2023 yılında kendi kendime yazdığım bu kitaba dair eleştiri metnini sizinle paylaşmak istiyorum.
BİR KADININ YAŞAMINDAN YİRMİ DÖRT SAAT
Yazarın kitaplarının bir çoğunu okudum. Özellikle kısa olması kitap okumayı sevmeyenler için, yeni yeni alışkanlık kazanmak isteyenler için çok ideal. Ayrıca yazarın akıcı dili ile diğer yazarlara nazaran kısa yazması okurların genelde hemen hemen her esere “Stefan Zweig yine şaşırtmadı. Bir nefeste bitiyor.” ile yorumlarını yapıyor ya da yorumlarına böyle başlıyor. Fakat bu kitapta bir kadının hayatından yirmi dört saate bir saat içinde tanıklık etmek değişik bir zevkti. Diğer eserlerin hissettirmediklerini hissettirdi. Belki de benim de kadın olmam bunu hissi arttırdı, bilemiyorum.
Daha önce Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu’nu okudum. Aslında yarıda bıraktım çünkü o dönem, okumaya çalıştığım dönemler, psikolojim pek de platonik bir aşkı kaldırabilecek nitelikte değildi. Hatta aşkı bir rafa kaldırmış ve tozlu raflardan gururu indirmiş bir ergen olarak gururunu bence ayakları altına bir kadını okumak pek de hoş değildi. Bir solukta biten kitap her elime alışımda benim için eziyetti. Ve o kitabı okuyamamışken yazara küsmek olmazdı. kitabı Olağanüstü Bir Gece’yi okudum, Stefan Zweig okumak hakkında biraz umutsuzluğa kapılmıştım. Çünkü bahsedilen gece bana hiç de olağanüstü gelmemişti. Olaylar sıradan ve akış basitti sanki. Sonrasında Satranç’ı okudum. Bu kitaba belki de önyargı ile başladığım için pek de bir şey anladım diyemem ama bu sefer cidden kitabın arkasındaki özeti bile okumadım. Sadece isminin getirdiği bir fikir ile başladım okumaya. Çevre tarafından ayıplanan, konuşulan, dedikodu malzemesi olan kadın vesilesiyle bir kadının yirmi dört saatine perde aralayan, bunu 71 sayfanın içinde başarabilen ve kısa hikayeleri sevenler için okunası bir kitap. Bu arada diğer eserler de okunası ve tekrar okuyacağım, onların da yorumları gelecek.
Kitap Monte Carlo yakınlarındaki Riviera’nın küçük bir pansiyonunda başlıyor. Yarı yetişkin iki çocuğunu ve eşini bırakarak genç bir adamla kaçan kadın büyük sükse yaratıyor bu küçük pansiyonda. Her kafadan bir ses, tartışmalar, atışmalar, gerginlik… Herkes ayıplıyor bu durumu. Erkek yapsa bunu gene kadın ayıplanır, kim bilir karısı naptı denir. Kadın kısmı kocasını elinde tutacak yoksa erkek adam zaten aldatır denilir. Yalnızca hikaye anlatıcısı olaylara herkes gibi bakmıyor. Bu durum ise Bayan C.’nin dikkatini çekiyor. Ve sonra asla unutamadığı o yirmi dört saati anlatıveriyor bizim hikaye anlatıcısına. Yine çok hareketli ve aksiyon dolu bir kitap değil belki ama okurken ve o yirmi dört saate tanık olduktan sonra bazı detaylara takılıp ben de yapar mıydım dedirtiyor insana ya da ben olsam bu durumda ne yapardım diyorsunuz. Yirmi dört saatin sonu beni sinirlendiren detaylardan biriydi. Genelde her kitabın sonunda sinirlenen biriyim, beklediğim gibi bitmediği içindir belki de.
Kitabın kapağını açıp ilk sayfadan itibaren o anlatıcı olup kimi zaman yemekte konuklarla tartışacak kimi zaman Bayan C.’nin odasına konuk olacak ve Bayan C.’nin hayatından ufak bir kesiti dinleyeceksiniz. Spoiler vermeden ancak bu kadar anlatabildim ama tek söyleyeceğim eğer alışkanlık kazanmak için yazarı okuyorsanız bu kitap ile başlayın. Yazarın kadınlarla derdi ne çözemedim ama bazen hemcinsimden nefret ettiriyor yani. O yüzden bu kitapla başlayın. Şimdi de Bir Çöküşün Öyküsü’nü okuyorum ve yine ana karakterimiz bir kadın ve yine kadının bence saçma davranışlarına sinirleniyorum, neden diyorum yani neden böyle yapıyor. Hiç de sevmedim kitabı ama belki bu sefer sonu sinirlendirmez diye düşünürek inat ettim okumaya.
Bir çöküşün öyküsü kitabının satırlarında da buluşabilmek ümidiyle, tabi ben bi ikizler burcu olarak fikrimi değiştirmezsem :)