'Türkiye Evrimle Tanışıyor: İzmir' Etkinliği Sonrası Sunumuma Gelen Sorulara Yönelik Cevaplar...

Yazdır
Merhaba arkadaşlar,

28 Şubat - 1 Mart 2013 tarihlerinde, büyük ve keyifli bir Türkiye Evrimle Tanışıyor etkinliğimizi 9 Eylül Üniversitesi Sabancı Kültür Sarayı'nda geride bıraktık. Sunumların birçoğu gerçekten çok başarılıydı ve etkinliğin amacı olarak, halkımıza Evrimsel Biyoloji'nin bilimsel açıdan anlatılması hedefine ulaştı. Etkinlik, Evrim Ağacı olarak biz, 9 Eylül Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Topluluğu ve Ege Üniversitesi Doğa Gözlem Topluluğu öğrencileri tarafından düzenlendi ve sunumlar bu ekiplerden kişilerce yapıldı. Evrim Ağacı 7 sunum ile etkinlikte yer aldı. Bunlardan ikisi benim yaptığım ve ikişer saat civarında süren "Evrim'in Temel Mekanizmaları" ve "Evrim 101: Temel Yanılgılar, Hatalar, Gerçekler" başlıklı sunumlardı. Diğerleri ise ekibimizden diğer arkadaşlarımızın yaptığı "Bilimsel Yöntem: Hipotezler, Teoriler, Kanunlar", "Abiyogenez Kuramı", "Gözün Evrimi", "İnsanların Evrimi" ve "Cinsiyetlerin Oluşumu ve Cinsel Seçilim" başlıklı sunumlardı.

Benim yaptığım sunum, hem temellere yönelik olması, hem de uzun olmasından ötürü birçok soru aldı ve malesef bunların tamamına etkinlikte yanıt verme fırsatım olamadı. Şimdi, bunların istisnasız hepsine, tek tek, Evrim Ağacı üzerinden cevap vermek istiyorum ki kafalarda hiçbir soru işareti kalmasın, bu bizler için çok önemlidir. Sahnede cevaplandırdığım sorulara da burada yeniden, kısaca değineceğim.



Şimdi, sorulara başlayalım:


Soru 1: Uyuşturucu madde alma eğilimi içgüdüsel midir? Evrimsel süreçte ilk hangi türlerde görülmüştür? Primatlar da kafayı çekiyorlar mıydı?

ÇMB: Uyuşturucu madde alma eğilimine doğrudan içgüdüsel demek doğru olmaz, zira uyuşturucu bağımlılığının da içine girdiği "kötü davranışlar/alışkanlıklar" başlığı sinirbilimin en çok çalışılan alanlarından biridir ve bu alanlarda görülen, çoğunlukla bu davranışların sonradan kazanılması yönündedir. Elbette bazı içgüdüsel eğilimlerle destekleniyor olabilir; ancak bunlarla ilgili doğrudan bilgimiz henüz bulunmuyor. Genellikle bu kötü davranışlar ve özellikle de madde bağımlılığı, sinir sistemi ve hormonal sistem üzerinde kalıcı veya geçici değişimler yaratır. Bu sebeple sonradan kazanılan özelliklerdir diyoruz. Örneğin kokain dopaminerjik yolakları bozarken, LSD serotonin salgısını etkiler, eroin endorfinler üzerinde etkilidir, sigara (nikotin) asetilkolinerjik yolakları bozar, benzodiyapezenler GABA reseptörlerini etkiler, vs. Dolayısıyla bunların etkileri incelenmeli ve davranışsal kökenleri bu şekilde anlaşılmalıdır. Son olarak, primatlarda da kötü davranışlar görülmektedir, tıpkı bir diğer primat olan insanda görüldüğü gibi (hatta kuşlarda ve sürüngenlerde bile görülür). Bazı primatlarda sadece alkol bağımlılığı gibi maddesel bağımlılıklar görüldüğü gibi, bazılarında pornografik bağımlılıklar bile gözlenmiştir. Bu canlılar, bu bağımlılık yapıcı maddelerle doğada şans eseri karşılaşırlar ve sürekli tüketimi bağımlılığa neden olabilir. Bu da, içgüdüsel olmaktan çok edinilmiş davranışsal bir özellik olduğu fikrini öne çıkarmaktadır.

Kaynaklar ve İleri Okuma:

Soru 2: Bir popülasyonda yararlı bir özelliğin baskın gelmesinde sadece doğal seçilimin mi etkisi vardır? Herhangi bir tür adapte olarak o ortama göre evrimleşebilir mi? 

ÇMB: Bir özelliğin popülasyon içerisinde ortaya çıkmasında sadece doğal seçilimin değil, tüm seçilim mekanizmalarının etkisi olabilir. Her özellik ve evrimsel geçmişi, o ortama ve türün ortamla olan uzun süreli (nesillere dayalı) ilişkisiyle analiz edilmelidir. Dolayısıyla genelgeçer bir durumdan söz edilemez. Üstelik bir özellik sadece seçilim etkisiyle değil, kimi zaman genetik sürüklenme gibi rastlantısal popülasyon değişimleri sonucunda da tesadüfen eskisinden çok daha fazla görülmeye başlayabilir.



Soru 3: Fazla teolojiye girmek istemem ama evrim teorisinde bir yaratıcının etkisi olabilir mi? Evrimin bir yaratıcı gözleminde gerçekleşmiş olma olasılığı var mıdır? En azından sizin fikriniz nedir?

ÇMB: Elbette olabilir. Tarafsız bir gözle bakacak olursanız, bu Evren dahilinde hemen her şeyin mümkün olduğunu görebilirsiniz. Belki biz hiçbir yaratıcı gücün etkisi olmadan var olduk. Belki kısmi bir etkisi söz konusuydu. Belki tamamen onun kontrolünde evrimleştik. Bizden kastım tüm canlılar tabii ki, sadece insan değil. Ancak bu sürece bir yaratıcının etkisi olsun veya olmasın, evrimin bir gerçek olduğu anlaşılmalıdır. Eğer bir yaratıcı varsa, onun canlılığı yaratma yöntemi evrimdir. Belki bundan fazla gücü de vardır; ancak bu gezegen içerisinde, bu yöntemi tercih ettiği kabul edilmek zorundadır. Çünkü evrim bir doğa yasasıdır, bir gerçektir. Eğer bir yaratıcı yoksa da, doğal süreçlerin bir ürünüdür evrim. Dolayısıyla, her iki durumda da, evrim gerçektir, bir doğa yasasıdır, varlığı tartışılabilir değildir, bilinmektedir. Anlaşılması gereken budur. Şahsi inançlar bilime adapte edilebilir her zaman; ancak bilim, şahsi inançlara adapte edilebilir değildir. Bu da anlaşılması gereken ikinci noktadır. Yine tarafsız bir gözle bakıldığında, yaratıcı imgesinin mutlak bir gerçek olmadığı (olmak zorunda olmadığı) ve oldukça kültüre dayalı bir kökeni olduğu anlaşılabilir. Ancak belki de bu, yaratıcının bizimle oynadığı bir oyundur. Belki de evrim, bizim için sadece bir imgedir, gerçek değildir. Belki de bazı "uçuk" dindarların söylediği gibi, evrimsel veriler hakikaten de inancın test edilmesi için konulmuş verilerdir. Gördüğünüz gibi, şahsi inançlardan yola çıkıldığında, her insan birbirinden farklı yönlere gidebilir. Hayal edebileceklerinizin sınırı yoktur. Herkes, aynı şeyi, tamamen uydurma bir biçimde (belki de herhangi birinin dediği doğrudur) yorumlayabilir, istediği yöne çekebilir. Bilimde bu yoktur. Bilim, eldeki verileri inceler ve ondan sonuçlar çıkarır. Daha fazlasını öğrenmek ister. Şahsi inançlarla gerçeklere ulaşamazsınız, sadece hipotezler ileri sürebilir, tek birini bile test edemezsiniz. Bilimde ise her argüman test edilebilirdir ve sonuçlar çıkarılabilir. Bilimin birçok eksiği elbette vardır; ancak gerçeklere ulaşmak konusunda elimizdeki en güçlü (ve tek) kaynak odur. Bu yüzden onu anlamalı, tarafsız yöntemlerini benimsemeye çalışmalı ve geliştirmeye çalışmalıyız. Çünkü orada bir yerlerde gerçekler duruyor ve bunlara ancak tarafsız bir yaklaşım ile ulaşabiliriz. Bunu sağlayabilecek tek şeyse bilimdir.



Soru 4: Evrimin, evrimsel biyolojinin sosyal bilimlerle kesiştiği noktalar nelerdir? Nasıl etkileşirler?

ÇMB: Bu çok önemli bir soru. Çünkü beynin evriminin en önemli yan etkilerinden biri, kültürün oluşumudur. Kültürel evrim, biyolojik evrimden doğar, ancak geliştikçe ondan giderek bağımsız bir hale gelir. Örneğin aşk, seksin başarısının ve hedefliliğinin arttırılması amacıyla evrimleşmiş çok önemli bir biyolojik adaptasyondur; ancak günümüz insan kültüründe bundan çok farklı kültürel anlamlar taşır. Bireyler günümüzde sadece biyolojik kökenli tercihler değil, kültürel kökenli tercihler de yaparlar. Bu yüzden evrimsel süreçler, sadece biyolojik kökenli unsurlara bağlı olarak değil, kültürel kökenli tercihlere bağlı olarak da ilerler. İşte bu sebeple evrimsel sürecin kültürel yönleri de çok önemlidir. Karmaşık/gelişmiş ve sosyal yaşantıya sahip türleri (insan, karıncalar, termitler, primatlar, kuşlar, balıklar, vb.) hem biyolojik, hem de biyolojiden doğan kültürel alanda incelemek şarttır. 



Soru 5: Bilim etiği, özelde evrim etiğinden söz edebilir miyiz? Bunun sınırları ve kapsamı nelerdir? Deneyler nasıl yapılmaktadır? Bunun popüler bilimle, maddi kazançlarla ilintisi nedir?

ÇMB: Bilim, daha önce de açıkladığım gibi, gerçekleri ortaya çıkarmaya çalışan bir bilgi türüdür. Dolayısıyla ne olursa olsun, insanların ona yükledikleri ve yükleyecekleri anlamlardan bağımsız olarak gerçeklerden söz eder, bize gerçekleri gösterir. İnsanların bunu nereye çekecekleri, onların kültürel birikimlerine bağlıdır. Bunu en net atomun parçalanmasında görüyoruz. Bilim atomu parçalayabiliyorsa parçalar, çünkü merak eder. Bir grup bilim insanı bunu alıp tıp tarihinin en önemli buluşlarından olan radyoloji ve radyografi gibi bilim dallarını keşfetmiştir. Diğeri ise alıp, atom bombasını üretmiş ve milyonlarcasını dakikalar içerisinde yok etmiştir. Bu bilimin suçu değildir, insanların zayıf ve erdemsiz akıllarının suçudur. Dolayısıyla doğabilecek sonuçlardan bilim suçlu görülemez. Bilimin sorumluluğu gerçeği vermektir, o kadar. Evrimde de benzeri örnekler bulunur. Örneğin, yapay seçilim mekanizmasını kullanarak "türleri istediğimiz yönde değiştirmek" mümkündür. Evrim, bir gerçek olarak bize bunu söyler. Ancak bunu ne yönde kullanacağımız, insan aklının bir ürünüdür. Örneğin bir grup insan bunu alıp soyu tükenmekte olan kuşlardan, soylarını tehdit eden virüslere dirençli nesiller yaratmış ve onları kurtarmıştır. Bir diğer grup insan ise diğer insanların çiftleşmesine faşist bir şekilde müdahale etmeyi seçmiş ve öjeni dediğimiz sistemi geliştirerek "üstün insan" yaratma hayali peşine düşmüştür. Dolayısıyla etik, yani ahlak felsefesi, bilimin önüne hiçbir zaman set çekmemeli; ancak insanların bilimsel gerçekleri nasıl kullanacakları yönünde muhalefet yaratmalıdır.

Bilimsel deneyler ise bu işin bambaşka ve oldukça önemli, bir o kadar da sıkıntılı bir yanıdır. Buradan, konuyla ilgili yazımız okunabilir.



Soru 6: 21. yüzyılda evrimin geldiği son nokta nedir? Yakın/uzak hedefler düzeyinde yapılan çalışmalar hangi düzeydedir?

ÇMB: Bu da çok önemli bir soru. Günümüzde, artık evrimin nasıl işlediğini neredeyse tamamen biliyoruz. Binlerce tür üzerinde test ettik ve hiçbir istisna bulamadık: türler, çevre şartlarının etkisi altında yeterince çeşitliliğe sahiplerse evrimleşirler. Bu kaçınılmazdır. Günümüzde, bu bilgiyi kullanarak tarım ürünlerini geliştirebiliyoruz (doğrudan genetik müdahaleye ihtiyaç duymadan). Sadece insan türünün değil, diğer hayvan türlerinin de hastalık yapıcı etkenleriyle aktif olarak mücadele edebiliyoruz. Kendi kökenlerimize ve diğer türlerle olan ilişkilerimize ışık tutarak binlerce yıllık "Ben kimim?" ve "Ben nereden geldim?" sorularına net cevaplar verebiliyoruz. Evrimsel Biyoloji, bilimde çığır açtı ve açmaya devam ediyor. Gelecekte de bu yanıtlardan yola çıkarak yepyeni ortamları (diğer gezegenleri örneğin) Dünya'daki canlıların yaşayabileceği yerler haline getirebileceğiz. Bu, sanıyorum ki Evrimsel Biyoloji'nin öneminin kavranmasına yardımcı olacaktır.



Soru 7: Evrimin önemli aşamalarından olan prokaryottan ökaryota geçişte içerisinde zarlı organel olmayan prokaryotların içerisine siyanobakteri gibi organizmaların girip organelleri oluşturduğu tasvir ediliyor, nasıl? Çekirdeğin ise kromozomların yün şeklinde toplaşıp hücre zarının yardımıyla oluştuğu söyleniyor. Peki neden 2 kere hücre zarı tarafından çevrelenip hücre zarı üretiliyor? Teşekkürler.

ÇMB: Endosimbiyotik Kuram, ökaryotik canlıların prokaryotlardan bahsettiğiniz gibi fagositoz (yeme) sonucu sindirememe ve ortak yaşama başlama yoluyla nasıl evrimleştiklerini oldukça net ve güçlü bir şekilde ortaya koyuyor. Çekirdekle ilgili sorunuzu tam olarak anlayamadık; ancak çekirdek de bir diğer prokaryotik canlının endosimbiyotik bir şekilde hapsolmasıyla oluşmuş olabilir diye düşünülüyor. Yani kromozomlarla doğrudan bir ilgisi yok. Bir diğer ihtimal ise, hücre zarının içe kıvrımlanması sonucu endoplazmik retikulumun bir parçası olarak evrimleşmiş olabileceği. Son bir ihtimal ise, ikincil endosimbiyoz denen bir basamak sayesinde, çok katmanlı bir endosimbiyotik ilişkinin kurulduğu yönünde. Dolayısıyla bununla ilgili araştırmalar halen sürüyor ve güçlü yanıtlar elde etmekteyiz. Konuyla ilgili yazımız şuradan okunabilir.



Soru 8: Yapay seçilimle canlılara müdahale edilmezse (vahşi hardal kendi haline bırakılırsa) uzun bir zamandan sonra değişim gözlenir mi? Karnabahar, brokoli gibi bitkilere...

ÇMB: Güzel bir soru. Vahşi hardal, yapay olarak seçildiği için karnabahar, brokoli, lahana gibi bitkiler evrimleştirilmiştir. Bunlar, elbette ki doğal olarak da evrimleşebilirler; ancak doğanın bu yönde bir seçilim yapacağından emin olamayız, çünkü çevre şartları tamamen kaotik bir biçimde değişmektedir. Bunun bitki ile etkileşimi çok önemlidir. Bu yüzden doğal süreçlerin evrimsel sonuçları öngörülebilir değildir. Sorunuzun bir diğer boyutuysa daha ilginç bir yanıtı hak etmektedir: günümüzdeki karnabahar, lahana gibi yapay seçilim ürünlerini kendi hallerine bırakırsak ne olur? Olacak şudur: nesiller içerisinde giderek atalarına (vahşi hardala) dönüş yaşarlar. Çünkü bu türler çok hızlı bir şekilde evrimleştirilmiştir (birkaç on ya da yüz yılda), dolayısıyla genetik olarak halen ortama en adaptif yapı olan atalarından çok fazla şey taşımaktadırlar. Eğer yeni halleri özellikle çevre tarafından desteklenmiyorsa, yeniden ve hızlı bir biçimde atalarının özellikleri ortaya çıkacaktır. Buna ataya dönüş demekteyiz.



Soru 9: Bu zamana kadar bize öğretilen bilgilerde, kaynaklarda teorilerin kanıtlanmasıyla kanunların oluşturulabileceği söylendi. Bu yanlış bilginin neden düzeltilmediğini ya da niye kitaplarda bu şekilde yer olduğunu öğrenmek istiyorum.

ÇMB: Bu bilginin temeli skolastik düşünce zamanlarına dayanıyor aslında. Kitaplarımızda neden halen bu şekilde yer alıyor, bunu anlamak hem kolay, hem zor. Kolay, çünkü ülkemiz cidden çok geriden geliyor diğer ülkelere göre bilim konusunda. Zor, çünkü artık gün kadar açık bu gerçeğin bir an önce düzeltilmesi yönünde hiçbir çaba yok. Eğer bir gün, yetkili bir kişiden sorunuzun gerçek cevabını öğrenirseniz, lütfen bizi de aydınlatın. Çünkü biz de merak ediyoruz: neden gerçekler öğretilmiyor ve hatalar düzeltilmiyor? Biz bilmiyoruz.



Soru 10: Popülasyonlardaki değişimlerin kalıtsal hale gelmesi süreci nasıldır?

ÇMB: Bu sorunun çok net açıklanması gerekiyor. Bunun için de "EVRİM'İN İŞLEYİŞİ: EVRİM NASIL İŞLER, YENİ TÜRLER YARATIR, CANLILARI DEĞİŞTİRİR?" yazı dizimiz okunmalıdır. Bunları okursanız tamamen anlayacağınızı düşünüyorum.



Soru 11: Balinaların sudan karaya ve daha sonra yine suya döndüğünü biliyoruz. Acaba başka kara canlıları da evrimlerinin ilerleyen süreçlerinde tekrar suya dönebilir mi?

ÇMB: Aslında olan şey tam olarak bu değil. Balinalar sudan karaya ve daha sonra tekrar suya dönmediler. Sadece bu dediğinizi yapan soyun günümüzde yaşayan son ürünüdürler (aslında zaten bunu demek istediğinizi düşünüyorum, yine de düzeltmek istedim). Elbette, başka canlılar da çevresel baskıların altında geri evrim dediğimiz bir süreç sebebiyle atalarının özelliklerini yeniden ortaya çıkarabilirler. Örneğin Ichtyosauruslarda gördüğümüz de budur. Karalarda yaşayan sürüngenlerin, denizel ortama adapte olmuş nesillerinin bir ürünüdür. Günümüzde ne yazık ki yok olmuşlardır.



Soru 12: İnsanın evrimi boyunca zekasını şempanzelerle kıyasladınız ve zeka seviyesindeki gelişmeden bahsettiniz. İlerleyen zamanlarda şempanzelerin de zeka seviyeleri gelişip insana benzeyebilir mi? İnsan kadar zeki olabilir mi yani?

ÇMB: İnsanın zekasının neden bu kadar ileri gittiğinin hangi çevresel etmenlere bağlı olduğunu şu yazımızda detaylıca açıklamıştık. Bu koşullar veya benzerleri diğer türler üzerine etki ederse, benzer sonuçların doğmaması için hiçbir neden yok. Hatta bazı araştırmacılar, yapay seçilimi kullanarak şempanzelerden "üstün şempanze" soylarını yaratmak üzere 80'lerin sonunda kolları sıvamışlardı. Son durum nedir bilemiyorum, etik sorunlarla karşılaşarak deneyi durdurmuş olabilirler.



Soru 13: Evrimle pek bir alakası yok ama sesimizin tonunu belirleyen şey nedir? Yani benim sesim, annemin ve babamın sesinden de farklı. Öyleyse bunu etkileyen nedir?

ÇMB: Bununla ilgili birçok çevresel ve genetik faktör tanımlanmış durumda. Sesimiz, bu kadar çok faktörün etkisinde, kaotik bir şekilde oluştuğu için, hiçbir iki insanın sesi birbiriyle tıpatıp aynı olamamaktadır (veya bu ihtimal inanılmaz küçüktür). Bu faktörler arasında ses tellerinin titreşme frekansı, ses tellerinin uzunluğu, boğazın, dilin, dişlerin, çenenin, yanakların ve genel olarak ağzın hareketlerindeki farklılıklar, havanın durumu ve sıcaklığı, ses yolaklarında bulunan kimyasallar ve daha nicesi... Tabii bunların birçoğunun genetik temelleri bulunuyor, bu sebeple herkesin sesi birbirinden farklı olabiliyor.



Soru 14: Laboratuvar ortamında bir embriyo büyüyüp zigot ya da fetüse kadar gelişebilir mi?

ÇMB: Bu soruda teknik bir hata bulunuyor. Zigot, zaten sperm ile yumurtanın birleşmesinden oluşan ilk hücrenin adıdır. Dolayısıyla bu, laboratuvar ortamında kolaylıkla elde edilebilir (ki tüp bebek yöntemi de buna dayalıdır). Fetüs ise, bebeğin ana karnından doğmadan önceki son ana kadar geçirdiği sürecin tamamıdır. Embriyo sürecin tamamındaki organizma için, fetüs doğum öncesindeki bebek yavrusu için kullanılmaktadır. Ancak sorunuzu anladım. Laboratuvar ortamında embriyolar birkaç haftadan fazla yaşatılamıyorlar, çünkü ana rahminin koşullarını eksiksiz olarak sağlamak pek mümkün değil. Ancak bu sağlandığında (ki çok uzak değildir), sorunuzun cevabı "evet" olacak.



Soru 15: Fillerin hortumunun evrimi nasıl gerçekleşmiştir?

ÇMB: Fillerin ataları günümüzden 55 milyon yıl öncesine kadar gitmektedir ve boyutları günümüz evcil domuzlarından daha büyük değildir. Bu canlılarda muhtemelen hortum bulunmuyordu; ancak üst dudakları, alt dudaklarına göre çok daha şişkindi. Günümüzdeki tapirler, bunu gösteren güzel ara tür örnekleridir. Evrimsel süreçte irileşmeyle birlikte, bu işlevsel şişkin dudak (ki buna sahip canlıların bulunduğu aileye Proboscidea diyoruz) yapısı giderek uzayarak bir hortum halini almıştır. Bu hortumun irileşen nesillerde avantajlı hale gelmesinin ise mekanik sebepleri bulunmaktadır. Çünkü fillerin atalarında bir dönem kafanın ve çenenin aşırı büyüdüğü görülmektedir. Muhtemelen bu, fillerin ağırlık merkezi konusunda sıkıntılar çekmesine neden olmuştur ve seçilim süreci, daha küçük kafalı ve çeneli bireyleri avantajlı kılmıştır. Ancak vücut büyüklüğü, yere erişmeyi imkansız kıldığından, tıpkı zürafaların boyunlarının uzaması gibi, fillerin de nesiller içerisinde bu çıkıntılı hortum yapısı uzamış ve ortama adapte olmuştur. Sonrasında bu yapının cinsel ve kültürel açıdan da anlam kazanmasıyla evrimsel süreçler hız kazanmış ve günümüz filleri evrimleşmiştir. Hatta uzun dişlerin uzun olmasının da aynı sebepten kaynaklanabileceği düşünülmektedir.

Kaynaklar ve İleri Okuma:



Soru 16: Göz renginin sadece kromozomlardan değil, 8 farklı sebepten kaynaklandığını söylemiştiniz. Diğer sebepleri başlık olarak da olsa söyler misiniz?

ÇMB: Sanırım bu kısım yanlış anlaşılmış. 8 sebep değil, 8 ayrı gen olduğunu söylemiştim. Bunların sayısı henüz net değil, ancak 2-8 arası genin katkı sağladığı düşünülüyor. Bu genler arasında HERC2, GEY, OCA2, SLC24A4, TYR gibi genler bulunuyor. Bunların yapısal farklılıkları, genetik mutasyonları ve bunların dağılımları, vb. özellikleri farklı göz renklerini oluşturuyor. Dolayısıyla iki kahverengi gözlü bireyin yavrusu illa kahverengi gözlü olmak zorunda değil, mavi, yeşil veya diğer bir renk de olabilir. Ancak basit ve genelleştirilmiş yaklaşım bu genetik durumu tek gene indirgeyerek hesapladığı için okullarımızda böyle öğrenmekteyiz.

Kaynaklar ve İleri Okuma:
  • The Tech
  • The Genetics of Eye Color
  • Science Daily
  • Sturm RA, Frudakis TN (2004). "Eye colour: portals into pigmentation genes and ancestry". Trends Genet. 20 (8): 327–32. doi:10.1016/j.tig.2004.06.010. PMID 15262401.
  • Grant MD, Lauderdale DS (2002). "Cohort effects in a genetically determined trait: eye colour among US whites". Ann. Hum. Biol. 29 (6): 657–66. doi:10.1080/03014460210157394. PMID 12573082.
  • Sulem, Patrick; Gudbjartsson, Daniel F; Stacey, Simon N; Helgason, Agnar; Rafnar, Thorunn; Magnusson, Kristinn P; Manolescu, Andrei; Karason, Ari et al. (2007). "Genetic determinants of hair, eye and skin pigmentation in Europeans". Nat. Genet. 39 (12): 1443–52. doi:10.1038/ng.2007.13. PMID 17952075.


Soru 17: Laktik asit fermentasyonunun evrimsel süreci nasıl işlemiştir?

ÇMB: Bu açıkçası üzerinde çok fazla araştırma yapılmış bir konu değil. Ancak yine de evrimsel biyoloji ve evrimsel biyokimya sayesinde elimizde bazı bilgiler mevcut. İşin içinde biyokimya olduğundan biraz kafa karıştırıcı; ancak kısaca özetlemek gerekirse: Fermentasyonun ara ürünü olan pirüvat zaten biyokimyasal olarak her zaman oradaydı, özel olarak evrimleşmesine gerek yok, doğal süreçlerle oluşabilmektedir. Bu durumda evrimsel süreçte odaklanılması gereken laktoz dehidrogenez (LDH) ve piruvat dekarboksilaz (PDC) enzimlerinin evrimidir. Yapılan analizler, bunların hangisinin önceden evrimleştiğinin çok da önemli olmadığını göstermektedir. Yine de, bu enzimlerin evrimleşmesi, dolayısıyla laktik asit fermentasyonunun anlaşılmasına yönelik analizler, LDH'nin NAD(P) bağlayıcı alanlar adı verilen bir protein ailesine ait olduğunu göstermektedir; yani bu aile içerisinden evrimleşmiştir. Saccharomyces cerevisiae ve Zymomonas mobilis türleri üzerinde yapılan genetik analizlerse PDC'nin evrimsel geçmişini ortaya koymaktadır. Bu enzim, evrimsel olarak daha eskilere dayanmakta olan sitokrom-bağlı piruvat oksidaz enzimi ve asetolaktat sintaz enzimi ile çok yakın akrabadır. Dolayısıyla PDC, bunlardan evrimleşmiş olmalıdır. Görüldüğü gibi biyokimyasal süreçlerin evrimsel geçmişini anlamak için çok iyi şekilde kimyasallardan anlamak gerekmektedir. Ancak bu yapıldığında, neredeyse her tepkimenin evrimsel geçmişini bildiğimiz görülecektir. Öyle ki, hemen her kimyasalın evrimsel ailesinin belirlendiği veritabanları bulunmaktadır.

Kaynaklar ve İleri Okuma: 


Soru 18: İnsanlar maymundan geliyorsa fareler patatesten mi geliyor?

ÇMB: Hayır.



Soru 19: Darwin'in Türlerin Kökeni kitabında bahsettiği uzun süreçlerden geçip özellikle doğal seçilimin etkisiyle olumlu özelliklerin biriktirilip olumsuzların elenmesiyle türleşmeye doğru evrilme meselesi, özellikle bitkilerdeki çeşitlenme konusu, örneğin belli bir çiçeğin çeşitli adaptasyonlarla çeşitlenmesi (mesela renk değişimi) ve yapılan deneylerde mongrel döllerin hibrit döllere oranla daha başarılı olması meselesi: 1) bu durum insan ırkları için de geçerli midir? 2) bitkilerdeki bu çeşitlenmenin türleşmenin bir aşaması kabul edilmesi insan ırkları için de geçerli mi? Yani gelecekte siyah ırkın farklı bir tür, beyaz ırkın farklı bir tür meydana getirme olasılığı ne kadardır? İzolasyon sağlanırsa nasıl bir etkisi olur?

ÇMB: Bu sorunun gelme sebebi, "biyolojik ırk" kavramının anlaşılmamasından kaynaklanıyor. Biyoloji'de ırklar, siyasi terminolojideki sözde ırkların aksine, izole olmuş tür popülasyonları olarak tanımlanır. İnsan türü için, izole olmuş önemsenmeyecek düzeyde az sayıda popülasyon olduğundan, ırklardan bahsetmek mümkün değildir. Irklaşma, yani izolasyon, türleşmenin ilk adımıdır. İnsanda izolasyon olmadığından, ırklar ve türleşmeden de söz edilemez. İnsan popülasyonları kademeli, dolaylı veya direk biçimde birbiriyle karışmakta ve izolasyonu her türlü önlemektedir. Bu, giderek hız kazanmaktadır. Bu sebeplerle insanlarda türleşmenin kolay kolay olmayacağı öngörülebilir. Benzer şekilde, "siyah ırk" ve "beyaz ırk" diye biyolojik bir ayrımdan günümüzde söz edilemez (bir aralar, insanlığın evrim tarihinde, henüz teknoloji yokken ve izolasyon varken bundan söz edilebilirdi). Bu renkler günümüzde sadece birer biyolojik varyasyondur. Dolayısıyla gelecekte ayrı türler oluşturmaları beklenmemektedir ve bu şekilde pek de mümkün değildir. Ancak izolasyon sağlanırsa bu durumdan bahsedilebilir, her canlı türünde olduğu gibi. Bir diğer nokta da, hibritlerin başarısı/başarısızlığıdır. Bunu her zaman öngörmek ve hibritler başarısızdır demek doğru değildir. Omurgalılarda genelde hibritler başarısızken, bitkilerde ebeveynlerinden bile başarılı kombinasyonlar görmek mümkündür. Türlerin Kökeni'nde bu örneklere yer verilmektedir.



Soru 20: Neandertallerin küçük bir grubunun dünyanın herhangi bir yerinde yaşıyor olma ihtimali nedir?

ÇMB: Böyle bir şey pek mümkün değil, çünkü Neandertallerin oldukça ayırt edici fiziksel özellikleri bulunuyordu. Öyle ki, ayrı bir insan türüydüler. Bu sebeple, eğer yaşıyorlarsa, mutlaka fark edilirlerdi. Bilim kurgusal bir düzlemde bu mümkündür; ancak pratik olarak pek mümkün olmadığını söyleyebilirim.



Soru 21: Neandertallerin Sapienslerle çiftleşmiş ancak bu çok nadir olduğu için genleri araştırılmış bir örneğine henüz rastlanmamış olma ihtimali nedir? Böyle bir bulgu veya hipotez var mıdır?

ÇMB: Sorunuzun tam aksine, bunun zaten olduğu çok net bir şekilde bilinmektedir. Günümüz Avrupa kökenli insanlarının neredeyse tamamının genlerinin %1-4 arası, Neandertallere ait genlerden oluşmaktadır. Bu genler, sadece kuzenlerimizde bulunmaktadır, dolayısıyla bize sadece çiftleşme yoluyla geçmiş olabilirler. Bu da, Neandertallerle insanların ayrı türler olmalarına rağmen, henüz gametik olarak ayrılmadıklarını ve çiftleşmelerinin mümkün olduğunu göstermektedir. Bu, modern tür tanımıyla da uyumludur. Zira liselerde öğrendiğimizin aksine, ayrı türler birbirleriyle çiftleşemez diye bir kaide yoktur. Ayrı türler birbirleriyle çiftleşebilirler; çiftleşme, türlerin tanımlanmasında kullanılabilecek tek kıstas değildir.

Kaynaklar ve İleri Okuma:


Soru 22: Sizinle iletişim halinde kalırsak idareyle köprü oluşturup izin almamız durumunda okulumuzda [İzmir Kız Anadolu Lisesi] bir koferans verme şansınız olabilir mi? Bir de ODTÜ nasıl?

ÇMB: Bu konuyla ilgili olarak şu yazımıza göz atabilirsiniz. ODTÜ son derece güzel, artık anlatmaya gerek olduğunu sanmıyoruz ODTÜ'nün başarılarını, medyada bolca yer alıyor zaten.



Soru 23: Neandertallerin tükenmesinde insanların etkili olduğunu söylediniz. Peki ne tür bir etkileşim sonucunda tükendiler ve onlar tükendiğinde insanlar evriminin hangi basamağındaydı? Şu anda hala bilinmeyen kabilelerde yaşıyor olabilirler mi? Tükenmeselerdi onlar da insanlar gibi uygarlık kurup bilime katkıda bulunabilirler miydi?

ÇMB: Bu etkileşimle ilgili birçok farklı hipotez bulunmaktadır. Örneğin bazı Neandertal kemiklerinde, sadece insanların yaptığı bilinen aletlere ait izler bulunmuştur. Bu da, onları katlettiğimiz fikrini doğurmaktadır. Öte yandan insanlarla Neandertallerin hızlı karışması sonucu, bu yeni genlere adapte olamayarak yok olmuş olabilirler. Bir diğer ihtimal, getirdiğimiz hastalıkların onları yok ettiği yönündedir. Bir diğer düşünce ise, onların yaşam alanlarını işgal ederek ister istemez soylarını tüketmiş olduğumuz yönündedir. Liste uzayıp gitmektedir; ancak her nasıl olduysa olsun, bu olaylar günümüzden yaklaşık 30.000 öncesinde meydana gelmişti ve insanlar, günümüzdeki insanlardan çok da farklı değillerdi. Diğer sorularınız için Soru 19'a verdiğim cevaba bakabilirsiniz.



Soru 24: Homo sapiens'in Neandertalleri yok ettiğini hangi iddialarla destekliyorsunuz?

ÇMB: 22. Soru'da kemiklerdeki izlerden bahsetmiştim. Ancak bize bu izlenimi veren en ciddi kanıt, jeolojik verilerdir. Ne zaman ki insanların fosilleri Neandertaller'in alanlarında bulunmaya başlamıştır, hızlı bir biçimde Neandertal fosilleri azalmış ve sonunda yok olmuştur. Dolayısıyla bir şekilde insan ile Neandertal arasında etkileşim olmuş olmalıdır. Ancak bu etkileşim, kasti bir soykırım olabileceği gibi, istemsiz bir şekilde de yok olmalarına neden olmuş olabilir.



Soru 25: Biz mi genlerin kontrolündeyiz yoksa genler mi bizim kontrolümüzde?

ÇMB: Bu soruya doğrudan bir cevap vermek gerekirse: Biz büyük oranda genlerin kontrolündeyiz, ancak genler üzerinde neredeyse hiç kontrolümüz bulunmuyor. Bir organizmanın özelliklerini genler ile çevre bir arada belirliyorlar. Genlerin etkisi çevreden biraz daha fazla görülüyor. Ancak bir organizmanın istemli olarak genlerini etkilemesi oldukça güç. Çünkü birçok özelliğin sınırını genler belirliyor, çevre (dolayısıyla organizma) bu çerçevenin sadece içini dolduruyor. Tabii ki bu iç doldurma kısmı, özelliklerimizin dışarıya nasıl yansıyacağını doğrudan etkiliyor. Ancak yine de, genler üzerimizde ciddi miktarda etkililer.



Soru 26: Genetik ve memetik gelişimimiz bizim kontrolümüzde mi yoksa genler ve memler bizi konak canlı olarak mı kullanıyor?

ÇMB: Bu, bilim camiasında oldukça aktif bir şekilde tartışılan bir konu. Bana kalırsa, genlerin etkisi canlının bir "konak" ya da "makina" olması kadar sert değil, ancak bundan sadece birkaç adım uzakta. Daha önceden de izah ettiğim gibi, gelişmiş canlıların özelliklerini sadece biyolojik olarak incelemek mümkün değil, kültürel olarak da incelememiz gerekiyor. Bunu yaptığımızda, insan gibi türlerin kendi evrimleri üzerinde ciddi etkileri ve yönlendirmeleri olduğu görülüyor. Ancak bunun haricindeki daha düşük bilinçli türlerde bunun etkisi yok denecek kadar az. Dolayısıyla onlar, büyük oranda genlerin etkisiyle evrimleşiyor ve yaşıyorlar. Zaten bu yüzden dışarıdan bakana "otomatik şekilde çalışıyormuş" gibi bir izlenim veriyorlar. Bu elbette doğru değil. Hiçbir canlı "otomatik" olarak çalışacak kadar genlerine bağımlı değildir. Ancak kararlarımızı bile genetik faaliyetlerin etkilediği düşünülürse, bu bilinçli hareketlerin genlerden bağımsız olduğunu iddia etmek pek mümkün olmayacaktır. Elbette matematik işlemleri yaparken ya da bir tercih yaparken, spesifik bir gen faaliyete geçmez, bu kadar detaylı bir genetik işbölümünün bulunmadığını biliyoruz. Ancak genlerin yapısından kaynaklı biyokimyasal ürünler, bilinçli tercihlerimizin tamamında rol oynuyor. Sonuçta bilinç dediğimiz olay da bir biyokimyasal tepkime zincirinden ibaret.



Soru 27: Nörokimyasal salınımlarımıza bağlı olan duygularımız neslimizin devamlılığına hizmet etmeseydi gene de bu duygularımız var olur muydu? Eğer türün devamlılığı için gerekli olmasaydı bir anne gene de çocuklarını sever miydi?

ÇMB: Hayır, evrimsel değişimlere katkı sağlamayacak bir duygunun evrimleşmesini beklemek doğru olmaz. Bu yüzden diğer türlerde estetik anlayışı yoktur örneğin pek fazla (kuşlar ve memeliler hariç). Bu yüzden aşk ve sevgi birçok türde görülmez. Bu yüzden birçok tür mutlu olmaz, gülmez, vs. Dolayısıyla, eğer ki evrimsel bir avantaj sağlamasaydı, hayır, bir anne çocuğunu sevmezdi ve bu duygu asla evrimleşmezdi.



Soru 28: Parmaklarımız ve avuç içimizin yumuşaklığı ile evrimsel ya da zihinsel gelişimimizin arasında bir bağ var mıdır?

ÇMB: Evet, bazı araştırmacılara göre her fiziksel özelliğimizin evrimsel bir anlamı vardır. Bunu tek bir örnekle açıklamak zor olduğundan size Desmond Morris'in Çıplak Adam, Çıplak Kadın ve Çıplak Maymun isimli kitaplarını okumanızı öneriyorum.



Soru 29: Muzun küçük çekirdekli olması rastlantı sonucu mu gerçekleşmiştir? İnsanlar bunu bilinçli olarak mı gerçekleştirmektedirler?

ÇMB: Hayır, bu bir rastlantı değildir. İnsanlar yapay seçilim ve genetik rekombinasyon teknikleriyle bu çekirdekleri yok edecek kadar küçültmüşlerdir. Doğadaki vahşi muzlarda iri çekirdekler bulunur.



Soru 30: Bitkiyle beslenen hayvanlarda apandiks organının büyük olması neyle bağlantılıdır? Ben şimdi sürekli bitkiyle beslensem apandisim büyür mü ki?

ÇMB: Apandiksle ilgili detaylı bilgileri buradan alabilirsiniz. Hayır, apandiksiniz çizgili kaslardan oluşmadığı için çalışmayla bu kasları büyütemezsiniz. Zaten apandiksin büyüklüğünün gelişimsel anlamda bitki sindirimiyle bir alakası yoktur, evrimsel olarak vardır. Bu yüzden nesiller içerisinde, seçilimsel bir değişim gerekmektedir.



Soru 31: Kör insanların gözleri körelmiştir diyebilir miyiz? Eğer diyebiliyorsak, kör insanların işitme duyularının daha gelişmiş olduğu tespit ediliyor. Yani bir organın körelmesi başka bir organın, duyunun vs. gelişmesini sağlar mı?

ÇMB: Hayır, kör bir insana gözleri körelmiştir diyemeyiz. Zira körlüğün sebebi evrimsel bir değişim değil, yapısal bir bozukluktur. Evrimsel süreçler mükemmel olmadığından, oldukça kusurlu türler üretirler ve insan da bu kusurlu türlerden sadece biridir. Gözümüzdeki kör nokta, evrimsel bir hatadır ve gözün yapısı, ışığın buraya düşmesine neden olacak şekildeyse, körlük gözlenir. Ancak sorunuzun diğer kısımları isabetli. Bir organın evrimsel ya da gelişimsel olarak körelmesi, diğer duyuları evrimsel ya da gelişimsel olarak güçlendirebilir. Örneğin gözlerin köreldiği (aksolotlar, mağara kertenkeleleri, kör fareler gibi hayvanlarda) dokunsal ve işitsel duyular gelişmiştir. Bu, evrimsel anlamı olan bir değişimdir, çünkü neslin devamı için bir şekilde duyuların çalışması ve beynin veri alması gerekmektedir. Bu sebeple gözler körelse de, diğer organları en gelişmiş olanlar hayatta kalır ve bu, evrimsel bir değişimi beraberinde getirir. Bunun haricinde, kör insanlarda kulakların daha iyi duymasının sebebi nöroplastisitedir. Gözden sinyal gelmediği için, beyindeki bu boşluk diğer sinirlerle doldurulur. Bu da, diğer duyu organlarının hassaslaşmasıyla sonuçlanır. Bunun evrimsel bir anlamı yoktur. Yani sonradan kör olduğu için sonradan kulakları daha iyi duyan birinin, yavrusu da ne kör olacaktır (eğer genetik bir bozukluk yoksa elbette), ne de kulakları daha iyi duyacaktır. Normal bir şekilde doğacaktır.



Soru 32: Biyoloji ve genetikte doktora yapan insanlar bile evrimi kabul etmiyor. Bunun sebebi nedir? Bu konuda şahsi olarak neler yapılabilir? Neler yapabiliriz?

ÇMB: Aslında bilim camiasında evrimi kabul etmeyenlerin sayısı inanılmaz derecede düşüktür (%5 civarında; bkz: Steve Projesi). Ancak bu kesimin de kabul etmemesinin ardında bilimsel nedenler değil, şahsi nedenler yatmaktadır. Şahsi fikirlerin bilimde yeri olmadığından, bunu tartışmanın bilimsel açıdan pek bir anlamı yoktur. Bu kişilerin reddetme sebebi, bilimin mantığını ve çalışma prensiplerini anlamamış olmalarındandır. Şahsi ve toplu olarak bu şahısları eğitmeye çalışabiliriz. Ancak asıl yapılması gereken, bu kişilerin şahsi düşünceleri ile bilimsel gerçekleri birbiriyle karışmamasını öğrenmelerini sağlamaktır. Bu da genelde kişinin kendi gelişiminde biten bir meseledir.



Soru 33: Evrim teorisini bence yalanlayanlar mantıksız olduğu için değil, sonucunda ülkemizdeki çoğu dinin önümüze koyduğu "İnsanlar tanrı tarafından özellikle yaratılıp geliştirilmiştir" algısını ortadan kaldırmasından korktukları için yalanlıyorlar. Sizce evrim teorisi hayatımızı nasıl değiştirecek?

ÇMB: Haklısınız. Evrim Kuramı'nı bilimsel kaynaklardan araştırıp da reddeden kimse olmadığı gibi (çünkü çok yalın ve anlaşılır bir gerçektir), reddedenlerin arasından bu gerçek kaynaklara ulaşanların da sonradan da olsa evrimi kabul ettiği görülmektedir. Çünkü evrim bir doğa gerçeğidir. Havada bırakılan cisimlerin yere hareket ettiğini kabul eden birinin evrimi kabul etmemesi imkansızdır. Eğer birisi bu durumda evrimi kabul etmiyorsa, evrimi bilmediğinden, okumadığından, araştırmadığından etmiyor demektir. Evrim Teorisi sayısız yönden hayatımızı değiştirecek: hayata bakışımızı şekillendiriyor, yaşam standartlarımızı arttırıyor, binlerce yılı aşkın zamandır sorulan temel sorulara cevaplar veriyor, özümüzü kavramamızı sağlıyor, insanın üstün değil sıradan bir tür olduğunu gösteriyor, vs. Bu sayede özümüzle daha kolay buluşacağız ve doğanın bir parçası olduğumuzu anlayacağız. Belki de bu sayede çevreyi katletmekten vazgeçecek, birbirimizin düşmanı olmadığımızı anlayacak ve ortak "düşmanımzı" olan doğal felaketlerle mücadele etmeye başlayacağız. En ileri düzeyde, Evrim Kuramı'nın insanlık barışının kalbinde yatacak olan bilimsel olgu olduğunu düşünüyorum.



Soru 34: Sizce insanlar bildiğimiz anlamıyla bir "kişiliğe" sahip midir yoksa bizim kişilik olarak adlandırdığımız olay tamamen bireyin kendine özgü biyolojik yapısından kaynaklanan dış uyaranlara verilen olağan ve de olması gereken bir tepki midir?

ÇMB: İkinci dediğinizin doğru olduğunu düşünüyorum ve günümüz sinirbilimi de bunu gösteriyor. Sergilediğimiz her davranış, yaptığımız her tercih, gösterdiğimiz her tepki, kendisinden önce gelen çevresel ya da içsel bir uyarıdan kaynaklanıyor. Kendi kendine oluşan hiçbir uyaran yok. Bu durumda, bilincimizin ve kişiliğimizin maddesel düzlemden bağımsız olduğunu iddia etmek saçmalık olacaktır. Yani bizler esasında bilinçli olsak da (diğer birçok tür gibi), bu bilincimiz özgür bir bilinç değildir. Biz öyle sanarız, çünkü beynimiz zamansal bir eleme/seçme uygulayarak bize kendi kararlarımızı aldığımızı sanmamıza neden olur. Bunun bir diğer nedeni de, karar alma sürecinden önce meydana gelen olayların aşırı hızlı ve algılanamaz bir şekilde gerçekleşiyor olmasıdır. Ancak son ürün olan "karar" veya "kişilik", algılanabilecek kadar uzun bir süreye yayılmıştır. İşte biz, bu yüzden özgür kararlar aldığımızı sanarız. Halbuki kararlar, biz onları almadan önce, beynimizde alınır. Benzer şekilde kişiliğimizi yansıtan davranışlar, onları biz kontrol ediyormuşuz gibi gelse de, onlara müdahale edebilecek olmamızdan önce oluşurlar. Dolayısıyla bu bağlamlarda diğer herhangi bir hayvandan daha özgür olduğumuzu düşünmüyorum. Sadece onlardan daha özgür olduğumuzu sanmamıza neden olacak kadar gelişmiş bir beynimiz olduğunu düşünüyorum, o kadar.



Soru 35: İnsan evriminin bundan sonraki safhaları hakkında fikirler var mıdır?

ÇMB: Şu makalemizden bilgi alabilirsiniz.



Soru 36: İnsan ses tellerinin gereğinden uzun olmasının sebebi nedir?

ÇMB: Bu konuda doğrudan bir bilgim bulunmuyor. Bilgiyi edindiğiniz makaleyi gönderirseniz, değerlendirmek isterim.



Soru 37: Evrim teorisine göre duygular nasıl evrimleşmiştir?

ÇMB: Bu sorunun tek bir cevabı bulunmuyor. Her duyguyu ayrı ayrı incelemek gerekiyor. Örneğin aşk ile ilgili bilgiyi şu makalemizden alabilirsiniz.



Soru 38: Kara canlılarının ilk korkusu düşme korkusu olabilir mi?

ÇMB: Kara canlılarının olmasa bile, arboreal (ağaçta yaşayan) canlıların korkularından başlıcası budur. Hypnic Jerk dediğimiz olay bunun güzel bir göstergesidir ve buradan konuyla ilgili bilgi alabilirsiniz.


Elimde kalan sorular bu kadar. Umuyorum hepsine doyurucu cevaplar verebilmişimdir. Olabildiğince kısa tutmaya çalıştım; ancak gelecek günlerde bu konularda makaleler yazarak konuları geliştirebilirim.

Katılımınız ve ilginiz için sonsuz teşekkürler.
ÇMB (Evrim Ağacı)
6 Yorum