Hayvanlar Alemi'nin En Dayanıklı Koşucusu: İnsan

Yazdır
  • Bu yazıyı 6 dakika 12 saniyede okuyabilirsiniz.
Hayvanlar Alemi

Bizi bugünlere kadar taşımayı başaran beyinlerimiz olmaksızın, insan türü olarak doğada kısa süre içinde eleneceğimizi düşünebilirsiniz. Fakat insanı evrimsel süreçte diğer hayvanlardan farklı kılan bir diğer özellik daha olabilir.

Antropoloji ve biyomekanik alanlarında yapılan çalışmaların bize gösterdiğine göre bizi diğer hayvanlardan farklı kılan sadece büyük beyinlerimiz değil. Aynı zamanda "uzun süreli koşuya dayanıklılık" da bizi farklı kılıyor. Hatta uzun mesafeleri yürüyerek ve koşarak kat edebilmemiz ile beyin hacmimiz arasında bir ilişki olduğu da düşünülüyor. Bu ilişki muhtemelen doğrudan değil; daha dolaylı bir ilişki: İki ayak üzerinde yürümek, kısa mesafeler için dezavantajlı olsa da, uzun mesafeleri kat etmek konusunda avantaj sağlıyor. Aynı zamanda iki ayak üzerine kalkmamız, el-kol koordinasyonumuzun gelişmesi ve beyin hacmimizin irileşmesiyle de doğrudan bağlantılı. Dolayısıyla insanın uzun mesafeleri kat edebilme becerisi ile beyin hacmi arasında dolaylı yoldan bir ilişki var gibi gözüküyor. Bilim insanları ellerindeki farklı dönemlere ait fosiller sayesinde, uzun mesafeleri kat edebilecek bir iskelet yapısının Homo sapiens'i diğer türlerden ayıran, hatta beynin bile daha farklı şekilde özelleşmesine neden olan bir özellik olduğunu düşünüyorlar.

Koşan adam anatomisi

Harvard Doğal Tarih Müzesindeki "İnsanlar Neden Koşar: Maraton Koşucusunun Biyolojisi ve Evrimi" adlı konuşmada Harvard Üniversitesi’nden Daniel Lieberman şöyle söyledi:

''Kılsız, pençesiz ve genelde silahsız atalarımız terleme ve amansız koşu yeteneklerini kullanarak daha hızlı, güçlü ve daha tehlikeli hayvanlar karşısında üstünlük kurabildiler."

Mükemmel koşucular kabul edilen birçok hayvan, örneğin antiloplar ve çitalar, hız ve atiklik/çeviklik konusunda özelleşmişlerdir, dayanıklılık konusunda değil. Örneğin karaların en hızlı koşucusu olan çitalar, saatte 100 kilometreyi aşan hızlarını sadece birkaç saniyeliğine koruyabilirler. Antiloplar, avlarından zigzaglar çizerek sadece belli bir mesafeye kadar kaçabilirler. Hatta doğadaki en iyi uzun mesafe koşucularından olan köpekler ve atlar dahi zorlanmadıkları sürece sadece belli bir mesafeyi koşarak kat edebilirler. Elimizdeki verilere bakılacak olursa insanlar, bu konuda diğer tüm hayvanlardan daha iyiler. Eğer ki insanları fiziksel güç ve hız konusunda ele alacak olursak, oldukça kötü atletler olduklarını söyleyebiliriz. Fakat biz insanlar, her ortamda koşabiliriz. Ayrıca yavaş ve tempolu koşular söz konusu olduğunda adeta üzerimize yok. 

İnsanlar et ağırlıklı bir hepçil diyete yaklaşık 2.6 milyon yıl önce geçtiler. Buna karşılık, modern ok ve yayı geliştirmeleri sadece 50.000 yıl öncesine dayanıyor. Dolayısıyla aradaki zaman diliminde uzaktan avı indirmeye yarayacak aletler kullanılmadığı görülüyor. Hatta bu zaman diliminde atalarımızın keskin sopalardan daha iyi silahları olduğuna dair bir kanıt yok bile! Fakat bir diğer sorun var: İnsanlar, başarıyla et tüketebilen avcılar olmalarına rağmen, avlarıyla boğuşup da onları alt edebilecek fiziksel güçten yoksundurlar. Bu durumda atalarımız nasıl oluyor da antiloplar gibi güçlü hayvanları, ok ve yay gibi uzaktan öldürücü özelliği olan silahlar olmaksızın avlayabildiler?

Direnç avı sonrası leş yiyen hayvanlar illüstrasyonu

Bunun cevabı, koşu becerimizde gizli. Türümüz, 2 milyon yılı aşkın bir süredir koşma ve takip ederek avlanma yöntemini kullanmıştır. Bilim insanları buna direnç avı adını vermektedir. Bu ilkel avlanma türünde, örneğin bir antilop yorgun düşene kadar takip edilir. Avcı insanlar, saatler boyu avın peşinden kovalarlar. Nihayet antilop bitkin düştüğü anda, sivri uçlu mızraklarla hayvan öldürülür. İşte tam olarak bu yöntem nedeniyle insan et tüketebilmesine rağmen pençelere ve sivri dişlere sahip değildir. İnsan, zekasıyla ve koşu becerisiyle avlanmıştır; pençeleri ve dişleri ile değil. Evrimsel süreçte bu özelliklerin ön plana çıkması için herhangi bir çevresel baskı asla oluşmamıştır.

Hayvanlar hızlı soluma ile aşırı ısıyı atmaya çalışsa da, birçok canlı dört nala koşarken hızlı soluma yapamaz. Bu demek oluyor ki, atalarımızın bir avı yakalamak için yapması gereken sadece onu sürekli dört nala koşmaya zorlayacak kadar, ancak ondan öteye geçmesine gerek bırakmayacak, olabilecek en düşük hızda uzun süreli koşmaktır. Böylece dört nala koşan av nihayetinde tükenecektir; ancak uzun mesafe koşucusu (bu örnekte insan) çok daha az yorularak avı alt edebilecektir. 

Ayrıca insanlar sıklıkla leşçi olarak da yaşamışlardır. Çünkü insanların elinde, diğer hiçbir hayvanda olmayan bir silah vardır: ateş! Ateş sayesinde avları taze olsa da olmasa da tüketmeleri mümkündür. Bu nedenle insan atalarımız, havadaki akbabaları takip ederek leşlere ve can çekişen canlılara ulaşabilmişlerdir. Günümüzde halen bu yöntemle avlanan bazı Afrika kabileleri bulunmaktadır. Ayrıca bu yöntemi keşfeden tek canlı insan değildir. Günümüz sırtlanları da benzer avlanma özelliklerine sahiptir. Uzun mesafe koşu becerileri sayesinde sırtlanlar da büyük leşlerin peşine düşebilirler ve yırtıcılardan hız ile değil, dayanıklılık ile kaçabilirler.

Kalça kasları

Bilim insanları, bu şekilde uzun mesafe koşucu olabilen hayvanları inceleyerek bazı ortak noktalar tespit etmeye çalışıyorlar. Lieberman ve biyomekanikçi meslektaşı Bramble'ın yaptığı incelemeler sonucunda, yalnızca uzun mesafe koşmaya yatkın olan hayvanlarda bulunan özel bir bağ dokusu keşfedildi. Ligament nucal (çoğul: nuchae) adı verilen bu doku, başın dik tutulmasında ve dengeyi sağlamada önemli bir role sahip olduğu tespit edildi. Bu doku halk arasında "ense bağı" olarak da biliniyor ve supra-spinal bağların ense bölgesinde oluşturdukları geniş ve esnek bir bağ olarak tanımlanıyor. İnsanı maymun kuzen ve atalarından ayıran özelliklerden birisi bu bağın varlığı. Bilindiği kadarıyla primatlar ve maymunlar arasında bu doku sadece insanda vardır. 

Vücut anatomimizin evrimi de, bu av-avcı ilişkisi çerçevesinde şekillenmiştir. Göz reflekslerimiz kafamız sabit iken etrafımızı görebilmemiz ve farkında olabilmemizi sağlar, kısa kollar ile momentum kazanılır, ince bilekler ile hız ve enerji korunumu sağlanır, geniş omuz, ince bel ve dar pelvis ile vücut rotasyonu düzenlenir, ter bezleri ve kılsız oluşumuz, terlemeyi ve buharlaşmaya bağlı soğutmayı sağlar. Ayrıca beyne taşınan kan ile soğutma işlemi düzenlenebilir. Büyük kalça kasları (gluteus maximus) ile gövdenin taşınması ve Achille tendonu ile ayak tabanına alınan kuvvet emilir ve bir sonraki adım için gereken maksimum enerji (kullanılan enerjinin neredeyse %50'si) geri kazanılmış olur. Bir çeşit yay gibi...

Bazı insanlar bu durumu "insan uzun mesafede koşmak için tasarlanmış" diyerek niteleyebilecek olsa da, eldeki veriler gösteriyor ki, olan tam tersiydi: Uzun mesafede koşmak bizi tasarladı!

Kaynaklar ve İleri Okuma: 

  1. Nature
  2. The Evolution of Marathon Running: Capabilities in Humans
  3. Popular Mechanics
  4. Discover Magazine
  5. Slate
  6. NY Times
  7. Paleoartist: Mauricio Antón
     
0 Yorum
Pedram Türkoğlu
Pedram Türkoğlu
Biyoloji Genel Editörü
Profil