Kualia ve Renkler: Senin ''Kırmızı'' Dediğinle Benim ''Kırmızı'' Dediğim Aynı Mı?

Yazdır Kualia ve Renkler: Senin

Bu, herkesin hayatının bir evresinde mutlaka keşfettiği, kendisine sorduğu veya birilerinden duyduğu bir sorudur: Herkes renkleri birbiriyle aynı mı görüyor? Yani bizim "Bakın bu araba kırmızıdır." dediğimiz arabaya baktığınızda, siz de birebir bizim gördüğümüz rengi mi görüyorsunuz? Yoksa siz, aslında bizim size göre "yeşil" olarak tanımlayacağınız şeyi görüyorsunuz da, doğuştan beri o renk size "kırmızı" olarak isimlendirildiği için o şekilde mi kullanıyorsunuz? 

Elbette, renk körlüğü gibi bazı hastalıklar nedeniyle insanların renk ve görüş algısı değişiyor. Bu bilinen bir şey. Ancak genetik ve fizyolojik nedenleri gayet iyi bilinen bu tür hastalıkları bir kenara bırakacak olursak, geriye kalan "normal" popülasyon aynı renkleri mi görüyor? Aynı şeyi görüp görmediğimizden emin olabilir miyiz?

İlk olarak şunu anlamamız gerekiyor: "renk" dediğimiz olgu, aslında fiziksel dünyada bulunan bir olgu değildir. Örneğin "kütleçekimi" ya da "proton", bizden bağımsız olarak Evren içerisinde var olan fiziksel olgulardır. Renkler ise, beynimiz içerisinde yaratılan bir olgudur. Elbette bu demek değildir ki renkler "doğaüstü" veya "fizik ötesi" olgulardır. Elbette, Evren içerisindeki istisnasız her şey gibi, renkler de tamamen fizikseldir. Sadece onları algılayış biçimimiz alışageldiğimizden birazcık farklıdır. Basitçe olan, ışığın farklı dalgaboylarına göre zihnimizdeki algının değişiyor olmasıdır. Gözümüze elektomanyetik spektrumun farklı bölgelerindeki frekans ve dalga boylarına sahip dalgalar sürekli olarak gelir. Beynimiz, bu farklı frekans ve dalga boylarını, farklı renkler olarak değerlendirir. Bu sayede etrafımızı renkli görürüz. Yoksa örneğin önünüzdeki masadan, elinizdeki kahve fincanından, klavyenizden, giydiğiniz kıyafetten yayılan dalgaların renkleri, aslen o cisimlerin özünde bulunan renkler değildir. Sadece o cisimlerin etrafa saçtıkları (daha doğrusu üzerine düşen beyaz ışıktan soğurduklarından sonra arta kalanları geri yansıttıkları) dalgaların dalga boylarıdır. İşte bu dalgaların fiziksel tüm özelliklerini tamamiyle ölçebiliriz; ancak birbirimizin beynine girip de, o dalga boyunu tam olarak nasıl algıladığınızı şimdilik tam olarak bilmemizin herhangi bir yolu yoktur.

Bu durumda, ikimiz de aynı çileğe bakıp da, aynı kırmızıyı gördüğümüzden nasıl emin olabiliriz? Ben, "gerçek kırmızıyı", sense "bana göre yeşil olan rengi" görüyor olabilirsin. Bana göre "gerçek kırmızı", bir başkasına göre "gerçek mavi" olabilir. Ancak her birimiz içine doğduğumuz dilin tanımlarına uyduğumuz için, renkleri halkın kullandığı isimlerle öğreniriz. Bu, onları gerçekte ne renk gördüğümüzden tamamen bağımsızdır. Böylece her bir rengin ismi normalize olur ve halk arasında birebir aynı şekilde isimlendirilir. Halbuki teorik olarak her birimiz tamamen farklı renkleri görüyor olabiliriz! İsimlendirme, sadece iletişimi kolaylaştıran bir araçtır. Ancak gerçek, isimlendirmeden bağımsızdır. İşte her birimizin cisimlerin özellikleriyle ilişkilendirerek değerlendirdiği bu öznel, bilinçli algı ve deneyimlere felsefede ve bilimde "qualia" (Türkçede "kualia" olarak kullanabiliriz) adını vermekteyiz. Cisimlerin kualia denen bu özelliklerinin var olması, her birimizin zihinlerimiz içerisinde tamamen yalnız olduğumuzun göstergesidir. Çünkü kualia, şimdilik herhangi bir şekilde ölçülebilir bir olgu değildir. Bu durum, fizik gibi bilimler ile metafizik gibi felsefi akımların sıkça çatışmasına neden olmaktadır. Fakat şimdilik bu tartışmalara ve argümanlara girmeyeceğiz.

Renk, cisimlerin veya olguların sahip olduğu tek kualia değildir. Diyelim ki bir uzaylıyla tanıştınız. Uzaylı, bildiğimiz insanın neredeyse birebir kopyası... Ancak tek bir büyük fark var: uzaylı, hiçbir şekilde "acı" denen şeyi hissedemiyor. Dünya'mıza gelen uzaylı dostumuz, bizim "acı" dediğimiz şeyle ilgili istisnasız her şeyi öğrenebilir: acıyla ilişkilendirilen nöronları, bu sinir hücrelerinin çalışma biçimini, reseptör elektrokimyasını, beynin hangi bölgelerinin acıyı algıladığını, acının neden evrimleştiğini, acının insanlar tarafından genellikle kötü bir deneyim olarak algılandığını ve daha nicesini... Öyle ki, bu uzaylı dostumuz, inşa edebileceğimiz en zorlu "acı biyolojisi" sınavını tam puanla geçecek kadar her şeyi bilebilir, öğrenebilir, bilgilerini sıfırdan inşa edebilir. Ancak acıyla ilgili ne kadar bilgiye sahip olursa olsun, hiçbir zaman bu olguyu "hissedemeyecektir". Dolayısıyla acının gerçekten nasıl bir deneyim olduğunu asla algılayamayacaktır. İşte bu, kualianın bir diğer örneğidir. Fark edebileceğiniz gibi, bir olgunun bireyle bağlantısını fiziksel, biyolojik, kimyasal olarak izah etmek ile; o olgunun bireyin kendi deneyimleme biçimini izah edebilmek arasında bir uyumsuzluk, bir sorun bulunmaktadır. Filozoflar bu uyumsuzluğa "açıklama/izah boşluğu" adını verirler. 

Bu boşluğu en güzel örnekleyen soru, yine klişeleşmiş sorudur: "Doğuştan görme engelli bir insana beyaz rengi nasıl anlatırsın?" Beyazın sende hissettirdiklerini, beyazın elektromanyetik spektrumdaki karşılığını, beyaz gördüğünde yüzünde neler hissettiğini ve daha nicesini bireye anlatabilirsiniz. "Kırmızı sıcaktır." diyebilirsiniz mesela... "Mavi, soğuktur." Birey bunları öğrenip, senin kabaca neler yaşadığını anlayabilir. Ancak doğuştan görme engelli bir birey, hiçbir şekilde beyaz, kırmızı veya mavi rengi deneyimleyemez. Ona bunları anlatmak, onun bunu deneyimleyebilmesi için yeterli değildir. Ne kadar anlatırsanız anlatın, hiçbir noktada izah etmeye çalıştığınız kişi, "Ah, evet, tamamdır. Şimdi bu rengi deneyimledim." diyemeyecektir. İzah boşluğu, tam olarak budur.

Kualianın varlığı, dillerimizin deneyimleri izah etmek için yetersiz olmasından kaynaklanıyor olabilir mi? Yani belki de hiçbir zaman kendi deneyimlerimizi anlatmaya çalışmadığımız; ancak bunun yerine olguların neler ve nasıl olduklarını izah edecek şekilde bir dil geliştirdiğimiz için, kendi iç deneyimlerimizi anlatmakta güçlük çekiyoruzdur? Belki de ileride bunları anlatmanın bir yolunu bulacağız. Böylelikle bireyler de, daha önce deneyimleyemedikleri şeyleri sözel anlatım sonunca "A ha, tamamdır, şimdi anladım ve deneyimledim." diyebileceklerdir belki de... Bunun için öyle bir anlatım gereklidir ki, fiziksel olarak ışık gözümüzün retinasına düşmüyor olmasına rağmen, seçilen kelimeler beynimizde o rengin oluşmasını tetikleyebilmelidir. Bir diğer deyişle, insan dillerindeki milyonlarca ve milyarlarca kelime, öylesine spesifik bir sıra ve biçimde kullanılmalıdır ki, beyinde söz konusu rengi oluşturabilmelidir. Bunun yapılıp yapılamayacağı şu anda bilinmemektedir. 

Bu, en azından teorik anlamda sinirbilimsel olarak olası gözükmektedir. Çünkü her bir elektromanyetik dalganın beyinde yarattığı spesifik bir elektrokimyasal tetikleme mevcuttur. Gözden bu renge ait dalga gelmeden, söz konusu sinir yolağı da tetiklenmez. Dolayısıyla beyinde bu algı yaratılmaz. Ancak eğer ki beyni daha iyi anlar ve onu nasıl tetikleyebileceğimizi daha iyi öğrenirsek, söz konusu yolakları bizzat tetikleyerek birey o rengi hiçbir zaman deneyimlememiş olmasına rağmen, bireyin o rengi görmesini sağlayabiliriz. İşte bunu yapmaksızın, tüm insanların birebir aynı rengi gördüğünden emin olmamız mümkün değildir. 

Belki bir gün dilimiz renkleri değil de, "renk deneyimlerimizi" ("kualia"yı) birbirimize anlatabileceğimiz kadar gelişecektir. Belki de asla gelişmeyecektir ve kendi zihinlerimizde hapis yaşamayı sürdüreceğizdir. Belki teknolojinin gelişimi ve beynin sırlarının çözülmesi, şu anda aklımıza dahi gelmeyen yepyeni bilgileri açığa çıkaracaktır. Bu sayede, an itibariyle izah bile etmekte zorlandığımız şeyleri, "çocuk oyuncağı" diyebileceğimiz kadar basit bir şekilde, günlük dilimizi kullanarak birbirimize aktarabileceğiz. 

Beynin halen büyük oranda bir kapalı kutu olması ve bilimin çoğu zaman yaptığının aksine, parçalardan bütüne gitmek yerine beyin konusunda bütünden parçalara ulaşma zorunluluğu, beyinle ilgili bu tür soru işaretlerini gidermekte zorlanmamıza neden olmaktadır. Beyni her geçen gün çok daha iyi anlıyoruz ve daha önceden izah edemediğimiz birçok şeyin mekanik alt yapısını öğrenebiliyoruz. Kualia konusu da, geleceğin sıradan bir fiziksel mekanizmasının günümüzde açıklayamadığımız için geliştirdiğimiz bir "joker sözcük" olabilir. 

Ancak umut var, onu söyleyebiliriz. İlginç gelecek belki ama, "insan" olduğumuz için umut var. Genellikle insanlık yıkım ve umutsuzluk getirmiştir. Fakat kendimizi tanımak, Evren'i anlamak, bu tür uç kavramları açıklayabilmek gibi beceriler söz konusu olduğunda, insanı "insan" yapan nitelikler umut vaadetmektedir. Neden mi? Çünkü bizler, en yüksek öz farkındalığa sahip hayvan türüyüz. Kendi kendimizin farkındayız. Düşünebildiğimizin farkındayız. Benliğimizin farkındayız. Kualia dediğimiz deneyimlerin farkında olmamız ve her birimizin birbirinden farklı kualiaları olabileceğini algılayabiliyor olmamız, beynimizin diğer tüm kuzenlerimizin çok ötesinde olduğunu göstermektedir. Diğer hayvanlar (özellikle şempanzeler, yunuslar, köpekler, kargalar vb.) sıradışı zeka emareleri gösterebilirler. Bazı konularda bizim ötemize bile geçebilirler (örneğin yakın dönem hafıza konusunda şempanzeler insanların çok ötesindedir). 

İnsanların, Hayvanlar Alemi'nde zeka konusunda en fazla özelliğin evrimleştiği canlıdır. En karmaşık niteliklere ve en yüksek kapasiteye sahip hayvandır. Bugüne kadar hayvanlar iş birliği, duyguları deneyimleme, hafıza, alet kullanımı, iletişim gibi zeka gerektiren sayısız farklı konuda hayret verici beceriler sergilemiştir. Bazı maymunlar, bizimle işaret dili kullanarak iletişim kurabilmeyi bile öğrenmiştir! Ancak hiçbir hayvan türünün ve insan haricindeki hiçbir kuyruksuz maymunun yapamadığı (en azından bugüne kadar görmediğimiz) tek bir şey vardır: soru sormak. Bugüne kadar hiçbir maymun soru sormamıştır. İşaret diliyle cümleler inşa etmiş, isteklerini belirtmiş, duygularını davranışları aracılığıyla sergilemiştir. Ancak soru soran hiçbir canlıya rastlamadık. Bu, yüksek bir öz farkındalığı ve çevre algısını gerektirmektedir. Bu da, şimdilik sadece insan türünün erişebildiği bir evrim düzeyi olarak görülebilir.

Dolayısıyla siz, bizimle aynı rengi görüyor musunuz, şu anda bilemiyoruz. Ancak bunu sorabiliyor olmamız, bunun üzerine kafa yorabiliyor olmamız, hatta böyle bir soru işaretinin var olduğundan haberdar olmamız, o bilinmezin de üzerine giderek bilim ve felsefe sayesinde nihai olarak çözebilmemiz konusunda umut vaadediyor. Belki 1 yıl, belki 100 yıl sonra... Belki hiçbir zaman... Ancak yine de umudumuz var. Sinir sistemini, beyni, bunların çalışma prensiplerini, etraftan gelen sinyallerin nasıl "algı" dediğimiz olguya dönüştürdüğümüzü ve benzeri bilinmezleri çözdükçe, ister istemez "renk sorunu" gibi sorunları da çözebileceğiz diye ümit ediyoruz. 

Bilimde halen bilinmeyen çok fazla şeyin olması, bilim insanlarını araştırmaya, sorgulamaya, meraka, çözümlere iten yegane motor. Bu motorun gücünü arkamıza aldığımız müddetçe, Evren sınırları içerisinde (ve varsa, muhtemelen ötesinde de) çözemeyeceğimiz herhangi bir şeyin olduğuna Evrim Ağacı olarak biz inanmıyoruz. İnsan, merak ve bilim olduğu sürece, çözümler de her zaman var olacaktır diye düşünüyoruz.

 

Kaynak: Bu yazı, Vsauce kanalındaki şu videonun bir kısmının Evrim Ağacı yorumuyla metinleştirilmiş ve geliştirilmiş versiyonudur.

6 Yorum