Merhaba
Eseri buradan görüp okudum. Teşekkür ederim paylaştığınız için .
Kreutzer Sonat yalnızca Tolstoy'un evlilik ve kıskançlık üzerine yazdığı bir roman değildir; aynı zamanda farklı düşünür ve yazarların fikirleriyle birlikte okunduğunda çok daha katmanlı bir anlam kazanır. Eser, insan doğası, aşk, arzu ve ahlak üzerine süregelen edebi ve felsefi tartışmaların merkezinde yer alır.
Tolstoy'un aşk anlayışı, Arthur Schopenhauer'ın görüşleriyle dikkat çekici biçimde örtüşür. Schopenhauer'a göre aşk, bireyin sandığı kadar özgür bir seçim değildir; türün devamını sağlayan biyolojik bir yanılsamadır. Aşkın Metafiziği'nde romantik tutkuyu iradenin bir oyunu olarak açıklar. Kreutzer Sonatta da Pozdnişev, aşkın zamanla yerini sahip olma arzusuna, kuşkuya ve şiddete bıraktığını savunur. Bu bakımdan Tolstoy, romantik aşk idealini yıkarak Schopenhauer'in karamsar insan anlayışına yaklaşır.
Buna karşılık Friedrich Nietzsche, insanın tutkularının bastırılmasını değil, onları dönüştürmesini savunur. Tolstoy ise arzuyu ahlaki bir tehdit olarak görür. Nietzsche'nin gözünden bakıldığında Pozdnişev, eşini öldürdüğü için değil, kendi korkularını ve kıskançlığını yönetemediği için trajik bir karakterdir. Onu yıkan şey karısı değil, kendi zayıflığıdır.
Romanı psikanalitik açıdan değerlendirdiğimizde Sigmund Freud'un görüşleri önemli bir çerçeve sunar. Freud, bastırılan arzuların ve bilinçdışı çatışmaların farklı biçimlerde ortaya çıktığını ileri sürer. Pozdnişev'in kıskançlığı yalnızca eşine duyduğu güvensizlik değildir; aynı zamanda kendi bastırılmış korkularının dışa vurumudur. Tolstoy'un ahlaki bir sorun olarak anlattığı durum, Freud açısından çözümlenmemiş bilinçdışı çatışmaların sonucudur.
Romanın kadın karakteri ise günümüz feminist kuramı açısından eleştirilmiştir. Simone de Beauvoir, kadının tarih boyunca erkek bakışıyla tanımlandığını söyler. İkinci Cins'te kadının birey olmaktan çok erkeğin dünyasında anlam kazanan bir "öteki" haline getirildiğini vurgular. Kreutzer Sonatta da kadın karakter kendi sesiyle değil, tamamen Pozdnişev'in anlatımıyla var olur. Okur, onun ne düşündüğünü değil, erkek anlatıcının onu nasıl gördüğünü öğrenir. Bu nedenle roman, feminist eleştirinin en çok tartıştığı klasik eserlerden biridir.
Fyodor Dostoevsky ile Tolstoy karşılaştırıldığında da önemli bir fark ortaya çıkar. Dostoyevski suçun ve vicdanın kökenini bireyin ruhunda ararken, Tolstoy daha çok toplumsal kurumları ve ahlaki düzeni sorgular. Suç ve Ceza'daki Raskolnikov suç işledikten sonra vicdanıyla mücadele ederken, Pozdnişev kendi suçunu ahlaki gerekçelerle açıklamaya çalışır. Bu nedenle Dostoyevski'nin kahramanı pişmanlıkla, Tolstoy'un kahramanı ise kendini haklı çıkarma çabasıyla öne çıkar.
Marcel Proust ise kıskançlığı aşkın ayrılmaz bir parçası olarak görür. Kayıp Zamanın İzinde'de sevdiğimiz kişiyi tam anlamıyla asla bilemeyeceğimizi ve bu belirsizliğin kıskançlığı doğurduğunu anlatır. Pozdnişev'in yaşadığı kriz de büyük ölçüde bu belirsizlikten beslenir. Gerçek ile hayal, kanıt ile kuruntu birbirine karışır. Albert Camus açısından bakıldığında roman, insanın kendi anlam krizini başkasının üzerine yansıtmasının trajik örneklerinden biridir. Camus'ye göre insan çoğu zaman evrenin anlamsızlığını kabul etmek yerine bir suçlu arar. Pozdnişev de kendi iç çatışmasının sorumluluğunu eşine yükleyerek şiddeti meşrulaştırmaya çalışır. günümüz insanın en büyük kusuru bu bence ilişkilerde.
Bu yönleriyle Kreutzer Sonat, tek bir dönemin ahlak anlayışını anlatan bir roman olmanın ötesine geçer. Tolstoy'un metni; Schopenhauer'in karamsarlığı, Nietzsche'nin güç ve tutku anlayışı, Freud'un bilinçdışı kuramı, Simone de Beauvoir'ın feminist eleştirisi, Dostoyevski'nin vicdan sorgulaması, Proust'un kıskançlık çözümlemeleri ve Camus'nün varoluşçu bakışıyla birlikte okunduğunda çok daha zengin ve tartışmaya açık bir klasik haline gelir. Büyük eserlerin gücü de tam burada yatmaz mı zaten . Her kuşak ve her düşünce geleneği aynı metinde kendine ait yeni bir anlam bulur .