Merhaba
Her insanın aklına geliyor bu soru .Bir gün gerçekten tamamen yok olacak mıyım? Bu soru, korkudan çok bir boşluk hissi yaratıyor. Aslında korkuda yaratıyor .Bunu ilk kez göğsümde kitle çıktığında hissettim ben. Birde babamı kaybettiğimde . Çünkü insan, kendi yokluğunu yada yakınlarının yokluğunu hayal etmeye çalıştığında aslında hep bir yerden geri dönüyor; sanki zihni, kendisiz yada yakınları olamayan bir dünyayı kabullenemiyor. Belki de bu yüzden, ölüm fikrini bir son olarak değil, bir şekilde devam eden bir şey olarak düşünmeye daha yatkınız.
İnsanın ölüm üzerine düşünmesi, aslında kendi varlığının sınırlarına dokunma çabasıdır. “Yok olmak” fikri, zihnin en zor kavradığı olgulardan biridir; çünkü bilinç, kendi yokluğunu deneyimleyemez. Bu nedenle ölüm, çoğu zaman bir son olmaktan ziyade, anlamlandırılmaya çalışılan bir dönüşüm olarak düşünülür. Evrensel düzeyde bakıldığında, fizik yasaları bize şunu söyler. Hiçbir şey yoktan var olmaz, var olan da bütünüyle yok olmaz. Bu ilke, enerjinin korunumu yasası olarak bilinir ve evrendeki tüm maddesel süreçlerin temelini oluşturur. İnsan bedeni de bu yasaya tabidir; ölümle birlikte çözünür, dağılır ve başka formlara dönüşür. Ancak burada asıl mesele, bu dönüşümün bilinçle olan ilişkisidir.
Bilinç, çoğu çağdaş yaklaşıma göre, beynin belirli bir organizasyon düzeyinde ortaya çıkan bir özelliktir. Yani bilinç, tek tek atomların değil, onların belirli bir düzen içinde kurduğu ilişkilerin ürünüdür. Bu açıdan bakıldığında ölüm, atomların yok oluşu değil; o özgün düzenin dağılmasıdır. İnsan dediğimiz şey, yalnızca maddesel bir yığın değil, aynı zamanda süreklilik arz eden bir deneyim akışıdır. Bu akış kesildiğinde, geriye kalan şey maddesel devamlılık olsa bile, öznel varlığın kendisi ortadan kalkmış gibi görünür. Buna rağmen, evrenin sonsuz olasılıkları içinde şu soru kendiliğinden doğar: Aynı ya da benzer bir düzen yeniden ortaya çıkabilir mi? Antik düşünür Herakleitos’un “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz” sözü, her şeyin sürekli değişim içinde olduğunu vurgular. Ancak bu düşünce tersinden okunduğunda, değişimin kendisinin bir süreklilik içerdiği de görülür. Yani hiçbir şey aynı kalmaz, fakat hiçbir şey tamamen kopuk da değildir. Modern kozmolojinin diliyle ifade edersek, Carl Sagan’ın söylediği gibi, “yıldız tozundan yapılmış” varlıklarız. Bu ifade, insanın evrenden ayrı bir öz değil, onun bir devamı olduğunu hatırlatır. Bu bağlamda ölüm, bireysel düzenin çözülmesi olsa da, maddesel ve enerjetik sürekliliğin devamıdır.
Reenkarnasyon düşüncesi ise bu sürekliliği farklı bir düzlemde ele alır. Özellikle Budist gelenekte, Dalai Lama tarafından da ifade edildiği üzere, yeniden doğan sabit bir “ben” değildir; daha çok bir süreçtir. Bir mumun alevinin diğerine aktarılması gibi: ortada aynı kalan bir öz yoktur, fakat tamamen kopuk bir başlangıç da söz konusu değildir. Bu anlayış, kimliğin sabit değil, akışkan olduğunu öne sürer. Bu noktada, reenkarnasyonun metafizik bir “ruh göçü” olarak değil de, varlığın döngüsel ve ilişkisel yapısı içinde yeniden düşünülmesi mümkündür. Eğer bilinç, belirli bir maddesel düzenin ürünü ise, teorik olarak bu düzenin benzerinin yeniden oluşması ihtimal dışı değildir. Ancak bu durumda ortaya çıkacak olan şeyin, önceki bilinçle özdeş olup olmayacağı sorusu yanıtsız kalır. Hatırlama yoksa, süreklilik var mıdır? Yoksa yalnızca benzerlik mi söz konusudur?
Semavi dinlerin perspektifinden bakıldığında, farklı ama bir o kadar da anlam arayışına cevap veren bir yaklaşım görülür. İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik gibi geleneklerde ölüm, bir son değil; daha çok bir geçiştir. Ancak bu geçiş, döngüsel bir yeniden doğuştan ziyade, tekil ve doğrusal bir varoluş anlayışına dayanır. Bu inanç sistemlerinde insan, bir kez yaşar, ardından ölümle birlikte farklı bir varlık düzlemine geçer ve nihai olarak bir hesaplaşma sürecine dahil olur. Bu açıdan bakıldığında, semavi dinler bilincin atomik bir tekrarından ziyade, onun ilahi bir sürekliliğe sahip olduğunu savunur. Yani insanın özü, yalnızca maddesel bir düzen değil; aşkın bir anlam taşır. Bu yaklaşım, bireysel kimliğin korunmasını esas alır: insan, hatıralarıyla, eylemleriyle ve benliğiyle bir bütün olarak varlığını sürdürür. Bu da “yeniden aynı kişi olarak var olma” fikrini, döngüsel değil, süreklilik temelli bir çerçevede ele alır.
Sonuçta insan, ölümün mutlak bir son olup olmadığını kesin olarak bilemez. Ancak şunu düşünebilir: Belki de varlık, kesintisiz bir devamlılık değil, parçalı bir döngüdür. Ya da belki de tek bir yaşamın ardından, bambaşka bir düzlemde süreklilik kazanır. Bizler, bu belirsizlik içinde anlam arayan varlıklarız. Dağılırız, dönüşürüz, ya da devam ederiz hangi yaklaşımı benimsersek benimseyelim, bu soru varoluşun merkezinde kalmaya devam eder.
Bu yüzden ölüm, kesin bir son olmaktan çok, sınırlarını tam olarak kavrayamadığımız bir geçiş gibi durur. İnsan ise bu geçişin anlamını arayan bir varlık olarak, hem bilimin hem de inancın arasında, kendi varlığını yeniden düşünmeye devam eder. İnsan ,ölümün bilincinde olan ama bir türlü yok olmayı kabul edemeyen tek varlık hep başka bir umut oluyor inanmak istemiyor bu dünyada bir gün olamayacağına.....
Teşekkür ederim.[1]
Kaynaklar
-
Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim.