"Sahtebilim" Konulu Röportaj (7 Mayıs 2014)

Yazdır "Sahtebilim" Konulu Röportaj (7 Mayıs 2014)


Konular: Türkiye'de Sahtebilim, Sahtebilime İnanmanın Sebepleri, Sahtebilimin Zararları, Bilgi Kirliliğin Yayılması, Şarlatanlık, Skeptik Etkinlikleri

Soruları Hazırlayan: Arsel Acar (Evrim Ağacı)

Cevaplayan: Işıl Arıcan, Cüneyt Özdaş, Tevfik Uyar, Kaan Öztürk & Bahadır Ürkmez (Yalansavar)

Düzenlenme Tarihi: 07 Mayıs 2014


1. Soru: İyi günler. Sorularımıza zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Türkiye'de neredeyse her konuda farklı yayınlar ve siteler görmekteyiz, ancak sizin yayınlarınıza benzer yayınları neredeyse hiçbir yerde göremiyoruz. Neden Yalansavar sitesini kurdunuz ve neleri başarmayı amaçlıyorsunuz?

Işıl: Yalansavar sitesini 2009 yılında Cüneyt Özdaş ile birlikte kurduk. Aslında çok uzun zamandır aklımızda böyle bir bilgi dağarcığı yaratmak vardı. Ancak bir türlü vakit bulamıyorduk. Hem Cüneyt hem ben, ortalıkta dolanan asılsız bilgileri, kişiden kişiye iletilen yalan yanlış haberleri gördükçe üzülüyor, insanların kendilerine gelen bilgiyi teyit etmeden, doğruluğunu sınamadan başkalarına aktarmaya bu kadar hevesli olmasına içerliyorduk. O zamanlar Facebook ya da Twitter gibi sosyal medya araçları çok yaygın değildi. Bu tip yalan yanlış haber ve bilgiler e-posta ile arkadaşlarımızdan geliyordu. Gelen her bu tip e-postaya gerekli araştırmayı yapıp cevap yazıyorduk.

Bir süre sonra aynı e-posta tekrar tekrar başka kişilerden gelmeye başlayınca, bu bilgi kirliliği ile savaşabilmek için düzenli bir bilgi dağarcığı yaratma gerekliliğini gördük ve Yalansavar doğdu.  Yalansavar’ı en başta kendimiz için bir bilgi deposu olarak tasarlamamıza rağmen, 2008 yılında ABD'ye taşınmamız ve buradaki organize skeptisizm ve eleştirel düşünce hareketi ile tanışmamızın ardından, siteyi kendi referans kaynağımız olmaktan çıkarıp eleştirel düşünceyi öğreten ve başkalarına da bu alışkanlığı kazandıran bir yapıya büründürmeye karar verdik, böylece site şu anki halini aldı. Kısa zaman içinde bizimle aynı kafadan bilim insanları veya bilim gönüllüleri de aramıza katıldılar. Şu an pekçok farklı uzmanlık alanı olan 11 yazarmızla pekçok konuya eğiliyoruz.

Bizim yayınlarımıza benzer yayınların artmasını canı gönülden istiyoruz aslında. Ama ne yazık ki ülkemizde eleştirel düşünce alışkanlığı az, hiçbir okul müfredatında önümüze gelen bilgilerin doğruluğunu nasıl teyit ederiz, mantıksal yanılgılara düşmeden nasıl doğru argümanlarla fikirlerimizi tartışırız diye öğretilmiyor. Hal böyle olunca da homeopatiye inanan doktorlardan, evrimi kabul etmeyen biyologlara dek pekçok eleştirisel düşünce yoksunu profesyonel yetişiyor. Bizim amacımız biraz da olsa bunun önüne geçebilmek ve bilimi seven, açık görüşlü kişilere eleştirel düşünce alışkanlığı aşılamak.



2. Soru: Komplo teorilerinden Ruhsal öğretilere, Alternatif tedavilerden Gizemli varlıklara kadar incelenecek ve eleştirilecek bir sürü konu bulunmaktadır. Bu tarz konularda yapılan iddiaları hep yabancı ülkelerde rastlıyoruz. Peki Türkiye'ye ait (Nazar, Van gölü canavarı vb) ne tür iddialar bulunmaktadır?

Tevfik: Bilimi, siyaseti, felsefeyi dışarıdan ithal ettiğimiz gibi bu tip iddiaları da dışarıdan ithal ediyoruz çoğunlukla. Van Gölü canavarı bir istisna ama. O bizim yerli Bigfoot ya da Yeti’miz. Nazar bu konsepte girmiyor kanımca. Şamanlıktan beridir taşıyıp, İslama sokup sürdürdüğümüz çok eski bir inanç. Kültürel bir zemini var.

Bahadır: Yine de nazar, “nazar vardır” hipotezini desteklemeyen verileri göz ardı etmemizden kaynaklanan bir bilişsel illüzyon olarak açıklanabilir. Ancak nazar boncuklarını çok sevdiğimden içimden hiç açıklamak gelmiyor :)

Kaan: Cinler. Tamamen bize özgü sayılmazlar, Orta Doğu’da yaygın, ama Batı’da görülmeyen değişik bir inanış. Şimdilik yangın çıkarmakla suçlanıyorlar, ama yakında devletimiz “cin enerjisi” araştırmalarına başlayabilir. Pakistan’da yapıyorlar (ciddi!).

Cüneyt: Asılsız iddiaların yapıldığı yabancı dildeki web sayfalarında kullanılan dil, genellikle sağlam ve/veya bilimsel temellere dayalı yazı yayınlayan sayfalardaki dilden daha yalın oluyor. Haliyle asılsız iddialar Türkçe'ye yaygın şekilde aktarılırken, onları düzelten yazılar Türkçe'ye aynı sıklıkla çevrilmiyor. Ülkemizde yabancı iddiaların yerlilere göre daha iyi yerleşmesinde bunun bir etken olduğunu düşünüyorum. Bizde de yaygın olarak komplo teorileri (çoğu Türkiye'nin jeopolitik konumu ile başlayan) veya halktan saklanan potansiyeller (Bor, Feomidyum vs gibi) sıklıkla görünüyor.

Işıl: Her ülkenin kendi dinamikleri o ülkede inanılan hurafeleri belirliyor. Elbette internet ve globalizasyonun (küreselleşme) getirdiği bir fikir alış-verişi ve buna bağlı olarak ülkemize ithal edilmiş hurafeler de var. Mesela ağırlıklı Hristiyan kültüre sahip yurtdışında hayalet ve içine şeytan girmesi gibi olaylar mevcutken, bizim ülkemizdeki dini inanışın farklı olması nedeniyle bunlar yerine insanın içine cin girmesi, eve cin musallat olması gibi olayları görüyoruz. Gene nazar oldukça Türkiye’ye özgü bir kavram, beraberinde kurşun dökme, muska vs gibi uygulamaları getiriyor. Astroloji hemen tüm dünyada yaygın olarak inanılan bir sözdebilim. Bizde de öyle. Türkiye’ye özgü olmasa da, uzun yıllardan beri süregelen aktarlık geleneği nedeniyle bitkisel ilaçlara yönelim de bizde çok yoğun görülen yaklaşımlar.


3. Soru: İnsanların genellikle astrolojiye, fala, hayaletlere, UFO'lara, Mısır gizemlerine ve Apollo komplolarına inandıklarını görebiliyoruz. Peki bunca kişinin bu tarz şeylere inanmasındaki ana sebepler nelerdir, ve bu konularda neler yapabiliriz ya da bu kişilere karşı yaklaşımımız nasıl olmalıdır?

Tevfik: Gizemin heyecanlı bir doğası var. Daha çocukken birbirimize korku öyküleri anlatıp hem korkup hem eğlenebiliyorsak bence bu doğal bir eğilim. Bilimsel bir arka planı var mıdır bilemem, ama evrimsel açıdan batıl inançlara inanma eğilimine sahip beyinler kutsallar yaratma ve o kutsallar çevresinde örgütlenerek daha iyi savaşma avantajı elde etmiş, böylece bu genler bize miras kalmış olabilir. Ben şahsen böyle inanıyorum. Bu eğilimin niçin popüler olduğu konusu ise başka. Gizem heyecan yarattığı gibi, gizemli olmak da cazip bir şey. İnsanlar sadece dikkat çekmek için bile inanıyor, inandırıyor, o konuda çok biliyormuş gibi davranıyor olabilirler. 

Bahadır: Zihnimiz açıklayamadığı şeylerden ve belirsizlikten hoşlanmıyor. Örneğin dolunayda hastanede olduğumuz bir gecede doğan bütün bebekler erkek ise bunu açıklayabilmeliyiz. Şans olduğunu, küçük de olsa olasılık dahilinde olduğunu kabullenmekte zorlanıyor zihnimiz. Hele olasılık ya da şans fikrine hiç aşina değilse birey mutlaka açıklama bulmalı böyle ender görülen duruma. İşte orada evrenin enerjisinden tutun, astrolojiye, aklınıza gelebilecek her türlü bir şeyi rahatlatacak açıklama inanılmaya hazır halde kurbanını bekliyor oluyor.

Kaan: İnsan zihni karmaşık şeyler yaratmayı seviyor. Üstün hayal gücümüzün bir yan etkisi. Occam’ın usturası çok faydalı ama sıkıcı, heyecanlı hikayelere fırsat vermiyor. Gökyüzündeki rastgele noktaları birleştirip masallar yazmışız, hayatın basit olmasından hoşlanmıyoruz, rastgelelik içinde düzen hayal ediyoruz. Ama bu düzen dümdüz olmayacak, biraz Barok olacak ki ilginç olsun.

Cüneyt: Michael Shermer'in bu soruyu irdeleyen ve dilimize de çevrilmiş bir kitabı var: "İnanan Beyin". Shermer'in hipotezine göre rastgele olaylar arasında ilişki kurmak ve bağlantı bulmak evrimsel bir avantaj sağlıyor. Örneğin ormanda otlar hışırdadığı zaman bu rüzgar veya kaplan olabilir. Eğer rüzgarsa ve sandıysanız, çok sorun yok. Ama eğer kaplansa ve siz "aman canım rüzgardır" dediyseniz başınız belada demektir. O yüzden günümüzdeki insanlar da alakasız ve rastgele olayları birbirine bağlayıp arkasında bir niyet arama, anlam yükleme, olmayan ilişkilere inanma eğiliminde, çünkü biz rüzgarı kaplan sananların torunlarıyız ve aynı genleri taşıyoruz, kaplanı rüzgar sananlar da torun bırakamadı. Konuya ilgi duyanların bu kitabı okumasını şiddetle öneririm.



4. Soru: Sahtebilimsel konuları eleştirince bazen "Bunların kimseye zarar yok ki" diye bir yanıt alabiliyoruz. Böyle bir cümleyle karşılaştığınız zaman neler düşünüyorsunuz? Özellikle Alternatif tedaviler hakkında neler düşünüyorsunuz? Eğer bir kişi hem normal tedavilerine devam ediyor hem de iyi hissetmek adına alternatif tedavilere de (Reiki, Homeopati, Akupunktur vb) başvuruyorsa, bu kişiye ne tür bir eleştiri yapardınız?

Tevfik: Ben bu konuda farklı düşünüyor olabilirim. Kişiler hasta iseler iyi hissetmeye de en az tıbbi tedaviler kadar ihtiyaçları var ve pragmatik olarak o kişi bundan mutlu ise benim lafım yok ve hatta ben bir skeptik olarak böyle bir şansa sahip değilim -kendimi kandıramam-, bu şansa sahip olanları da kıskanıyorum. Ancak bu yöntemlerin tıpa alternatif olduğunu iddia eden, insanlara ilaç veren, kür veren, orasına burasına ozon üfleyen, iğne sokan, kısacası zarar verme potansiyeli bulunanlar başka. Hele ki tıbbi tedaviye "tü kaka" deyip danışanı uzaklaştırıyorlarsa. Öncelikle tıbbi tedavilerden vazgeçilmemeli. Fakat bir kişi reiki ile huzur buluyorsa, yoga ile yaşamını seviyorsa “bunlar sahtebilim!” diyerek kişilerin bunlarla mutlu olma hakkını engelleyemeyiz kanımca.

Bahadır: Önce zararı olmadığı iddiası beni sinirlendiriyor. Böyle bir yorum geldiğinde sahtebilim iddiaları yüzünden ilaçlarını bırakıp ölen insanları ve Steve Jobs’u anlatıyorum. Diğer soru için ise birey kanıta dayalı tıbbın önerisini bırakmadığı ve başkalarını bırakmaya teşvik etmediği sürece kendisini rahat hissediyorsa eleştirecek bir şey yok. Her hayal kurup, hayallerini doğru sananı eleştirmiyoruz. Kendi hayal dünyasında yaşayıp kimseye -benim gördüğüm bir zararı yoksa- enerjimi başka tartışmalara ayırmayı tercih ediyorum.

Kaan: Gerçeği reddetmenin zararı muhakkak var. Bu zarar büyük veya küçük olabilir, er veya geç ortaya çıkabilir, farketmez. İspata dayanmayan inançların bazıları gerçekten zararsız olsa da (nazar boncuğu takmak gibi), insanların zihninde “doğaüstü etkiler var” fikrini canlı tutuyor. Bu özellikle tıpta çok daha önemli. Alternatif tedavi ifadesini doğru bulmuyorum. Tedavinin alternatifi nasıl olabilir? Bir şey ya tedavidir ya da üfürükçülüktür. Plasebo etkisiyle bazı faydaları olabilir, ama doktorların bunları tavsiye etmemesi, başka yollardan moral yükseltme sağlaması gerekir. 

Cüneyt: "Bunların bir zararı yok ki" söylemi öncelikle çok yanlış. Her şey bir fayda/zarar dengesi üzerine oturmuştur, modern tıbbın amacı da tedavide riski en aza indirirken faydayı en yüksek değere çıkartmaktır. Başka her kararda olduğu gibi tedavi için de bir karar alırken fayda/zarar oranı en yüksek uygulamaları seçmeye çalışmak en akılcı harekettir. İşe yaramayan bir tedavinin sırf zararsız diye uygulanması bu açıdan bence çok yanlış bir hareket; zaman kaybetmeden çalışa ihtimali en yüksek, riski en düşük tedaviye başlanmalıdır. Öte yanda bu uygulamaların pek çoğu zararsız değil ve riskler taşıyor. Mesela akupunktur sırasında ciğerleri delinip ölen insanlar var. Bir taraftan milyonların hayatını kurtaran aşıların yüzbinde bir görünen komplikasyonunu "zarar" olarak göstermeye çalışırken diğer taraftan "Whats The Harm?" gibi sitelerde zararları net örneklerle listelenmiş bu tip uygulamaları "bir zararı yok" diye adlandırmak çok yanlış. Ancak konuya öteki bir cepheden bakmak gerekirse, maalesef modern tıbbın bir eksikliği var; birçok modern tıp kurumu insanlarla vakit geçirip onları rahatlatacak, onlara tanım yerindeyse "şefkat" gösterecek bir yapıdan genelde yoksun. İnsanlara tamir bantında tamir sırasını bekleyen bir organizma olarak davranmak yerine onlara kişisel yaklaşmak, iyi bakıldıklarını ve özel olduklarını hissettirmek gerekli. Muhtelif nedenlerden dolayı modern tıp bunu yeterince sağlayamıyor ve haliyle insanlar da onlara "kişiye özel" tedavi sunan, onları özel ve iyi hissettirecek yerlere gidiyorlar. Kişinin moralman iyi hissetmesi de fiziksel sağlığı gibi önemli olduğu için, gerçekten riski düşün olan alternatif tedavilere (asıl tedavi aksatılmadığı sürece) ben şu aşamada o kadar karşı çıkamıyorum, psikolojik destek gibi görüp göz yummayı doğru buluyorum.

Işıl: Prensip olarak “alternatif tıp” tanımına karşıyım. Tıp oldukça yeni fikirlere açık bir alan. Bir şeyin işe yaradığı iyi tasarlanmış kontrollü deneylerle gösterildiği zaman tıp, o maddeyi alıp standart tedavi protokollerine ekliyor, o zaman da adı tıp oluyor zaten. Bugün kullandığımız pekçok ilaç, aspirinden kalp hastalarının kullandığı dijitallere, atropinden sıtma tedavisinde kullanılan kinine dek doğal bitkilerin ürünü. Alternatif tıp ismini bu nedenle sevmesem de alternatif tıp adı altında toplanan uygulamalar münferit olarak yaklaşılması gerektiği görüşündeyim. Önemsiz nedenle sık baş ağrısı çeken biri akupunktur tedavisinden psikolojik olarak fayda görüyorsa bu belki o kadar önemli bir şey değil, ama bu kişide büyüyen bir beyin tümörü varsa ve modern tıp yardımıyla bu tümörün tanısı vaktinde konup belki ameliyatla iyileştirilebilecekken kişi akupunkturdan medet umduğu için hastalığı ilerliyor ve tümör tedavi edilemeyecek hale geliyorsa bu ciddi bir sorun. Bu açıdan bakınca da bu tedavilerin hangisi hastaya psikolojik destekle sınırlı kalıp zarar vermez, ne zaman zarar vermeye başlar oldukça karışık bir durum. Çizgiyi çekmek çok zor. O nedenle benim görüşüm modern tıptan şaşmamak.


5. Soru: Herkes özgürce istediğini düşünebilir ve bilgilerini yayabilmektedir. Maalesef bu yayılanların arasında sahte bilgiler ve bilim-dışı iddialar da yer almaktadır. Ancak bu bilgi kirliliğin içerisinde (Aşı karşıtı kampanyaları gibi) yayılmasından en çok endişe ettiğiniz konu ya da konular nelerdir? 

Bahadır: Sağlık alanında verilecek her asılsız, sahte bilgi çok tehlikeli o nedenle özel ilgi isteyen bir konu. Doktor olsam bunlarla uğraşırdım. Öte yandan azınlıkta olan gruplara yönelik ırkçı, homofobik, insanları ötekileştiren bilgi kirliliği de çok tehlikeli. Yalansavar’da kendimize biçtiğimiz misyon çerçevesinde pek dokunmadığımız konu sayılabilir ikincisi. Mümkün olduğunca farklı birikimleri olan okuyuculara eleştirel düşüncenin temellerini vermeye çalışıyoruz. Yazılarımızı ekip olarak denetlerken ya da konu seçerken doğru bilgiyi verirken Yalansavar’ı da mümkün olduğunca okunur kılmak önemli bir kriter bizim için. Röportajın başında dediğiniz gibi böyle pek çok site yok ve önemli bir işlevimiz var. Ayakta kalmak kendimize olduğu kadar okuyucularımıza karşı da görevimiz.

Işıl: Hemen her tür asılsız bilgi kirliliği zararlı. Elbette en başında sağlık konuları geliyor: Aşı karşıtlığı, Homeopati, vs. Ama komplo teorilerini de Bahadır’ın bahsettiği nedenle son derece tehlikeli buluyorum. Bir grup insanı dışlamak gibi ciddi sorunlara neden olabiliyorlar. Astroloji, falcılık gibi uygulamalar hem insanların kendi geleceklerine sahip çıkmalarını engelliyor, hem de onların bu işle uğraşan şarlatanlara para kaptırmasına neden oluyor.


6. Soru: Bazı insanlar sahtebilimsel konulara inanarak büyümektedir, çünkü çevrelerinde kendileriyle hemfikir bir sürü insan bulunmaktadır ve bilimsel yayınlara oranla bu tarz konuları ele alan kitapların ve yayınların sayısı çoktur. Bazı kişilerin diğer insanları bilerek kandırdıklarını ve bazı kişilerin de yaptığı şeylerin gerçek olduğuna inanarak ve ruhsal bilgilere önem vererek yaptıklarını ve bu önemli bilgileri büyük paralar karşılığında satanları doğru bulmadıklarını görebiliyoruz. Peki bu alanlarla uğraşıp bunu bir işe çeviren "herkese" şarlatan demek doğru mudur?

Tevfik: İşe çeviriyor ve ekonomik fayda elde ediyorsa sadece şarlatan değil, dolandırıcıdır da... Ama kişilerin iddiasını ispatlama yükümlülüğü de var, hele ki satıyorlarsa. Kendileri de mutlaka görüyordur işe yaramadığı zamanlar olduğunu ama bunu kesinlikle işe yaradığı iddiasıyla satıyorlar… Hayrına yapanlar için aynı şeyi düşünmüyorum ama ticari düşünenler için görüşlerim biraz sert.

Bahadır: Yalanlardan para kazanıp, ekonomik fayda sağlıyorsa şarlatandır. Dolandırıcılığı konusunda ise Tevfik’le aynı noktada değilim. Gerçekliğine inanarak yapıyorsa dolandırıcı demek, üçkağıt yapmak için kafalarında kırk türlü tilki dolandıran dolandırıcılara haksızlık olur.

Kaan: Şarlatan ve dolandırıcı demek için, yaptığının bilincinde olması gerekir bence. Birçok insan var ki, samimi olarak telepati veya şifa gücüne sahip olduğunu düşünüyor ve insanlara karşılıksız olarak “hizmet” veriyor. Bunlar yanılıyor da olsalar, bence suçlu durumda değiller. Hepimiz yanılgıya düşebiliriz. İnsan zihni tuzaklarla dolu bir labirent.

Işıl: Bu işlerle uğraşan kişilerin bir kısmının şarlatan ve kötü niyetli olduğu kesin. Ama herkese şarlatan diyemeyiz bence. İnsan zihni çok ilginç, kendimizi kandırma kapasitemiz korkutucu boyutlarda. Son derece iyi niyetle hastasına homeopatik çözelti öneren bir doktorun, hastasının kendini iyi hissettiğini söylemesi üzerine bu yöntemin işe yaradığına inanması son derece olası. Bu doktor, bu geri bildirimle her geçen gün daha çok hastasına aynı yöntemi önermeye başlayacaktır, sadece iyileşen hastaların doktoru arayıp teşekkür ettiğini düşünecek olursak, zamanla kendini buna iyice inandırabilir ve kendisini aramayan hastaların varlığını dahi unutabilir. Bununla ilgili çok sevdiğim bir örnek var. Ünlü oyuncu Orson Welles, bir film çekimi sırasında boş kaldığı vakitlerde sıkıldığından ötürü odasının kapısına “fal bakılır” yazmış ve kendisine gelenlere uyduruk fallar bakmaya başlamış. Bir süre sonra o kadar çok şey tutturduğunu düşünür olmuş ki, ciddi ciddi medyumluk gücü olduğuna inanmaya başlamış. Bu kendisini çok korkutmuş, eleştirel düşünce sahibi bir insan olduğu için de içine düştüğü yanılgıyı fark etmiş kısa zamanda ve hemen kapıdaki yazıyı indirmiş. Buradan Youtube videosunu izlemenizi öneririm.

Kaynak: Erlend Aakre


7. Soru: Yurt dışında TAM (The Amazing Meeting) gibi etkinlikler, Skeptic gibi dergiler, JREF (James Randi Eğitim Vakfı) gibi vakıflar ve skeptisizm ile ilgili bir sürü kitapların basıldığını görüyoruz. Peki sizce Türkiye'de de bu tarz şeylerin yapılabilmesi mümkün müdür?

Tevfik: Örgütlü bir baskı grubu oluşturmak elbette her şekilde faydalıdır. Demokrasilerde baskı grupları önemli bir yer arz eder. Keşke örgütlü bir skeptik grubu olsa idi; mesela şu otlar üzerinden halkı dolandıran kişilere davalar açsalar, onların korkulu rüyası olsalar, bilim haberleri için standart geliştirseler, her yıl sahtebilimsel haber sayısını ölçseler, gazetelere bilime verdikleri önem dolayısıyla ödül verseler, teşvik etseler vs... Ben bu tip sivil toplum örgütlenmelerinin var ve güçlü olmalarından yanayım. Ama demokrasinin varlığı ve geçerliliği tartışmalıdır güzel ülkemizde. Herhalde böyle bir STK kurulsa kısa süre sonra toplanma yeri nezarethane olur.

Bahadır: Keşke yapılabilse. Sanırım yapılamamasının nedenlerinden biri şüphecilik konusunda aktif olan insanların ağırlığının yurtdışında yaşıyor olması ve ülkede yaşayan ismi bilinen aydınların ise önceliklerinin farklı olması. 

Kaan: Türkiye’de genel olarak kitap okunmuyor, bilim dergileri yaşamıyor, bilim kurumları ayakta kalamıyor. Biz zihinsel olarak geri bir ülkeyiz, görünür gelecekte de böyle kalacağız. Entelektüel işlerin serpilemediği bir toprak burası. Bu yüzden elbette şüpheci kurumlar da oluşamıyor. Zaten bir şüpheciler birliği hemen TCK 216. maddeden kendini hakim karşısında bulacaktır. İnce düşünceye açık bir toplum yok burada. Kendini bu konuda sorumlu hissedenler yavaştan küçük adımlar atmalı. Her kavgaya girmemeli, kavgasını seçmeli. Yine de, bazı konularda beklenmedik hızda gelişmeler olabiliyor. Son birkaç yılda sözgelişi dinsizlik, vicdani red, eşcinsellik gibi, eskiden ağza alınamayacak konularda daha fazla söz söyleniyor. İfade özgürlüğünden daha çok uzağız elbette, ama çeşitli fikir cephelerinde cesaretle mücadele edenlerin sayısı artıyor. Şüpheci düşünce de bu şekilde beklenmedik bir patlama yaşayabilir.

Işıl: Bence bunu başarmak hepimizin elinde. Eğer sayımızı artırır, benzer oluşumların ortaya çıkmasına önayak olabilirsek neden olmasın?

6 Yorum