Merhaba
Son yıllarda film ve kitaplarda “kötü” ya da gri karakterlere artan ilgi tek bir nedene indirgenemez; ancak bastırılmış duygular bu sürecin önemli bir parçasıdır. Psikolojik açıdan bakıldığında insan zihni yalnızca toplumsal olarak kabul gören “iyi” duygulardan oluşmaz; öfke, kıskançlık, güç arzusu ve saldırganlık gibi eğilimler de insan doğasının bir parçasıdır. Sigmund Freud’un ortaya koyduğu bastırma (repression) ve yansıtma (projection) mekanizmalarına göre, bireyler toplumsal olarak kabul edilmeyen bu dürtüleri bilinçdışına iter, ancak bu dürtüler dolaylı yollarla ortaya çıkmaya devam eder . Kötü karakterler aracılığıyla bu bastırılmış yönler güvenli bir şekilde deneyimlenir; izleyici ya da okuyucu, doğrudan yapamayacağı davranışları karakter üzerinden yaşar. Örneğin Walter White karakteri, sıradan bir öğretmenden güç ve kontrol arzusuyla suç dünyasına giren bir figür olarak izleyicinin bastırılmış güç isteğini temsil eder. Benzer şekilde Joker karakteri, toplumsal düzeni reddeden kaotik yapısıyla bastırılmış öfke ve sistem karşıtlığının bir yansımasıdır.
Bu durum Carl Jung’un “gölge” kavramıyla da açıklanabilir. Jung’a göre bireyin kabul etmediği, bastırdığı yönleri “gölge”yi oluşturur ve psikolojik bütünlük için bu yönlerle yüzleşmek gerekir . Kötü karakterlere duyulan ilgi, bireyin kendi gölge yönünü dolaylı olarak tanıma ve kabullenme sürecinin bir parçası olabilir. Bu bağlamda Darth Vader gibi karakterler önemlidir; çünkü hem kötülüğü hem de içsel çatışmayı temsil eder. Aynı şekilde Raskolnikov (Suç ve Ceza) karakteri, ahlaki sınırları zorlayan bir bireyin içsel hesaplaşmasını göstererek okuyucunun kendi karanlık yönleriyle yüzleşmesini sağlar.
Sosyal antropoloji açısından bakıldığında ise bu ilginin kültürel bir dönüşümle bağlantılı olduğu görülür. Geleneksel anlatılarda iyi ve kötü keskin sınırlarla ayrılırken, modern toplumlarda ahlaki değerler daha karmaşık ve göreceli hale gelmiştir. Bu durum “anti-kahraman” figürünün ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır . Örneğin Tony Soprano ya da Dexter Morgan gibi karakterler, suç işleyen ama aynı zamanda insani yönleri olan figürlerdir. Bu tür karakterler, izleyicinin hem eleştirdiği hem de empati kurduğu bir ikili yapı oluşturur.
Toplumsal açıdan bir diğer önemli faktör, bireylerin modern yaşamda kendilerini sınırlanmış hissetmeleridir. Sosyal normlar, kurallar ve sorumluluklar bireyin davranış alanını daraltırken, kötü karakterler bu sınırları aşan figürler olarak özgürlük hissini temsil eder. Bu bağlamda Tyler Durden (Fight Club) karakteri, tüketim toplumuna ve modern düzene karşı bir başkaldırı figürü olarak öne çıkar. Aynı şekilde Hannibal Lecter karakteri, toplumun en uç sınırlarını ihlal etmesine rağmen zekâsı ve karizmasıyla izleyicide tuhaf bir hayranlık uyandırır.
Ayrıca modern anlatı tekniklerinin gelişmesiyle birlikte karakterler daha derinlikli şekilde yazılmaktadır. Kötü karakterlerin geçmişleri, travmaları ve motivasyonları detaylandırıldıkça izleyicinin empati kurma kapasitesi artar. Bu durum, kötülüğün mutlak bir özellikten ziyade belirli koşulların ve deneyimlerin sonucu olarak algılanmasına yol açar. Örneğin Severus Snape karakteri, ilk başta olumsuz bir figür gibi görünse de geçmişi ve motivasyonları ortaya çıktıkça ahlaki olarak çok daha karmaşık bir hale gelir.
Kötü karakterlere duyulan ilgi yalnızca bastırılmış duygularla açıklanamaz; bu ilgi psikolojik süreçler, kültürel dönüşüm, toplumsal yapı ve modern anlatı biçimlerinin birleşimiyle ortaya çıkar. Film ve edebiyattaki bu karakterler, bireyin kendi bastırılmış yönlerini, içsel çatışmalarını ve özgürlük arzusunu yansıtan aynalar gibi işlev görür. Bu da modern insanın kendi karmaşıklığını anlamaya yönelik bir arayışı olarak değerlendirilebilir.
Bazen bir filmi izlerken ya da bir roman okurken kendimi tuhaf bir yerde yakalıyorum. Diğer cevap veren arkadaşlarda olduğu gibi ve kesinlikle katılıyorum onların söylemlerine :)) Hikâyenin “iyi” kahramanına değil de, daha karanlık, daha sorunlu, hatta çoğu zaman yanlış şeyler yapan karaktere daha yakın hissediyorum. İlk başta bu biraz rahatsız edici geliyor insana. Çünkü bize hep neyin doğru, neyin yanlış olduğu öğretilmiş. Ama sonra düşününce şunu fark ediyorum:, belki de bu karakterler daha “gerçek”.
Hayatın içinde kim tamamen iyi ya da tamamen kötü ki? Hepimizin içinde söyleyemediğimiz, bastırdığımız, bazen kendimize bile itiraf etmekte zorlandığımız duygular var. Belki de bu yüzden o karakterler bize daha tanıdık geliyor. Onları izlerken ya da okurken sadece bir hikâyeyi takip etmiyoruz; biraz da kendi içimize bakıyoruz. Bu yüzden kötü karakterlere duyulan ilginin sadece bir “hayranlık” olmadığını düşünüyorum. Daha çok bir anlama çabası… Hem onları, hem kendimizi.[1]
Kaynaklar
- Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim Ve Suç Antropoljisi Okumalarım.