Merhaba
Bazen durup kendimi bir anlığına saçma bir şey yaparken yakalıyorum; eski bir eşyayı atarken içim burkuluyor, bir belgeselde tek başına kalan bir hayvana üzülüyorum ya da gökyüzüne bakıp bir yıldızın “yalnız” olduğunu düşünüyorum. Mantığım bunun bir karşılığı olmadığını biliyor ama his bambaşka bir yerden geliyor. Tam da bu anlarda şu soru beliriyor. İnsan neden kendi türüyle sınırlı kalmaz da, canlı ya da cansız neredeyse her şeyle empati kurabilir? İşte bu soru, insanı diğer canlılardan ayıran en derin özelliklerden birine, empati kapasitesinin evrimsel yolculuğuna açılıyor.
İnsanlar yalnızca kendi türleriyle değil, başka canlılarla ve hatta cansız varlıklarla bile empati kurabilen tek canlıdır ve bu özellik doğrudan insanın evrimsel gelişimiyle bağlantılıdır. Empati, başlangıçta sosyal gruplar içinde hayatta kalmayı kolaylaştıran bir adaptasyon olarak evrilmiştir; erken insan topluluklarında başkasının niyetini, korkusunu ya da acısını anlayabilmek iş birliğini güçlendirmiş, çatışmaları azaltmış ve grup bütünlüğünü korumuştur. Ancak insan evrimi ilerledikçe, beynin özellikle prefrontal korteks ve temporoparietal bölgelerinde yaşanan gelişmeler, empati mekanizmasını yalnızca somut ve mevcut bireylerle sınırlı olmaktan çıkarmıştır. Dilin ortaya çıkışı, sembolik düşünme yeteneğinin gelişmesi ve geleceği hayal edebilme kapasitesi, insan zihninin empatiyi fiziksel olarak var olmayan, hatta canlı olmayan varlıklara doğru genişletmesine olanak tanımıştır. Bu süreçte empati, sadece anlık duygusal tepkiler üretmekten ziyade, zihinsel bir simülasyon aracına dönüşmüştür; insan beyni karşısındaki varlığın gerçekten bilinçli olup olmadığını sorgulamaktan çok, “bilinçli olsaydı ne hissederdi” sorusu üzerinden çalışmaya başlamıştır. Evrimsel açıdan bakıldığında bu durum bir sapma değil, uyum sağlayıcı bir genişlemedir. Doğaya, nesnelere ve yaşanılan mekânlara duygu ve anlam atfetmek, kaynakların korunmasını, aletlerin dikkatli kullanılmasını ve çevreyle daha sürdürülebilir ilişkiler kurulmasını teşvik etmiştir. Aynı zamanda insanın doğa olaylarını, gökyüzünü ve kozmik unsurları anlamlandırma çabası, belirsizlik ve kontrol edilemezlik karşısında psikolojik dayanıklılığı artırmıştır. Gezegenler, yıldızlar ya da doğa güçleriyle empati kurmak, insanın kendini evrimsel olarak savunmasız hissettiği anlarda daha büyük bir bütünün parçası olduğu algısını güçlendirmiştir. Diğer canlılarda empati davranışları görülse de bunlar büyük ölçüde tür içi ve sınırlı kalır; filler yas tutabilir, şempanzeler başkasının acısına tepki verebilir, kargalar nesnelere işlevsel anlamlar yükleyebilir. Ancak bir sandalyeye üzülmek, bir çizgi filme ağlamak ya da bir gezegenin yalnızlığını hissetmek gibi soyut ve sembolik empati, dil, hayal gücü, zaman bilinci ve ölüm farkındalığının birleşimini gerektirir ve bu düzeyde yalnızca insanda görülür. insanı ayıran temel nokta, empatiyi biyolojik sınırların ötesine taşıyabilmesidir. Bu özellik, insan evriminde hayatta kalma işleviyle başlayıp zamanla etik değerlerin, vicdanın, sanatın ve anlam arayışının temelini oluşturan bilişsel bir kapasiteye dönüşmüştür.
Belki de bu yüzden insan, evrende ilk kez şunu sorabilen canlı oldu. “Sadece ben ne hissediyorum?” değil, “Bu varlık ne hissederdi — eğer hissedebilseydi?”
Soruyu hazırlayan arkadaşıma ve vakit ayırıp cevabımı okuyan herkese teşekkür ederim.[1]
Kaynaklar
-
Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim.