Beslenme Bilimi İflas Etmedi, Sadece Acayip Zorlu Bir Alan!

Yazdır Beslenme Bilimi İflas Etmedi, Sadece Acayip Zorlu Bir Alan!

Babam kapaklı cep telefonu kullanan, emniyet kemeri takmayı reddeden ve Atkins diyetine (Ç.N. düşük karbonhidrata dayalı bir diyet) inanan eski kafalı bir çiftçidir. Siyasi görüşün her iki kanadındaki çoğu Amerikalı gibi bilime karşı şüphe duyar. Ama bu şüphenin nedeni, iklim değişikliğini Al Gore’un icat ettiğini veya aşıların otizme yol açtığını ya da GDO’ların inceden inceye hazırlanmış kolektif bir komplo olduğunu düşünmesi değildir. Bilime şüpheyle yaklaşmasının nedeni yumurtadır.

1970’li yıllarda haberleri gece yarısı direksiyon sallarken Willie Nelson (Ç.N. country müzik şarkıcısı) şarkılarıyla telsiz sohbetleri arasında yakalayabilen bir kamyon şoförü olarak, kolestrolün halk sağlığının bir numaralı düşmanı ve yumurtanın da damar tıkayan, altın şuruplu kolestrol küreleri, yani kısaca kalp hastalığı demek olduğunu öğrenmişti.

Aradan geçen 30 yıl, internetin icadı ve süper besinler bolluğundan sonra, birkaç araştırma günde bir veya iki yumurta yemenin yüksek kolestrole yol açmadığını kanıtlamış, Amerikalılar da yumurtayı yeniden sofralarına almışlardır.

İnsanlar bütün tarihleri boyunca yumurta yedikleri halde bilim insanları yumurta yemenin iyi bir şey olup olmadığı konusunda hâlâ bir karara varamadıkları için babam bilime karşı şüphe duyuyor.

O halde, görünüşte bu kadar basit bir soruya cevap vermek neden bu kadar zor? Doktora tezinin arka sayfalarındaki “başarısızlıklar eki”nde listelenen deneylere aylarını harcamış biri olarak, bilimin zorlu bir alan olduğunu doğrulayabilirim. Beslenme bilimi ise gerçekten daha da zorludur.

Harvard Halk Sağlığı Fakültesi’nde beslenme profesörü olan David Ludwig insan beslenmesinin son derece karmaşık olduğunu dikkate alarak şunları söylüyor:

“Bu, ızdırap verici zorlukta bir alan. Doğrunun ne olduğu ancak farklı birçok yöntemlerle, farklı birçok araştırma yapılarak anlaşılabilir.”

Bu nedenle “Daha çok kahve için, daha uzun yaşayın!” gibi haber başlıkları gördüğümde hayal kırıklığına uğruyorum.

Bu başlıkları atan yazarlar konuyu daha derinlemesine araştırsalardı tıpkı yumurta gibi kahve, şarap ve yediğimiz neredeyse her şeyin bir şekilde hastalıklara neden olduğunu ve aynı zamanda da hastalıkları önlediğini gösteren çok sayıda araştırma bulurlardı. Aslında beslenme üzerine her hafta yüzlerce araştırma yayınlanır. Yürütülmekte olanların sayısı ise bundan çok daha fazladır, fakat Teksas Teknik Üniversitesi’nde yardımcı beslenme profesörü olan John Dawson’ın dediği gibi, sadece heyecan verici olanlar yayınlanır. Ve sadece en gösterişli yayınlar manşete çıkar.

ABD Tarım Bakanlığı’nda beslenme üzerine çalışan bilim insanı David Klurfeld ise şunları söylüyor:

“Beslenme konulu haberlerdeki klişe sorun, belli sorulara cevap vermek üzere tasarlanmayan araştırmaların sanki öylelermiş gibi resmedilmesidir.”

Geçen hafta (Temmuz 2017 ortası) haberlerde yer alan kahveyle ilgili araştırmalar, bilim insanlarının gözlemsel araştırmalar (observational study) olarak bildiği türdendi. Bu araştırmalarda, araştırmacılar kahve içen ve içmeyenleri takip eder ve onların ne zaman ve neden öldüklerini gözlemlerler. Buradaki sorun, herhangi iki grubu kıyaslamaya kalkıştığınızda aralarında mutlaka farklılıklar bulacak olmanızdır. Ludwig, bu yöntemle yararı sağlayanın kahve olduğunu kanıtlamayacağınızı söylüyor. Örneğin düzenli olarak kahve içen insanlar daha yüksek gelirli olabilir, daha az şekerli içecek tüketebilir ya da daha hareketli bir yaşam biçimine sahip olabilirler.

Bu tip gözlemsel araştırmalar ilginç eğilimleri belirlemede yararlıdır, ancak bir neden-sonuç ilişkisi bulunduğunu kanıtlamaz. Kahvenin belli bir hastalığı önlediğini test etmek için, araştırmacıların rastgele seçilmiş kontrollü bir test (randomized controlled trial) yapması gerekir. Bu tip deneyde, sayıları tercihen yüzlerce veya daha fazla olan gönüllüler iki gruptan birine rastgele seçilirler. Bu durumda, kahve içenler grubu ve kahveden uzak duranlar grubu.

Sonra da, Klurfeld’in dediği gibi, gönüllülerin buna uymalarını sağlamak zorundasınız. Kahve içen insanlar bu alışkanlıklarından vazgeçmek, içmeyenlerse bu alışkanlığı edinmek istemeyecektir. Ve yapmalarını istediğiniz şeyi yapıp yapmadıklarını bilmenin hiçbir yolu yoktur.

Araştırmada yer alan gönüllülerin her şeyi gerçekten de kurallarına göre yaptıklarını varsaysak bile, bu iki grup arasında önemli başka tesadüfi farklılıklar olma olasılığı hâlâ bulunacaktır. Klurfeld’e göre, bu değişkenler araştırma bitiminde kesin bir sonuca ulaşılmasını oldukça zorlaştırıyor.

Bu nedenle, rastgele seçilmiş kontrollü testler beslenme araştırmalarının altın kuralı olsa bile, yine de bir sihirli değnek değildir. Bu tür testler sayıca az, uzun süreli, meşakkatli ve aşırı pahalı testlerdir. Dawson, birden çok yerde aynı anda yürütülen geniş kapsamlı klinik testlerin milyonlarca dolar tutabileceğini söylüyor. Ayrıca bu testlerin bazıları da ahlaki açıdan tereddüt doğurur. Örneğin kahvenin insan sağlığına zararlı olabileceği hakkında şüpheleneceğimiz bir nedenimiz olsaydı bir grup insanı düzenli olarak kahve içmekle görevlendirebilir miydik?

Rastgele seçilmiş kontrollü testler yapılsa bile, Ludwig’in de dediği gibi, tek bir araştırma gerçekten önemli bir soruyu tek başına cevaplayamaz. Ludwig’in bir sonraki sorusu, bir etkinin söz konusu olduğunu düşünmemiz için akla yakın bir nedenimiz olup olmadığıdır. Örneğin kalp hastalığı, kanser veya diğer sık rastlanan ölümcül hastalıklara karşı koruyan madde kafein midir, yoksa kahvenin içinde bulunan ve hücreleri bu şekilde etkileyebildiği bilinen başka bir bileşik midir?

Hayvanlar üzerindeki araştırmalar veya test tüplerindeki hücre kültürü araştırmaları da bu tip soruları cevaplamada yararlıdır. Fakat evrimsel süreçte insanların yollarının farelerden çok uzun zaman önce ayrıldığı ve insan beslenmesinin test tüplerinde tekrarlanamayacak kadar karmaşık olması göz önüne alındığında, bu bulguların da kendi başına kesin bilgiler olmayacağı açıktır.

Ancak birden çok gözlemsel araştırma, rastgele seçilmiş kontrollü test ve hayvan modelleriyle veya ayrı ayrı hücrelerle yapılan deneylerin hepsi aynı cevabı verirse sorumluluk sahibi olan bilim insanı o zaman beslenme hakkında birtakım sonuçlar çıkarmaya başlar. Bütün bu araştırmaların birlikte değerlendirilmesiyle çıkan sonuçlar, diyetimizi nasıl iyileştirebileceğimiz hakkında bize bilgi vermede yardımcı olabilir.

Fakat maalesef haberler fikir birliğine varılmayı bekleyemez. Bu nedenle, hangi manşetlere kulak vereceğinizi belirlemenizde kullanabileceğiniz birkaç stratejiyi burada belirtelim. Öncelikle araştırmanın canlı insanlarla yapıldığından emin olun. Sonra araştırmanın gözlemsel yönteme mi, yoksa rastgele seçilmiş kontrollü bir teste mi dayandığını belirleyin.

Gözlemsel araştırmalar hakkındaki haberler, araştırılan gruplarla ilgili çok genel ifadeler kullanır; “Akdeniz diyetinin yaygın olduğu Avrupa’da…” ya da “düzenli olarak kahvaltı yapan insanlar...” gibi.

Eğer haber içeriğinden bunu belirleyemiyorsanız araştırma özeti bağlantısına tıklayıp “ileriye dönük saha çalışması (prospective cohort)”, “kesitsel (cross-sectional)” ya da “vaka kontrol (case control)” terimlerini arayın. Bunlar gözlemsel araştırmaların alamet-i farikalarıdır.

Haber içeriğindeki araştırma ister gözlemsel isterse de rastgele seçilmiş kontrollü yöntemle yapılmış olsun, Dawson ve Ludwig “burun deliği testi”ni uygulamanızı öneriyor. Haberde yazılanların kendi tecrübelerinizden edindiğiniz veya insan evriminden öğrenilen bilgilere göre mantıklı olup olmadığını sorgulayın. Örneğin kahve çok uzun yıllardan beri içilmekte ve araştırılmaktadır. Eğer insanların ölümüne neden olsaydı ya da tam tersine onları süper sağlıklı kılsaydı şimdiye kadar bunu fark etmez miydik?

Burun deliği testini geçmeyen birçok diyet eğilimi vardır. Yumurtanın zararlı yiyecekler listesine girdiği zamanlarda patlayan yağ fobisini düşünün. Ludwig, düşük-yağ çılgınlığını bir “beslenme felaketi” olarak adlandırıyor, çünkü çoğu Amerikalının avokado, sert kabuklu kuruyemişler ve tam yağlı yoğurt gibi son derece sağlıklı olduğunu artık bildiğimiz yiyecekleri yemekten kaçınmasına ve onların yerine şeker yüklü alternatiflere yönelmesine neden olmuştur. Belli bir besini soframızdan tamamen kaldırmanın bizi iyileştireceği iddiaları gerçek olamayacak kadar iyi geliyor kulağa; gerçek olmadığı için olabilir mi acaba!

En önemlisi, Klurfeld’in de tavsiye ettiği üzere, diyetinizi tek bir araştırmaya dayanarak değiştirmemenizdir, özellikle de o araştırmanın etkisi az veya sonuçları diğer pek çok araştırmayla çelişiyorsa. Kahve durumunda, bu yeni araştırmaların ikisinin de gözlemsel olduğu gerçeği bir tarafa bırakılırsa, sonuçlar kahve içmenin ölüm oranını sadece %10 civarı azalttığını göstermektedir. Aynı şekilde değerlendirirsek, sigara içiyorsanız akciğer kanserine yakalanma olasılığınızın %1.000 ila 3.000 kadar artması gerekir.

Bu nedenle, bir dahaki sefere çikolatanın kilo vermenize yardımcı olacağını, kokteyl ilaçların kalp hastalıklarını önlediğini, şekerli meyve sularını aşırı şekilde tüketmenin karaciğerinizi temizlediğini, atalarımızdan kalma buğday gibi tahılların zehirli olduğunu veya günde fazladan iki fincan kahve içmenin bizi ölümsüz yapacağını duyduğunuzda sorgulayın. Kanıtları ne kadar güçlü? Aynı şeyi söyleyen birden çok araştırma var mı? Ve sağduyulu burun deliği testinizi geçiyor mu?

Babam yumurta hakkındaki haberleri duyduğunda burun deliği testini uyguladı ve normal kahvaltı düzenine devam etti. Yaptığı tabii ki doğruydu! Ama ne yazık ki, halk sağlığı görevlileri bir zamanlar tam tersini önerdikleri için bilimin iflas ettiğini düşünmekten de geri kalmadı. Ancak bilim iflas etmemiştir. Sadece acayip zorlu bir alandır.

Kandaki yüksek LDL kolestrol seviyelerinin kalp hastalıkları ve kalp krizi riskinin artmasıyla bağlantılı olduğu kapsamlı bir araştırmayla gösterilmişti, yumurtanın da kolestrol yüklü olduğunu biliyorduk. Ancak vücudumuzdaki kolestrolün büyük kısmının karaciğerimiz tarafından üretildiği, doğrudan yediklerimizden kaynaklanmadığı anlaşıldı. Bir manşete de bu kadar ince bir ayrıntıyı sığdıramazsınız.

Beslenme hakkındaki bildiklerimiz, büyük popülasyonlarda çeşitli metotlarla ve ayrıca hayvan modellerinde test edilmiş mekanizmalarla yürütülen araştırmaların tekrar tekrar yapılıp aynı sonuca ulaşmasıyla elde edilmiştir: Bol bol taze meyve ve sebze yemek sağlığınız için iyidir. Düşük lifli, yüksek kalorili, şeker ve yağ yüklü beslenme sağlığınız için kötüdür. Ancak bunlar, zaten hepimizin eskiden beri bildiği şeyler, dolayısıyla bunlarla ilgili araştırmalar manşet olmayacaktır.

Bu manşet düşkünlüğü ortasında, yüzde yüz güvenilir bir beslenme tavsiyesi istiyorsanız, Klurfeld’in sözüne kulak verin: Her şeyden ve ölçülü miktarda yemek, asla değişmeyecek iki beslenme kuralıdır.

Düzenleyen: Ayşegül Şenyiğit

Kaynak: Washington Post

0 Yorum

Giriş




Tavsiye Edilenler

Bilim Eğlencelidir!

En Aktif Yazanlar

İnsan Türüyle İlgili Gerçekler