Yazmak, kelimelerle bir dünya inşa etme ve o dünyanın kapılarını başka birine açma sanatıdır. Zihinsel bir tasarımdan ziyade içgüdüsel bir kazı çalışması gibidir.
Akıcılık, kitaplardan veya eğitimlerden öğrenilen bir "numara" değil; yıllar içinde zihninde ve parmaklarının ucunda nasırlaşan bir reflekstir.
Yazıda akıcılık, kelimelerin kağıt üzerinde sessizce çaldığı bir müziktir. Yazar, kelimeleri öyle bir sıraya dizer ki, okuyucu metnin içine daldığında akıntıya kapılır ve bir daha yüzeye çıkma ihtiyacı hissetmez. Bu, cümlenin nerede nefes alacağını, nerede duraksayacağını, nerede hızlanıp nerede yavaşlayacağını hissetmektir. Eğer cümleler hantal, kelimeler zorlamaysa ritim bozulur; okuyucu sese değil, enstrümanın gıcırtısına (kelime kalabalığına ve kurgu hatalarına) takılmaya başlar.
Bir fikrin genel kabul görmesi veya okuyucunun ona sempati duyması, mantıkla değil, insanın derinlerindeki hislerle ilgilidir. İnsanlar sadece çıplak gerçeklere teslim olmazlar; hissettiklerine inanma eğilimindedirler. Yazarın görevi, kendi içindeki bir sızıyı, bir coşkuyu veya bir şüpheyi okuyucuya öyle bir sunmaktır ki, okuyucu o duyguyu okurken sanki kendi düşüncesiymiş gibi sahiplensin.
Edebiyatta akıcılık ve fikrin doğru olması arasındaki o büyük ayrım burada tüm çıplaklığıyla ortaya çıkar: Bir yazar, dünyanın en korkunç, en kabul edilemez veya en gerçek dışı durumunu kusursuz bir ahenkle anlatarak sizi o fikre esir edebilir. Örneğin; Dostoyevski, bir katilin zihnine girmemizi ve onun hezeyanlarıyla empati kurmamızı sağlar. Cinayet veya suç "genel kabul gören" doğrular değildir; ancak Raskolnikov'un iç çatışmasının anlatımındaki o boğucu akıcılık, okuyucuyu o karanlık zihinde yürümeye ikna eder. Zarif ve şiirsel yazılmış kurgusal bir hikaye, kaba ve kötü yazılmış tarihi bir gerçekten çok daha sarsıcıdır. Çünkü insan zihni, ritme ve estetiğe karşı savunmasızdır.
Eğer okuyucunun konuya karşı en ufak bir sempatisi veya ilgisi yoksa, yazar kelimeleriyle o ilgiyi yaratmak zorundadır. Yazar, okuyucunun aklına bir köprü kurmadan önce kalbine bir kanca atar. Hiç kimsenin umursamadığı sıradan bir nesneyi, bir sokağı veya bir fikri öylesine tutkulu ve öyle duru bir su gibi anlatır ki, okuyucu fikrin kendisine değil, yazarın o fikre duyduğu tutkuya aşık olur.
Akıcılık okuyucuyu o dünyanın içinde tutar; ancak yazının iz bırakması, yazarın kendi ruhundan kopardığı bir parçayı o kelimelerin arasına dürüstçe bırakabilmesine bağlıdır. Kelimeler su gibi pürüzsüz aktığında, okuyucunun zihnindeki en sert önyargılar bile zamanla o suyun şeklini almaya başlar.
Yazmaya başlayan ya da başlamak isteyenlerin en büyük hatası, zihinlerindeki o muhteşem fikrin kağıda ilk döküldüğünde kusursuz bir şahesere dönüşeceğini sanmalarıdır. İlk taslaklar her zaman hantal, çirkin ve tökezleyerek ilerler. Akıcılık yazarken değil, yeniden yazarken doğar. Yazanın kendine kötü, eksik ve dağınık yazma izni vermesini gerektirir. Çamuru masaya fırlatıp dökmeden, ona şekil verip pürüzsüz bir vazo elde edilemez. Önce yazmalı, sonra o acımasız heykeltıraş moduna geçip fazlalıklar yontulmalıdır.
Yazarken bilge veya entelektüel görünmek için ağır, ağdalı ve yazana ait olmayan kelimelerle örtmeye çalışılmamalıdır. Eğer bir şey en basit kelimelerle, dolaysızca yalın olarak anlatılamıyorsa, yazar onu henüz kendi içinde tam olarak çözememiş demektir. En sarsıcı cümleler, genellikle en sıradan kelimelerin eşsiz bir dürüstlükle yan yana gelmesinden doğar. Yazar kendi sesine güvenmelidir. Kelimeleri bir kalkan olarak değil, kendi içindeki o ham hissi dışarı sızdıracak birer çatlak olarak kullanmalıdır.
Eğer yazmak için "o hissin", tutkunun veya ilhamın gelmesi beklenirse, ömür boyunca belki de sadece üç veya beş metin üretilebilir. Akıcılık, bir çeşit kas hafızası gibidir. Bir sporcu nasıl her gün antrenman yapıyorsa, yazar da her gün masaya oturmak zorundadır. Canı istemediğinde, kendini boş, yorgun veya yeteneksiz hissettiğinde bile yazmalıdır. Zihin terlemeye başladığında ve o disipline alıştığında ise kelimeler kendiliğinden akmaya başlar. "İlhamı" beklemeden, çalışarak onu masaya oturmaya mecbur bırakmak gerekir.
Dünya yazarın veri toplama laboratuvarı gibidir aslında. İnsanların nasıl tartıştığını, sessizliklerin ne anlama geldiğini, bir yaprağın rüzgarda nasıl kırıldığını izlemelidir. Ve en önemlisi; acımasızca okumalıdır! Sadece ilgisini çeken konulardaki kitapları değil; şiir, tarih, kötü yazılmış bir polisiye roman, bir felsefe metni... Ele geçirdiği her şeyi okumalıdır. Kelimeler yazarın cephanesidir. Zihninin deposu ne kadar dolu ve çeşitliyse, bir cümleyi kurarken ihtiyaç duyduğu o "tam uyan" kelimeyi o kadar hızlı bulur. Eğer yazar kelime ararken duraksamazsa, yazdığı metin de okuyucuyu duraksatmaz.
Yazarken ne kadar zeki olduğunu ne kadar derin düşündüğünü veya kelimelerle nasıl ustaca oynayabildiğini okuyucuya kanıtlama çabasında olmamalıdır. Yazar, bir vitrin mankeni değil, saydam bir cam gibi olmalıdır; ki okuyucu, o camdan bakıp arkadaki manzarayı, yani aktarmak istediği hissi ve düşünceyi görmelidir. Eğer okuyucu manzarayı bırakıp camın kendisine yani yazarın kurgusuna veya süslü kelimelerine takılıyorsa akıcılık bozulmuş demektir. Metin onun egosunu tatmin etmek için değil, okuyucuya bir şey hissettirmek için yazılmalıdır. Kelimeler bazen yazara ihanet eder, yazıyı tıkar, bazen de bir araya gelip yazarı bile şaşırtacak cümleler kurdurur. Bunun için sadece okumaya, dünyayı izlemeye ve kendi dürüst sesiyle yazmaya devam etmelidir.
Eğer yazar dilbilgisi veya edebi kurgu eğitiminden yoksunsa, bu eğitimden geçmemişse, yalnızca yoğun bir "hissetme" kapasitesine sahip bir zihne sahipse o zaman yazma süreci kurallı mühendislikten ziyade bir aktarım ve yontma işlemi olarak ele alınmalıdır. Eğitim eksikliği bir dezavantaj gibi görünse de kişiyi "edebi görünme" sahteliğinden koruyan organik bir avantaja dönüştürülebilir.
Sadece hissederek yazan birinin, o soyut duyguyu okuyucuya sarsıcı bir şekilde geçirebilmesi için kendi iç sesinin orijinal ritmini korumalıdır. Zihin o duyguyu hangi kelimelerle, hangi sokak ağzıyla veya hangi basitlikle üretiyorsa kağıda tam olarak öyle aktarılmalıdır. Etkileyicilik, kullanılan kelimenin zorluğunda değil, hissin çıplaklığındadır. Süslü kelimeler aramak yerine, en doğru ve en sade kelime bulunmalıdır.
Duygular soyuttur ve soyut kavramlar (üzüntü, korku, aşk) doğrudan kelime olarak yazıldığında okuyucuda yankı bulmaz. "Çok korktum" veya "Büyük bir acı hissettim" demek veriyi aktarmaz, sadece durumu özetler. Böyle durumda hissin bedendeki veya bedenin çevresindeki fiziksel karşılığını yazmalıdır. "Çok korktum" yazmak yerine, "Midesinin kasıldığını, ellerinin uyuştuğunu ve nefesinin boğazında cam kırıkları gibi takıldığını" yazmalıdır örneğin. Okuyucu yazarın "korku" kelimesiyle empati kuramaz, ancak kendi midesinin kasıldığı anları hatırlar ve duygu transferi bu fiziksel detay üzerinden gerçekleşir.
Dilbilgisi kurallarını (özne, yüklem uyumu, zarf tümleçleri) bilmemek, metnin akışsız olacağı anlamına gelmez. İnsan beyni, ana dilinin matematiğine doğuştan hakimdir. Göz yanılır ama kulak ritimdeki hatayı anında yakalar. Yazılan her paragraf bittiğinde yüksek sesle, karşıda biri varmış gibi okunmalıdır. Cümleyi okurken yazarın nefesi yetmiyorsa, dil bir kelimeye takılıyorsa veya o cümleyi günlük hayatta asla o şekilde kurmayacağını fark ediyorsa, o cümle bozuktur! Kulağın tırmalandığı o nokta, ritim düzelene kadar en basit haliyle yeniden yeniden yazılmalıdır.
Sadece hislerle yazarken mantık ve düzen eşzamanlı olarak devrede olamaz. Hem duyguyu yaşayıp hem de doğru yazmaya çalışmak sistemi kilitler. İlham veya duygu geldiğinde, hiçbir kural, noktalama veya hatayı umursamadan içten geçen her şey hızlıca metne dökülmelidir. Duraksamadan, geri dönüp silmeden. Sadece zihindeki o kaos kağıda boşaltılmalıdır. Duygu dalgası geçtikten (örneğin birkaç saat veya bir gün sonra) metnin karşısına acımasız bir editör gibi oturulmalı, duyguyu taşımayan, sırf laf kalabalığı yapan, tekrara düşen tüm kelimeleri ve cümleleri kesmeli, bir mermer bloğunun içindeki heykeli ortaya çıkarır gibi, fazlalıkları atarak geriye sadece o saf hissin iskeletini bırakılmalıdır.
Bazen yazar büyük felsefi çıkarımlar yapmaya çalıştığında genellikle klişelere düşer. Güç, genel doğrularda değil, o ana ait mikroskobik, son derece kişisel ve spesifik bir detaydadır oysa. Bir ayrılığı anlatırken "Dünyam başıma yıkıldı" gibi devasa ama boş bir cümle kurmak yerine, "Kapıdan çıkarken vestiyerde unutulmuş tek eşi kalmış eldivene bakıp kaldım" gibi o anın çok küçük ama kahredici bir detayına odaklanılmalı. Duygunun gerçekliği bu küçük detaylara gizlenmiştir çünkü.
Yazı yazmak, sonuçta iki zıt doğanın aynı kağıt üzerinde kusursuz bir uyumla birleşmesidir: Mühendisliğin soğukkanlı iskeleti ve sanatın nefes alan ruhu…
Zihindeki o coşkulu hisleri, sarsıcı gerçekleri veya sınır tanımaz kurguları kağıda dökerken önce bütün kurallar yıkılmalı, bırakılmalı ki kelimeler kendi yatağını bulsun, o ham duygu masaya dökülsün. Ancak bunun sonrasında, o duygu yığınını yontacak bir heykeltıraşın acımasızlığına, kelimeleri bir mühendis gibi tartan o disipline geçiş yapılıp; metindeki kibir, gereksiz süs ve ritmi bozan her ağırlık budanabilsin...
Unutulmamalıdır ki akıcılık, okuyucunun metin üzerinde hiçbir engele takılmadan süzülmesidir; etkileyicilik ise o süzülen zihnin, yazarın yarattığı o dünyaya tamamen teslim olmasıdır. Estetiğin ve ritmin gücü asla hafife alınmamalıdır. En imkansız düşünceler, en ağır gerçekler veya en karanlık kurgular bile doğru bir ahenkle[1], gösterişten uzak o saf "insan nefesiyle" yazıldığında okuyucunun en aşılmaz önyargılarını yıkacak güçtedir.
Kelimeler sadece birer araç değil, zihinleri işgal eden sessiz birer ordu gibidirler. Kötü yazmaktan korkmadan, sabırla yontarak, dürüstçe hissederek ve hiç durmadan kelimelerin o gizli müziğini aramaya devam ederek... Dünyayı değiştiren metinler, tam da bu inatçı arayışın içinden doğar.
Kaynaklar
- Erkan Yıldırım. (). Özgün Metin.