Direnç Avı Sayesinde Kıllı Postumuzdan Kurtulmak Bize Nasıl Avantaj Sağladı?

Yazdır Direnç Avı Sayesinde Kıllı Postumuzdan Kurtulmak Bize Nasıl Avantaj Sağladı?

İnsan gibi kültürle harmanlanmış karmaşık bir canlının evrimi de elbette bir sıra halinde olmadı. Evrim ağacımızda her ne kadar henüz bulamadığımız türler, formlar olsa da elimizdeki veriler, insanın evrimi üzerine birçok bilgiyi bizlere vermeye yetiyor. Bu bilgilerin daha rahat anlaşılabilmesi için, insanın evrimini gösterdiği söylenen ve maymuna benzer bir canlıdan insana doğru giden canlıların yer aldığı şemayı gördünüz mü? Sanki evrimin amacı insana varmakmış gibi hatalı bir bakış açısına da yol açan bu şemada bir yerden sonra eskisinden daha kılsız canlıların olduğunu gözlemleyebiliyoruz. Peki, evrimi kabaca anlatan bu şemadaki atalarımız kıllarından, postlarından nasıl kurtuldular? Bundan milyonlarca yıl önce postlarıyla doğada yer alan atalarımız, postsuz bir şekilde, eskisine göre çok daha kılsız vücutlarıyla yaşam sahnesinde nasıl hayatlarını devam ettirebildiler?

Günümüzden yaklaşık 2,5 milyon yıl öncesinde, besin kıtlığının getirdiği süreçten etkilenip ot odaklı beslenme şeklini değiştirmek zorunda kalan insanlık, Homo habilis ve çağdaşlarından itibaren etçil bir düzene geçti. Böylece ağaçta yaşamayı bırakalı oldukça uzun bir süre geçen bu türler için, hayatta kalma savaşı etraftan yiyecek toplamaktan; karada, kendisinden daha güçsüz hayvanları avlayıp yeme üzerine değişmiş oldu. Bu bağlamda yeni yeni rakipler edinen bu canlılar, kendilerinden kat kat güçlü ve hızlı yırtıcıların rakibi oluverdiler. Kalın postlara sahip olan yırtıcılar, avlarını Güneş’in yakıcı olmadığı saatlerde yakalamaya koyuluyor, çok sıcak geçen gündüz saatlerinde gölgelik alanlarda dinleniyorlardı. Et odaklı beslenen ve bu beslenme diyeti gereği avlanması gereken insanlık, kendisinden güçlü yırtıcıların dinlendiği saatlerde avlanmalıydı. Bu anlamda Güneş’in tepede olduğu saatler, insanlık için avlanma süreci haline gelmiş olabilir. İnsanlar, avcı rakiplerine göre epey yavaştılar. Ağaçtan ağaca atlayan atalarının üzerinden çok sular aksa da savandaki hız yarışı, insanların adapte olabilmesi için büyük tehlikeler içeriyordu ve bu hız yarışına tutuşan bireyler de muhtemelen hayatlarını kaybediyorlardı. 

Peki yırtıcılar ile insanın ataları arasındaki hız farkı ne kadardı? Afrika’da yaşayan çitalar saatte 120 kilometreye kadar çıkabilirlerken, bu hızlarını ortalama 12 saniye koruyabilirler. Bir çita, bu 12 saniyelik süre içinde avını yakalayabilirse kendini şanslı sayabilir. Çünkü koşarken birkaç derece yükselen vücut sıcaklığını dengeleyebilmesi için sadece ağzından hızlı hızlı nefes alması gerekir. Postu olan tüm yırtıcılar için de bu durum geçerli: Avınızı yakalayın veya yakalayamayın, eğer vücut sıcaklığınızı yükseltecek eylemlerde bulunduysanız sadece ağzınızdan hızlı hızlı nefes alarak vücut sıcaklığınızı dengeleyebilirsiniz. Bu da insanın avcı rakiplerine kıyasla öne çıkarak değişimlerinin başlangıcı için bir haberci olabilir.

Günümüzde dünyanın en hızlı insanı kabul edilen Usain Bolt, yarış içinde, en yüksek hızını yakaladığı 20 metrelik dilimde, saatte 44,72 km hıza ulaşabildi. Bu hız da Bolt’un sadece ve sadece 1,61 saniye sürdürebildiği hıza denk geliyor. Yukarıdaki çita örneğine göre, günümüz insanının en hızlısı dahi maksimum hızını 1,61 saniye koruyabilirken, bundan yaklaşık 2 milyon yıl önceki hız savaşında iki ayaklı atalarımızın galip gelmesi neredeyse imkansızdı. Rakiplerini ortadan kaldırsak dahi, en yüksek hızını bu kadar kısıtlı bir seviyede kullanabilen canlıların, saatte 60 kilometreye kadar çıkabilen antilop gibi avları yakalamaları zor görünüyor. Bir düşünelim: Et yemelisiniz, rakiplerinizin ava çıktığı akşam saatlerinde ava çıkamıyorsunuz, av olarak görünen canlıları yakalayacak hızda değilsiniz ve Güneş’in vücut sıcaklığınızı alabildiğine yükseltmesini sağlayan bir postunuz var. Postunuz düşmanı korkutabilir, gündüzün aksine geceleri düşen sıcaklıktan da sizi koruyabilir ama Güneş’in tepenizde olduğu saatlerde avlanmak istiyorsanız postunuz size yarardan çok zarar veriyor olacaktır. 

Bu gibi zor durumların beslenme açısından sorun olacağını, hatta popülasyon içinde beslenemediği için ölen bireylerin olacağını tahmin edebiliriz. Peki postu olmayan, iki ayak üzerinde yürüyen ve adeta bir direnç canavarı haline gelen bir canlı için aynı şeyleri söyleyebilir miyiz? Henüz tam anlamıyla cevabı bu diyemesek de insanın ataları doğal seçilimin getirileriyle birlikte postlarından kurtuldu. Böylece bizi avlamak isteyen canlılar öğlen uykularındayken avlanmak için meydan biz insanlara kalmış oldu. Postu varken vücudunu soğutmak için sadece ağzından soluk alıp veren canlı türü, postundan kurtulmasıyla, muhteşem bir soğutma mekanizması olan ter bezlerine kavuştu ve yavaş olmasının verdiği dezavantajı uzun mesafeli koşularıyla dengelemiş oldu. Denilebilir ki Güneş’in yakıcı sıcaklığının altında kendimizi soğutabilmek için postumuzdan kurtulmamız gerekiyordu ve daha az kıllının kıllıya olan doğal seçilim savaşında daha az kıllılar galip gelmeyi başardı. Postumuzdan kurtulmanın bir avantajı da ter bezlerinin oluşmasıydı! Böylece postlu olmanın dezavantajı olan avlanma sorunu ortadan kalkıyor ve aşağı yukarı o dönemlerde ateşin de kontrol altına alınmasıyla soğuk geçen geceler ateş ile ısıtılabiliyordu.

Postun kaybolması ve ter bezlerinin kazanılmasından hareketle elde ettiğimiz avantajın anlaşılabilmesi için, Dennis Bramble ve Daniel Lieberman’ın 2004 yılında Nature’da yayınlanan makaleleri oldukça önem taşıyor. Bu makalede direnç avından bahseden Bramble ve Lieberman’ın odağında, insanlığın postlarından kurtulduktan sonra nasıl bir av yöntemi izlediği yer alıyor. Ter bezleri sayesinde harika bir soğutma sistemine sahip olan insanlar, yavaş olmalarına karşın, avlarına göre çok daha dirençliydiler. Avlarını gözden kaybetmeyecek mesafeden takip eden atalarımız, dörtnala koşarken vücutlarını sadece nefes alarak soğutmak zorunda olan avlarının yorgun düşmelerini bekliyorlardı. Uzun süren kovalamacaların ardından adeta sıcak çarpması yaşayan canlıların bir süre sonra dayanamayıp oldukları yere yığılmalarıyla onları ele geçiren insanlar, böylelikle karınlarını doyurabiliyorlardı. Bramble ve Lieberman’a göre “kılsız, pençesiz ve genelde silahsız atalarımız, terleme ve amansız koşu yeteneklerini kullanarak hızlı, çevik ve tehlikeli hayvanları gafil avlamışlardı.” Bramble ve Lieberman, insan bedeninin uzun mesafeleri koşabilmek için tasarlandığı fikrinin aksine, uzun mesafeleri koşabilme yeteneğinin bizleri tasarladığının altını çiziyorlar. Direnç avı günümüzde de hâlâ uygulanmaya devam ediyor. Tanzanya’da avcılık ve toplayıcılık yaparak hayatlarını devam ettiren Hadza yerlilerinin erkekleri, günde neredeyse 16 kilometre yürüyerek yakaladıkları ve topladıklarıyla kabilelerini ve kendilerini doyurmaya çalışıyorlar.

 

 Yürüme ve ağaç yaşamına adapte olmuş sayılabilecek Australopithecus afarensis ile uzun mesafe koşucusu Homo erectus iskeleti arasındaki farklar

 

Fosiller arasında gözlenen değişiklikler, direnç avı düşüncesinin doğruluğunu da gözler önüne seriyor. Aktif bir avcı olan Homo erectus, öncüllerinin aksine gövdesine nazaran uzun bacaklara sahipti. Uzun bacaklar, yürürken ve koşarken bünyeye daha az enerji harcatırken, daha büyük adımlar atılmasını da sağlıyordu. Barış Özener’in kitabında belirttiği gibi “... uzun mesafeleri kat etmemizi sağlayan beş önemli anatomik adaptasyon daha vardır.  Bu adaptasyonların hiçbirine usta avcı Homo erectus’tan önce rastlamıyoruz. Bunlar; yüksek bir ayak kemeri, kısa parmak ve ayak tarak kemikleri, geniş ve kütlevi bir topuk kemiği, uzamış aşil tendonu ve genişlemiş eklemlerdir.” Bir diğer yandan uzun bir aşil tendonu ile gluteus maximus adı verilen kalça kasları, vücudun koşma sırasında ürettiği enerjiyi depolayıp bacakların hareketine destek olurken; bununla birlikte eskisine oranla geniş bir omuz ve ince bir kalça kemiği koşma esnasında vücuda hız kazandırıyor. Bu değişimlerin yanı sıra koşma esnasında başı sabit tutan nuchal ligament adı verilen ense bağının da direnç avını doğruladığına kesin gözüyle bakılıyor. Homo erectus’tan önce göremediğimiz bu bağ, koşu esnasında kafayı sabit tutarak olası beyin sarsıntılarını engelliyor ve gözlerimizin daha iyi odaklanmasına olanak tanıyor. Bu da postundan kurtulan insan türünün, avcılık için modern sayılabilecek silahları ürettiği, günümüzden 50 bin yıl öncesine kadar nasıl hayatta kaldığını kanıtlarıyla beraber açıklamaya yetiyor gibi görünüyor.

Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)

Kaynak ve İleri Okumalar:

  1. Nature
  2. ScienceDaily
  3. Speed of Animals
  4. Barış Özener - İnsan Çeşitliliği - “Irksal Farklılıklar mı, Evrimsel Adaptasyonlar mı?
0 Yorum

Giriş




Tavsiye Edilenler

Bilim Eğlencelidir!

En Aktif Yazanlar

İnsan Türüyle İlgili Gerçekler