Huxley bu romanı yazarken çocuklara verilen elektrik şoklarını anlatıyordu ikinci bölümde; kitaptan, doğadan ve yalnızlıktan korkutulan bedenleri. Bugün o şoklar yok. Onların yerini daha incelikli, daha sessiz ama çok daha etkili bir yöntem aldı. Cebimizde taşıdığımız akıllı telefonlar, özellikle de reels ve tiktok gibi kısa video döngüleri, artık bu şartlandırmanın ana aracı.
Cesur Yeni Dünya’nın ikinci bölümünde anlatılan şey bir distopya olmaktan çok, açık bir davranış mühendisliği örneğidir. Sevgi değil korku, bilgi değil alışkanlık öğretilir. Bebekler kitaplardan nefret etmeyi öğrenirken, biz uzun metinlerden sıkılmayı, sessizliğe tahammül edememeyi ve boşlukta kaldığımızda huzursuz olmayı kendiliğimizden öğrendiğimizi sanırız. Oysa bu öğrenme, tekrar ve yönlendirmeyle şekillenir.
Reels izlerken kimse bize kitap okuma demiyor, TikTok’ta kimse düşünmeyi yasaklamıyor. Zaten buna gerek de kalmıyor. Algoritma, romandaki hipnopedi gibi çalışır; aynı görüntüler, aynı müzikler ve aynı duygular tekrar edilir. Bir noktadan sonra bunlar düşünce üretmez, sadece refleks oluşturur. Dikkat parçalanır, derinlik kaybolur, sabır gereksizleşir.
Aradaki fark basittir. Romandaki çocuklara bu koşullandırma zorla yapılır. Biz ise buna gönüllü oluruz. Ekranı kapatma ihtimali varken kapatmamayı seçer, zihnimizi sürekli meşgul edecek uyaranları yanımızda taşırız. Huxley elektrik şoklarını yazdı; biz ise onları cebimizde gönüllü olarak taşıyoruz.
Bu romanı asıl ürkütücü kılan şey baskı ya da mutsuzluk değildir. Asıl korkutucu olan, her şey yolundaymış gibi hissettiren bir düzenin kurulmuş olmasıdır. Kimsenin itiraz etmediği, çünkü kimsenin durup düşünecek kadar sessiz kalmasına izin verilmediği bir dünya. Cesur Yeni Dünya rahatsız ediyorsa sebebi karanlık olması değil, fazlasıyla tanıdık olmasıdır.