Eğer yerçekimi 250 m/s² olan (Dünya’nın yaklaşık 25 katı) bir gezegende doğup büyüseydik, bedenimiz buna göre evrimleşmiş olurdu: çok daha güçlü kaslara, çok daha yoğun kemiklere ve yüksek basınca dayanıklı bir dolaşım sistemine sahip olurduk. Muhtemelen daha kısa ve kompakt bir vücut yapımız olurdu, çünkü yüksek yerçekimi uzun ve ince yapıları mekanik olarak dezavantajlı kılar.
30 yaşında Dünya’ya geldiğimizde ise yerçekimi bize aşırı düşük gelirdi. Kendimizi inanılmaz hafif hisseder, küçük bir zıplamayla bile metrelerce yükseğe sıçrayabilirdik. Ancak ilk etapta hareket kontrolünde zorlanma yaşanırdı çünkü kas gücümüz Dünya koşullarına göre fazlasıyla yüksek olurdu. Dolaşım sistemi de başlangıçta uyum sorunu yaşayabilirdi; yüksek yerçekimine alışmış kalp ve damar sistemi, daha düşük yerçekiminde farklı bir basınç dengesiyle çalışmak zorunda kalırdı.
Uzun vadede ise vücut yeni ortama uyum sağlar, kullanılmayan kas gücü ve kemik yoğunluğu zamanla azalırdı. Kısacası Dünya bize neredeyse hafif bir gezegen gibi gelirdi; ilk başta süper güçlü hisseder, zamanla biyolojik olarak adapte olurduk.