neden olabilir. Ama böylesi bir semantik uygulamanın bitkileri gözlememize, çalışmamıza, manipüle etmemize veya anlamamıza yapıcı bir katkısı var mıdır? 

Nesillerdir birçok bilim insanı tüm canlıların çevresel koşullarına adapte olmalarını sağlayacak bazı yetenekler evrimleştirdikleri konusunda hiç şüpheye düşmediler. Bir bakteri çevresini takip edebilir ve değişen koşullara göre gelişim süreçlerini ayarlayabilir; ancak bu zeka mıdır? Bu kadar basit bir davranış bakteri zekası olarak isimlendirilebilir; ancak açık bir şekilde, hayvan zekası değildir. Dolayısıyla bir başka sözcükle birleştirilmediği veya başka bir anlamda kullanılmadığı takdirde herhangi bir anlam ifade etmeyen bir zeka tanımına ulaşmış olduk. Bu yeni bir sorun değil, çünkü makinelerin zeki olabilmesi konusunda da aynısını yaşadık. Makine zekası, bir makinenin 'zeki' olmasından farklı bir anlama gelmektedir. Elbette 'bitki zekası' gibi bir terimi kullanabiliriz; ancak yalnızca bunun zeka (fark etmek, kavramak ve seçmek) ile bir ilgisi olmadığı konusunda hemfikir olacaksak."

Görülebileceği gibi bu satırlar, bitkilerin zeki olmadığını savunma taraftarı olanlar için coşku verici olacaktır; çünkü ilk bakışta oldukça ikna edicidir. Her ne kadar büyük oranda katılmıyor olsak da, burada "karşı görüş" olarak bu satırlara yer vermek istedik. Böylece okurlarımız iki tarafa ait düşünceleri de görebilecekler diye umuyoruz. Ayıca, görülebileceği gibi Dr. Firn'ün sıkıntısı, tüm bilim camiasında halen olduğu gibi, zekanın tanımını yapmaktır. Örneğin makinelerle ilgili verdiği örnek de son derece tartışmalıdır (ve Evrim Ağacı olarak net bir şekilde bu açıklamanın doğru olmadığını düşünüyor ve belirtiyoruz). Zira sinirbilim açısından bakacak olursak, sinir sistemini birebir taklit edebilen ideal (ve henüz ulaşılamamış ama emin adımlarla ilerlenen) bir robotun, biyolojik bir zekadan ne farkı olacağı halen ne biyologlar, ne de mühendisler tarafından açıklanabilmiş bir konudur. Açıkçası, modern bilimin verileri ışığında bu iki sistem arasında zeka açısından hiçbir fark bulunmaması gerekir (ve muhtemelen bulunmayacaktır da). Ancak şu anda hipotetik olarak düşünmek zorunda olduğumuz için ve elimizdeki robotlar insan zekasından son derece uzak bir noktada kabul edildiği için, bizim zekamızla kıyaslanabilir bir boyuta geleceklerini hayal etmek, bilim insanları da dahil birçok insan için güç bir çabadır. Ne var ki tarafsız bir bakış açısı, bizim zekamızı oluşturan bileşenlerin "özel" olmadığını görecektir ve bunların taklit edilebilmesi sonucunda benzer sonuçları elde edebileceğimiz anlaşılacaktır. Hatta biyolojik zekayı geçecek makineler inşa etmemiz bile mümkündür. 



Benzer bir şekilde, bitkilerin zekası konusunda da amansız bir ötekileştirme çabası olduğu görülmektedir. Bitkilerin zekası elbette ki, tekrar tekrar söylediğimiz gibi insanlar veya diğer hayvanlarla kıyaslanabilir veya boy ölçüşebilecek bir boyutta değildir. Ancak bu, zekaları olmadığı anlamına da gelmez. Yukarıda yazarın "Bitki zekası" diye ayırt etmeye çalıştığı şey, ayrı bir zeka formu değil, zekanın daha düşük seviyeli bir formudur. Israrla atlanmaya ve görmezden gelinmeye çalışılan nokta budur. İlk paragraflarımızda da bahsettiğimiz gibi, zeka tanımının sınırlarını net ve keskin bir biçimde çizebileceğimizi sanıyor olmamız, bizi bu tanımsal yanılgılara düşürmektedir. Olaya kademeli bir gelişim açısından baktığımızda, bitkilerin hafıza, öğrenme, algılama ve tepki gösterme gibi yeteneklerinin, basit bir zeka düzeyinin ilk pırıltıları olduğu görülecektir.


Algı Seviyeleri: Algıyı Algılamak...

Burada son bir tartışma, "bilinçli algı" konusunda yapılmalıdır. Bunun en güzel örneği, bitkilerin acıyı hissedip hissetmediği veya korkup korkmadıkları konusunun incelenmesidir. Açıkçası, bugüne kadar bitkilerin herhangi bir uyarana verdikleri tepkiyi ve o tepkinin içeriğini/değerini "algıladıklarına" dair bir veri bulunmamaktadır. Yani bitki ortamda "tehlike" olduğunu fark edip buna uygun sinyaller üretmekte olduğunu düşünmek için yeterli örnek ve nedenimiz var. Araştırılması gereken bir nokta, tehlikeden farklı durumlarda elektrik sinyallerinin nasıl değişti konusu. Ancak araştırmaların başında olunduğu için, net bir şey söylemek zor. Fakat kesin olan bir şey, hayvan-dışı canlıların da, sırf canlı oldukları gerçeğinden ötürü diğer canlılar gibi etraflarından haberdar oldukları ve tepkiler verebildikleri. Ancak bir bakterinin verdiği tepki ve bu tepkinin gelişmişlik/karmaşıklık düzeyi, bir bitkinin verdiğinden daha düşük düzeyde. Bir bitkininki de, bir hayvanınkinden daha düşük düzeyde. Fakat ne olursa olsun, ortada sırf uyaranları değerlendirebilme yetisinden ötürü bir algı olduğu kuşkusuz. Fakat burada incelemek istediğimiz, hayvan-dışı canlılar bu algının ne kadar farkındalar? Yani ortamın ve koşulların farkındalar; ancak asıl sorulması gereken soru, ortamın ve koşulların farkında olduklarının farkındalar mı? Tehlikeye tepki verdiklerinde, bu tepkilerin kendisini fark edebiliyorlar mı? Farklı durumları ayırt edip buna göre tepki verdiklerini de biliyoruz; hatta farklı uyaranları öğrenip tepkilerini değiştirebildiklerini de... Ancak bu tepkiyi değiştirdiklerinde, bu değişimi gerçekleştirdiklerini fark edebiliyorlar mı? İşte ayırt edilir, belirgin bir zeka olduğu, bunun keşfine bağlıdır. Ancak bu konuda henüz yeterli çalışma bulunmuyor.

Burada da yine zekanın farklı seviyelerinin bir diğer örneği karşımıza çıkmaktadır: algı seviyeleri. Örneğin bitkiler ve diğer tüm canlılar etraflarında olup bitenleri algılayabilirler. Ancak bitkiler, algıladıkları uyaranların ve verdikleri tepkilerin içeriğini algılayamazlar (bildiğimiz kadarıyla). Bir diğer değişle, bitki zekası muhtemelen "algıladıklarını algılayacak" kadar gelişmiş değildir. Bunun tipik bir örneğini farkındalık konusunda görmekteyiz. Örneğin birçok hayvan kendisinin farkında olacak kadar yüksek zekaya sahip değildir (zeki olmasına rağmen, zekası o kadar yüksek değildir). Birçok primat ve kuş ise aynada, fotoğraflarda, vb. dış unsurlarda kendi varlığını ayırt edebilir, kendisinin farkındadır. İnsan ise farkında olduğunun da farkındadır. Yani farkında olmak üzerine farkındalığa sahip bir zeka düzeyindedir. Görüldüğü üzere, zekanın tüm bileşenleri, canlılar dünyasında öncül basamaklara sahiptirler ve kademeli olarak karmaşıklaşırlar. Hiçbir kademe öncekinden bağımsız değildir ve hiçbir kademe bir sonrakine göre "önemsiz" değildir.




Bu açıdan bakıldığında, bitkilerin acıya tepki verdiklerini ancak bunun anlamını algılayamadıklarını söyleyebiliriz. Yani buradaki videoda gösterildiği gibi, bir yaprakları yanmaya başladığında bunu algılayabilirler, hatta buna zekaya dayalı cevaplar da üretebilirler, ancak bu sürecin içeriğini "hissetme" konusunda ne durumda olduklarını henüz bilmiyoruz; muhtemelen bizim gibi bir acı algıları bulunmuyor. Çünkü bu değerlendirmeyi yapacak, özelleşmiş sinir sistemi ve beyinden yoksundurlar. Dolayısıyla muhtemelen bir primatın (örneğin bir insanın) hissettiği gibi acıya anlam veremezler. Acı veya tehlike unsurları vücutlarında değişim yaratır; hatta buna kimi zaman yapraklarını kapatarak, kimi zaman kimyasallar salgılayarak, kimi zaman kendilerini küçülterek tepki de gösterirler. Dolayısıyla tehlike unsurlarına karşı duyarsız veya algısız değildirler. Ancak bunları yaparken, acının bizim beynimizde yarattığı hissiyatı hissedebildiklerine dair elimizde güçlü veriler bulunmamaktadır.

Fakat bu durum, onlar için acı verici deneyimlerin zararlı olmadığı, bu zararları en azından "zarar" düzeyinde algılayamadıkları, bu olumsuz deneyimlerinden yeni bilgiler öğrenmedikleri ve bu bilgileri hatırlayarak kullanmadıkları anlamına gelmez. Yani bitkiler, çok düşük düzeyde de olsa zekanın temel bileşenlerine yönelik fonksiyonlara sahiptirler. Bu belki bir hayvanın nörobiyolojisi kadar karmaşık değildir; ancak bitkiler de, hayvanlar gibi tehlike karşısında elektrik sinyalleri üretebilir, uyarılar verebilir, gerekirse kendilerini ve çevrelerini salgıladıkları kimyasallarla değiştirerek önlemler alabilirler. Tüm bunlar, bitkilerin kimi insanın gözünde "cansızlar kadar değersiz" olduğu algısının yıkılması konusunda önemli noktalardır.



Burada hayvan-dışı canlıların bir diğer sorunu da, sensörlerinin, yani duyu organlarının hayvanlardaki gibi gelişmemiş ve karmaşıklaşmamış olmasıdır. Eğer ki etraftan alınan çok sayıda veri yoksa, bunları değerlendirecek özel yapıların (beyin gibi) evrimleşmesine de gerek yoktur. Bu sebeple bitkiler, çevresel verileri bir bütün olarak, vücutları "içerisinde" değerlendirirler. Bu da, ürettikleri elektriksel sinyallerin daha yavaş hareket etmesine, algılarının ve tepkilerinin çok daha yavaş olmasına neden olmaktadır. Aslında bitkilerde süregelen birçok süreç, hayvanlardakinin aşırı miktarda yavaşlatılmış bir versiyonu gibidir. Çünkü hayvanlar, evrimsel süreçteki soy hatları gereği hızlı hareket edebilecek ve dolayısıyal yüksek veri işleme becerisine sahip olabilecek biçimde evrimleşmişlerdir. Bitkilerin evriminde ise bunu görmemekteyiz. Fakat bu, tıpkı bizler gibi veriyi toplayıp, işleyip, algılayıp, değerlendirmedikleri anlamına gelmez. Sadece "varoluşun sırlarına" kafa yoramayan bir maymun gibi, bitkiler de bu verilerin "içeriklerine" pek fazla "kafa yoramazlar", sadece büyük oranda otonom tepkiler verirler (belki de bu yazdığımız satırlar, yüzlerce yıl sonra okunduğunda, bizim yazı başında hayvanları otonom görenleri ayıpladığımız gibi ayıplanmamıza neden olacaktır; umuyoruz öyle de olur). Fakat bu, bitkilerin sandığımızdan çok daha yüksek bir zekaya ve algı düzeyine sahip oldukları gerçeğini değiştirmemektedir.

Bunu destekleyen bir gerçek, bitkilerin anestezik kimyasallara tepki vermesidir. Bu konuyu düşünmek, makalenin sonuna yakışır bir düşünce silsilesi yaratacaktır diye umuyoruz. Normalde anestezik kimyasallar, hayvanlardaki sinirlerdeki bazı kimyasallarla tepkimeye girerek geçici olarak o bölgeyi (veya tüm vücudu) uyuştururlar. Tamamen kimyasal temelli bir süreçtir ve bilinç, zeka, algı gibi yapılar da tamamen kimyasal temelli olduğu için, bu tepkimeden doğrudan etkilenirler. Eğer ki bu yapıların madde üstü bir anlamı olsaydı, anesteziklerin bunlardan bir kısmına etki edememesi beklenirdi. Ancak böyle bir durum söz konusu değildir. İşin ilginç tarafı, anestezik kimyasallar bitkilerin de tıpkı hayvanlar gibi "uyuşmasına" neden olmaktadır. Örneğin anestezik madde verilen mimoza çiçekleri (küstümotu), uyaran verildiği zaman yapraklarını kapatma tepkisini gösterememektedir. Bir nevi "bayılma/uyku" haline geçmektedir. Bu konudaki itiraz "E iyi de o tepkiyi verecek kimyasalları engelliyoruz, tabii ki benzer tepki görülür." şeklindedir. Kesinlikle! İşte göstermeye çalıştığımız da bu zaten tam olarak. İki organizmada da, bilinç, zeka, algı gibi unsurlar benzer kimyasal temellere dayanmaktadır. Dolayısıyla benzer kimyasallar, organizma içi bilgi aktarımına engel olmakta, bazı kimyasal süreçleri bozmaktadır. Zaten anestezik maddeyle uyuşuyor olmanızın nedeni de tam olarak budur! Ancak görülmesi gereken, aynı maddenin (örneğin eter) bitki tepkisini de durduruyor olmasıdır. Bu, hiç olmazsa üzerinde durup düşünülmesi gereken bir olgudur.



Bu makalemiz bir bütün olarak değerlendirildiğinde, karşımıza şu sonuç çıkmaktadır: kendimize uzak olan canlılara karşı duyarlılığımız daha düşüktür. Bir bakterinin ölümü bizi hiçbir şekilde etkilemez. Bir bitkinin ölümü oldukça az etkiler. Bir karafatmanın ölümünü çoğu zaman umursamayız ya da bir çekirgenin, sivrisineğin, vs. Ancak söz konusu hayvan bir kedi, köpek, inek, kuş, vb. tanıdık türlerse, neredeyse her birimiz fark edilir bir şiddette tepki gösteririz. Tehdit altında olan kendi türümüz ise, buna karşı yasalarımız ve cezalarımız bile vardır, yani toplumsal bir tepki göstermekteyizdir.

Bu çarpık algımız, bilimsel düşünüşü de ister istemez etkilemektedir. Bilim insanları da dahil tüm insanlığın hayvanları yüzlerce yıl boyunca bilinçsiz varsayması, sadece bilimsel verilerin noksanlığından değil, aynı zamanda böyle bir araştırma sonucunda hayvanların bilinçli olduğu kanaatine varılamayacağı önyargısıdır. Halbuki yeni keşiflerimiz, zekanın, bilincin, öz farkındalığın, algının tanım ve kapsamının genişletilmesi gerektiğini gösteriyor olabilir. Muhtemelen gelecekte bu kavramları daha evrensel olacak bir şekilde tanımlayacağız. 2009 yılında Plant Signaling and Behavior dergisinde yine bitki zekasını eleştiren makalelerden birinin kapanış cümleleri konuyu özetleyecektir:

"Eğer ki bitki zekasını sadece bir metafor olmaktan çıkarıp, açıklayıcı bir çerçeve haline getirmeyi hedefliyorsak, en azından geçici olarak, [bitki zekasıyla ilgili] bazı potansiyel olarak ilginç gözlemleri, güvenli tarafta kalmak adına feda etmemiz gerekmektedir."

Yani şu anda, birçok makalenin de analiz ettiği ve burada birkaç örneğini verdiğimiz üzere bitkilerin zeki olabileceğini düşündüren bazı bulgular söz konusudur. En azından hafıza ve öğrenme konusunda önemli bulgular olduğu aşikardır. Fakat bilim camiası şu anda atak bir karar vermek yerine ihtiyatlı davranmaktan yanadır. Bu tutumu elbette ki destekliyoruz ve buna katılıyoruz. Bulguları göz ardı etmek yerine, onların depolanıp geliştirilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Çünkü yeterince veri, havuz içerisinde biriktiği zaman, güvenilir bir teori geliştirilebileceğinden eminiz.

Bu yazımızda Evrim Ağacı olarak biz, bu konuda bir adım daha önde gitmek ve siz okurlarımıza olası açıklamaları yapma çabasına giriştik. Elbette bu konuda halen araştırma konusunda büyük eksikler var. Ancak elde var olan bilgilerin, literatürdeki araştırmaların ufak bir kısmıyla harmanlanması sonucunda size genel bir algı kazandırmayı hedefledik. En azından zekayla ilgili katı sınırlar belirleyen okurlarımızın bu sınırları yıkabilmesini umuyoruz.

Umuyoruz ki faydalı olabilmiştir.

Saygılarımızla.

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Teşekkür: Yazımıza yaptığı katkılardan ötürü sevgili okurumuz C. Caner Telimenli'ye teşekkür ederiz.

Kaynaklar ve İleri Okuma:
6 Yorum