Öncelikle merhaba. Aslında bende bu soruyu kendime daha önceden sordum, çünkü kitap ve filmlerdeki anti kahramanları her zaman olmasa bile genellikle kahramanlardan daha çok seviyorum. Örneğin joker! İlk izlediğim günden beri batman'den daha fazla seviyorum ya da seriyi okurken draco malfoy karakterini harry potter'dan daha çok severdim vb. Örnekler çoğaltılabilir ama bir gün YouTube'da "neden kötü karakterlere olan sevgi arttı?" Başlıklı bir video gördüğüm zaman ben de düşünmeye başladım; gerçekten toplumsal normlar yüzünden bastırılan duygular ve davranışların bunda etkisi olabilir mi? Ve şu sonuca vardım;evet, var. Tek faktör bu değil ama kesinlikle etkisi var. Biraz anekdotsal bir yanıt vereceğim, ben anti kahramanları seviyorum çünkü; cesurlar, her kurala boyun eğmiyorlar hatta etraflarındaki insanlar onlardan korkuyor! Bakın ben kürdüm ve ailemiz bize daha ilk okula başladığımız zamandan "sakın kürtçe konuşma. Yasak, öğretmenlerin kızar" diye tembihlerdi. Gerçekten de o zaman PKK'nın terör eylemlerinden dolayı bir baskılama vardı Doğu Anadolu'da. Sonra şöyle giyin, böyle davran, başörtüsü tak- çünkü dinimizde öyle! - çok sıkılırdım, zoruma giderdi hâlâ da gidiyor. Velhasıl kelam benim anti kahramanlara olan sevgim biraz da buradan geliyor ama başta da söylediğim gibi tek faktör bu değil. Bence Hollywood'un kötü karakterleri havalı göstermesi, kahramanlaştırmasınında bunda etkisi var. Ya da bazı anti karakterler, hele ki kitap veya çizgi roman karakterleriyseler felsefi ve psikolojik derinlikleri çok fazla oluyor, bu da bir sebep olabilir.
Son olarak şunu eklemek istiyorum; belki şu anki dünya konjektöründendir, Belki de Z kuşağına özel bir şey ama son dönemde bu antik kahramanları olan sevginin hayali karakterlerden ziyade gerçek insanlara kaydığını görüyorum. Mesela Hitler, Stalin, gibi insanlar. Ben X veya Instagram kullanmıyorum fakat en aklı başında kitle olan YouTube kitlesinde bile son dönemde yorumlarda Hitler hayranlığı var fazlasıyla! Bu gerçekten korkutucu çünkü bunlar çizgi roman karakterleri veya Hollywood filmi karakterleri değil gerçekten yaşamış zalim insanlar...
Sanırım biraz uzun oldu, kusura bakma artık. Ben de içimi dökmüş oldum, sonuna kadar okuduğun için teşekkür ederim:)
Fikrimce; İnsanlar artık iyi tarafın kazanmak için rasyonel olanı yapması gerektiğine inanmasıdır. Bu yapmacık geliyor olabilir. Karşınızda muhteşem bir kötü varken ve durdurulamazsa muhteşem etik sorunlar doğurabileceğinizi bildiğinize rağmen hala en basit, kolay ve daha gaddarca olan yolu seçmek yerine, daha zor ama daha etik olan yolu seçmek olabilir.
Buna bir de iyi kahramanların dövdükleri kişilerde kırık, kan vb. gerçeklerden uzak dayak yemeleri de yapmacıklığı artırıyor. Oysa kötülerin dövdükleri, öldürdükleri kanlar içinde ve dramatik bir son ile ölüyor. Bu da haliyle daha gerçek bir izlenim bırakıyor. Yine kötü kahramanların replikleri çok daha insan doğasına yakın olabilmesi olabilir. Biliyorum genelde sosyopat olarak lanse edilse de toplama bakıldığında iyi karakterler "ne anlatıyorsun kardeşim" yerine uzunca etik, iyi olma, iyi lanse edilme kaygılarıyla donatılıyor. Kötü karakter "boş yapma" deyip yapması gerekeni, kötü olma motivasyonunu koruyor. İyilerin neden iyi olduğuna dair motivasyonları çok daha sıradan olabilirken genelde kötüler spesifik bir motivasyona sahip.
Ayrıca işe bir de merak ekleniyor. Her filmde iyilerin kazandığı bir son oluyor pek gerçekçi ve merak uyandırıcı değil. Bu da bize belki de mazlumu koruma güdüsünü hatırlatıyor ve/veya sonunu bildiğimizi ve merağımızı uyandırmadığını hatırlatıyordur.
Üzerine çokça konuşulabilecek bir konu, o kadar yazabilecek gücüm yok :d
Merhaba
Son yıllarda film ve kitaplarda “kötü” ya da gri karakterlere artan ilgi tek bir nedene indirgenemez; ancak bastırılmış duygular bu sürecin önemli bir parçasıdır. Psikolojik açıdan bakıldığında insan zihni yalnızca toplumsal olarak kabul gören “iyi” duygulardan oluşmaz; öfke, kıskançlık, güç arzusu ve saldırganlık gibi eğilimler de insan doğasının bir parçasıdır. Sigmund Freud’un ortaya koyduğu bastırma (repression) ve yansıtma (projection) mekanizmalarına göre, bireyler toplumsal olarak kabul edilmeyen bu dürtüleri bilinçdışına iter, ancak bu dürtüler dolaylı yollarla ortaya çıkmaya devam eder . Kötü karakterler aracılığıyla bu bastırılmış yönler güvenli bir şekilde deneyimlenir; izleyici ya da okuyucu, doğrudan yapamayacağı davranışları karakter üzerinden yaşar. Örneğin Walter White karakteri, sıradan bir öğretmenden güç ve kontrol arzusuyla suç dünyasına giren bir figür olarak izleyicinin bastırılmış güç isteğini temsil eder. Benzer şekilde Joker karakteri, toplumsal düzeni reddeden kaotik yapısıyla bastırılmış öfke ve sistem karşıtlığının bir yansımasıdır.
Bu durum Carl Jung’un “gölge” kavramıyla da açıklanabilir. Jung’a göre bireyin kabul etmediği, bastırdığı yönleri “gölge”yi oluşturur ve psikolojik bütünlük için bu yönlerle yüzleşmek gerekir . Kötü karakterlere duyulan ilgi, bireyin kendi gölge yönünü dolaylı olarak tanıma ve kabullenme sürecinin bir parçası olabilir. Bu bağlamda Darth Vader gibi karakterler önemlidir; çünkü hem kötülüğü hem de içsel çatışmayı temsil eder. Aynı şekilde Raskolnikov (Suç ve Ceza) karakteri, ahlaki sınırları zorlayan bir bireyin içsel hesaplaşmasını göstererek okuyucunun kendi karanlık yönleriyle yüzleşmesini sağlar.
Sosyal antropoloji açısından bakıldığında ise bu ilginin kültürel bir dönüşümle bağlantılı olduğu görülür. Geleneksel anlatılarda iyi ve kötü keskin sınırlarla ayrılırken, modern toplumlarda ahlaki değerler daha karmaşık ve göreceli hale gelmiştir. Bu durum “anti-kahraman” figürünün ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır . Örneğin Tony Soprano ya da Dexter Morgan gibi karakterler, suç işleyen ama aynı zamanda insani yönleri olan figürlerdir. Bu tür karakterler, izleyicinin hem eleştirdiği hem de empati kurduğu bir ikili yapı oluşturur.
Toplumsal açıdan bir diğer önemli faktör, bireylerin modern yaşamda kendilerini sınırlanmış hissetmeleridir. Sosyal normlar, kurallar ve sorumluluklar bireyin davranış alanını daraltırken, kötü karakterler bu sınırları aşan figürler olarak özgürlük hissini temsil eder. Bu bağlamda Tyler Durden (Fight Club) karakteri, tüketim toplumuna ve modern düzene karşı bir başkaldırı figürü olarak öne çıkar. Aynı şekilde Hannibal Lecter karakteri, toplumun en uç sınırlarını ihlal etmesine rağmen zekâsı ve karizmasıyla izleyicide tuhaf bir hayranlık uyandırır.
Ayrıca modern anlatı tekniklerinin gelişmesiyle birlikte karakterler daha derinlikli şekilde yazılmaktadır. Kötü karakterlerin geçmişleri, travmaları ve motivasyonları detaylandırıldıkça izleyicinin empati kurma kapasitesi artar. Bu durum, kötülüğün mutlak bir özellikten ziyade belirli koşulların ve deneyimlerin sonucu olarak algılanmasına yol açar. Örneğin Severus Snape karakteri, ilk başta olumsuz bir figür gibi görünse de geçmişi ve motivasyonları ortaya çıktıkça ahlaki olarak çok daha karmaşık bir hale gelir.
Kötü karakterlere duyulan ilgi yalnızca bastırılmış duygularla açıklanamaz; bu ilgi psikolojik süreçler, kültürel dönüşüm, toplumsal yapı ve modern anlatı biçimlerinin birleşimiyle ortaya çıkar. Film ve edebiyattaki bu karakterler, bireyin kendi bastırılmış yönlerini, içsel çatışmalarını ve özgürlük arzusunu yansıtan aynalar gibi işlev görür. Bu da modern insanın kendi karmaşıklığını anlamaya yönelik bir arayışı olarak değerlendirilebilir.
Bazen bir filmi izlerken ya da bir roman okurken kendimi tuhaf bir yerde yakalıyorum. Diğer cevap veren arkadaşlarda olduğu gibi ve kesinlikle katılıyorum onların söylemlerine :)) Hikâyenin “iyi” kahramanına değil de, daha karanlık, daha sorunlu, hatta çoğu zaman yanlış şeyler yapan karaktere daha yakın hissediyorum. İlk başta bu biraz rahatsız edici geliyor insana. Çünkü bize hep neyin doğru, neyin yanlış olduğu öğretilmiş. Ama sonra düşününce şunu fark ediyorum:, belki de bu karakterler daha “gerçek”.
Hayatın içinde kim tamamen iyi ya da tamamen kötü ki? Hepimizin içinde söyleyemediğimiz, bastırdığımız, bazen kendimize bile itiraf etmekte zorlandığımız duygular var. Belki de bu yüzden o karakterler bize daha tanıdık geliyor. Onları izlerken ya da okurken sadece bir hikâyeyi takip etmiyoruz; biraz da kendi içimize bakıyoruz. Bu yüzden kötü karakterlere duyulan ilginin sadece bir “hayranlık” olmadığını düşünüyorum. Daha çok bir anlama çabası… Hem onları, hem kendimizi.[1]
Açıkçası temel fikrim; insanların, 'iyiler' olarak gördükleri ya da başkaları tarafından öyle tanımlanan insanların yaptıklarına katlanamamasıdır. İyi olduğu düşünülen ama senin açından sorunlu olan o karakterin varlığı; 'Senin için iyi buysa, ben kötü olmalıyım' ya da 'İyi olduğu söylenen karakterin karşısındaki kişi benim için iyidir' demenle sonuçlanır; kısaca 'Düşmanımın düşmanı dostumdur' mesajıdır bu.
Diğer bir temel sebep ise kötü karakterlerin tasarımıdır. Sen bir kötü karaktere; insanların hayali olan yakışıklı bir yüz, güzel bir vücut ve onların hayalini tamamlayacak bir endam, fizik, bilgi ve güç verirsen; o karakterin belirli özelliklerine erişimi imkansız olan insanlar, temelde karakterin duygu durumuna ve fikirlerine erişimin basitliğinden kaynaklı olarak o karakterin felsefesini ve ideolojisini kendilerine temel edinirler. Kendilerini o karakter gibi bir duygu durumuna sokup sorunlu veya sorunsuz her şeyiyle kendilerini avutmaya çalışırlar.
İnsanlar, kendilerinden üstte gördüğü insanların hayatlarını ve yaptıklarını temel alır. Çünkü insanlara göre karşısındakinin öyle olmasının temel sebebi genetik şansı ya da hayatı boyunca yaptığı, değişimi zor hatta genel manada imkansız olan şeylerdir. Bunlar onlar için 'olması imkansız' olarak kodlandığından, kafalarındaki şey karakteri basite indirgeyip o hali elde etmek olacaktır. O karaktere bürünmeye çalışan kişiler için söylüyorum; kimse karakterin ideolojisini veya felsefi görüşünü temelin üstünde bir seviyede bilmez. Çünkü onların gözünde popüleritenin artmasındaki asıl sebepler bunlar olsa da, gerekli olan onun kadar zeki olmak ya da bilgi birikimine sahip olmak değildir.
Gelin bir de ek sebeplere bakalım: İnsanlar hayatları boyunca dışa vuramadığı fikirleri —örneğin birine zarar verme, insanların hayatını taciz boyutunda gözlemleme ya da haneye tecavüz ve hırsızlık gibi psikolojik olarak herkese sorun yaratacak fakat onlara dopamin sağlayan isteklerini— genelde kimseyle paylaşamazlar. Ama bu özellikleri gördüğü karakterler ve onları görüp bu kişiliklerini dışa vuran beş on kişinin onlara verdiği o özgüven; 'Onlar yapıyorsa ben de yaparım' durumuna evrilir. Böylece, öyle olmadığını düşündüğümüz insanların toplumdan güç alıp en kötü fikirlerini millete nasıl sunduğunu gözlemleriz. Yani yaptıkları şey; içlerinde saklı olan fikri dayatabilecek bir karakter bulmalarının kendi içlerindeki sevincidir diyebiliriz.
Bir de bunların internet üzerinde yayılmasının temel sebebi, insanların anonimliğe güvenmesidir. Örneğin; Hitler’i seven kaç kişiyi sokakta onun için bağırırken görebilirsiniz? Ama internette videoları, yorumları, çıkartmaları ya da daha farklı birçok şeyi yapabildikleri ve yaparken zarar görmeyeceklerini düşündükleri için bu durum, arkası dolu bir özgüven sağlıyor herkese. Kimse sonucunda zarar göreceği bir şey yapmak istemez ama zarar görmeyeceği güvencesi, onları temelde bağlayan unsur oluyor. İnsanlar kendi zayıflıklarını örtmek için onlardan güçlü kişileri kendilerini koruyacak bir temel olarak almayı çok severler; çünkü beyin kendi eksikliğini doldurmak ister. Bunu kendi başına yapamazsa, insanlara bağlanıp onların kendilerine bu duyguyu kapatacak kadar destek vermesini beklerler.