İlk Düğme Hatası!
İlk düğme hatası; ilk düğmenin yanlış iliklenişinin devam edeceğine yönelik, denenmiş, sınanmış, doğrulanmış bir akıl yürütmedir.
Bu akıl yürütme hemen hemen insan merkezli her alan ve zaman için geçerli bir akıl yürütmedir. Gerek neden ve sonuç hiyerarşisini doğru konumlandırma gerekse olay ve olgular ile ilgili zaman ve mekan nesnelliğini ikame etme açısından da çok değerli bir kılavuzdur.
Zaman ve buna bağlı türümüz veya canlılık özelinde ölüm de bu çerçevenin dışında ele alınmamalıdır. Alınırsa ne olur? Neden ile sonuç ve zaman ile mekan arasındaki hem hiyerarşi hem de bağ kopar ve sanki olay ve olgular, dışlarındaki hemen hemen her şeyden kopuk, yekpare ve havada asılıymış gibi değerlendirilir ve bu değerlendirmelerin çıktısı bizi akıl almaz alanlara taşır.
Oysa ölümü, zaman çizelgesi içinde değerlendirebilmek için öncesine, onun olabilmesine olanak tanıyan yaşamın kendisine dönmemiz gerekir.
Her ne zaman ki maddi temelli bir evrende, diyalektik- materyalist temelde ve bilimsel argümanlar ile, fizik, kimya, biyoloji hiyerarşisi içinde yaşamı ele alır ve kavrar isek; işte o zaman ölümün de aslında evrensel devinimin ve dönüşümün bir seyrinin ara duraklarından biri olduğunu ve ona atfettiğimiz temelsiz onca şeyin esasında genetik kodlarımızın duygu olarak kimyasal yapımıza ve oradan da zihnimize yansıması olduğunu rahatlıkla görebiliriz.
Belki de şöyle düşünmek, olayın daha doğru kavranabilmesi için önemlidir: Bizden önceki sayısız fiziksel cansız varlık ve buradan türeyen kimyasal çorbalar ve buradan türeyen canlılık, bir müddet sonra geri dönüşüp ana kaynağa dönmemiş ve yeniden bir hamur olup yine aynı silsile ile canlılığı yaratmamış olsa idi, şu anda ölüm ile ilgili hiçbir kaygımız olmazdı, hatta olamazdı çünkü yaşam ve dolayısı ile canlılık, biz var olamazdık.
Unutmayalım ki medeniyetimizi inşa ettiğimiz petrol ve sanayimizin bel kemiği kömür, nice deniz canlısının ve bitki örtüsünün bize “ölerek” sunduğu armağandır ve nicesi…
Haliyle bizler de bir yere konup oraya ilelebet kazık çakacak değiliz ve güzel bir şey de değil. Esasında dolaylı olarak kazık çakmıyor fakat tohumlar serpiştiriyoruz: Gerek üreyerek gerekse dönüşüp başkalarına yaşama zemini yaratarak.
Burada belki de üzerinde durmamız gereken en önemli şey, ölümün kendisi değil de vakitsiz oluşu. Hem de beceriksizliğimiz, yaşama düşmanlığımız, bencilliğimiz ve kibrimiz eli ile.
Ha bir de ayrılık meselesi var; ayrılık her daim sancılıdır ve her ayrılık türümüzce erkendir. Temel nedeni de yine kendi türümüz kaynaklı ve imkan olduğu halde sömürü eksenli bizden esirgenen yaşama doyamama, hep ertelemek zorunda kalma gerçekliğidir.
Kim bilir belki de asıl bizi üzen, rahatsız eden, korkutan şey ölümün kendisi değil de yaşamı layıkı ile yaşayamamanın, bizden esirgenen doyum sorununun ta kendisidir. Sevgiyle…