Hiç kimse, özünde kötülüğü amaçlamaz; ancak kötülük, niyetin ötesinde sonuçlarla ölçülür. İster bilinçli bir tercih, ister istemeden doğan sonuçlar olsun, insanın eylemleri bazen başkalarına zarar verebilir. İşte burada “meşruluk” kavramı devreye girer ve sınırlarını bilmek gerekir.
Suç ve ceza bağlamında meşruluk, yalnızca meşru müdafaa ile sınırlıdır. Bu çerçevenin dışına çıkıldığında, türümüzün aklıyla sınırlanamayacak kadar geniş bir eylem yelpazesi meşrulaştırılabilir. Bu nedenle, niyetin iyi olması tek başına yeterli değildir; önemli olan eylemin sonuçlarının sınırları ve başkaları üzerindeki etkisidir.
Bir diğer meşruluk türü, yasal çerçevenin ötesinde ortaya çıkar. İnsanlığın gelişim süreci, kültürel, ekonomik ve etik seviyelerle sınırlıdır; bu bağlamda, bazı fiiller hukuken yasak olsa da etik açıdan meşru kabul edilebilir. Örneğin, deprem sonrası barınma imkânı bulamayan birinin gecekondu inşa etmesi veya grev hakkı tanınmamış bir ülkede işçilerin fiili grev hakkını kullanması, etik olarak meşru sayılabilir. Buradaki temel kriter, başkalarına doğrudan zarar vermemek ve eylemin adil bir hak arayışıyla ilişkili olmasıdır.
Ancak niyet iyi olsa bile, başkalarının kaderini tek taraflı olarak belirlemek asla meşru değildir. Bir doktorun hastasının hayatına son verme kararı, hastanın rızası olsa bile, başkasının hayatına dair mutlak bir yetkiyi elinde bulundurmak anlamına gelir. Bu, ahlaki sınırları ihlal eder ve hiçbir inanç veya etik sistem tarafından onaylanmaz.
İşlenen bir suçun toplum veya insanlık yararına olduğu iddiası, o suçu otomatik olarak meşrulaştırmaz. Meşruluk sorunu, iki boyutta ele alınmalıdır: ahlaki ve adli. Adli boyutta suç, yasa çerçevesinde değerlendirilir; yasa, toplumun ortak rızasıyla oluşturulmuş normları ifade eder ve “yarar” ile doğrudan ilişkili değildir.
Ahlaki boyutta ise mesele daha derindir. Burada üç unsur belirleyicidir: failin niyeti, eylemin kendisi ve eylemin sonuçları. İyi niyet tek başına yeterli değildir; kötü sonuçlar doğuran niyet bile etik açıdan sorgulanabilir. Bazı eylemler, doğaları gereği etik olarak yanlış kabul edilir; başkasının hayatına kast etmek gibi. Sonuç, özellikle toplumsal etkiler açısından değerlendirilebilir; ancak bağlamsal yarar, eylemin etik ve yasal sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Sonuç olarak, meşruluk yalnızca niyet veya sonuçla belirlenemez; niyet, eylem ve sonuç bir bütün olarak değerlendirilmelidir. Evrensel ilkeler, insan hakları ve başkalarının kaderine müdahale etmeme sınırları, hangi eylemlerin gerçekten meşru olabileceğini belirler. Toplum yararına hizmet ettiği düşünülen bir suç, tartışılabilir bir bağlamsal meşruluk sunabilir; fakat bu, eylemin etik veya yasal olarak tamamen meşru olduğu anlamına gelmez.