Kızım Sana Söylüyorum Gelinim Sen Anla: Alabama Eyaleti Eğitim Müdürlüğü'ne...

Yazdır Kızım Sana Söylüyorum Gelinim Sen Anla: Alabama Eyaleti Eğitim Müdürlüğü
ABD'nin Alabama eyaleti eğitim müdürlüğü aşağıdaki metni, 1996'nın güz eğitim döneminden itibaren eyalet sınırlarında basılacak bütün biyoloji ders kitaplarının başına "uyarı" olarak dahil edilmesini eğitim kurumlarına 1995 senesinde emretti:



ALABAMA EYALETİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ TARAFINDAN BİYOLOJİ DERS KİTAPLARINA BASILMASI İSTENEN MESAJ


Bu ders kitabında, bazı bilim insanlarının bitkiler, hayvanlar ve insanlar gibi canlıların kökenini açıklamak üzere bilimsel açıklama olarak sunduğu tartışmalı bir teori olan evrim işlenecektir.

Canlılık dünyada ortaya çıktığında herhangi bir insan yaşamıyordu. Dolayısıyla canlılığın kökeni hakkında yapılan her açıklama gerçeklikten ziyade teori olarak ele alınmalıdır.

“Evrim” kelimesi çeşitli değişimleri ifade etmek için kullanılabilir. Bir tür içinde gerçekleşen değişimler bunlardan bir tanesidir (Beyaz güvelerin gri güvelere “evrimleşebilmesi” örnek olarak verilebilir). Bu süreç mikroevrimdir ve gözlemlenebildiğinden gerçek sayılabilir. Fakat evrim aynı zamanda, kuşların sürüngenlerden evrimleşmesinde de olduğu gibi bir türün başka bir türe evrimleşmesi olarak da kullanılabilir. Makroevrim olarak adlandırılan bu süreç şimdiye kadar gözlemlenememiştir ve bundan dolayı teori sayılmalıdır. Ayrıca; evrim, yönlendirilmemiş ve rastgele kuvvetlerin canlılığı oluşturduğunu savunan kanıtlanmamış bir inanç olarak da kullanılabilir.

Canlılığın kökeni hakkında cevaplandırılmamış ve bu kitapta bahsedilmeyen çok sayıda soru bulunmaktadır. Bunlar:

        - Başlıca hayvan türlerinin fosil örnekleri neden Kambriyen Patlaması olarak bilinen bir olayla, anlık olarak ortaya çıkmıştır? 
        - Sonrasındaki uzun süre diliminde neden hiç yeni ve büyük canlı grupları ortaya çıkmamıştır?
        - Neden önemli hayvan ve bitki türlerinin geçiş formlarına ait hiçbir fosil kaydı bulunmuyor?
        - İnsanlar ve diğer canlılar vücutlarını oluşturmak için gereken karmaşık “direktifleri” taşıyacak hale nasıl gelmişlerdir?

Sıkı çalışın ve açık görüşlü olun. Bir gün siz de canlılığın dünyada nasıl belirdiğini açıklamaya çalışan teorilere katkıda bulunabilirsiniz.


---

Doktora yaptığım üniversitede aldığım bir evrimsel biyoloji dersinde, bu mesajı analiz ederek bilimsel verilere dayanan bir cevap metni hazırlamamız istendi. Aşağıda, hazırlanan cevabın bir kopyasını bulacaksınız. Okumanızın eyalet eğitim müdürlüğünün de düştüğü yaygın hataları görmeniz ve öğrenmeniz açısından faydalı olacağı kanaatindeyiz. Görseller ve ara bölüm başlıkları sitemiz üzerinden yayınladığımız çeviri metnine özel olarak eklenmiştir, cevabın orijinalinde bunlar bulunmamaktadır. İyi okumalar.

---


ALABAMA EYALETİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ'NE

Alabama Bilim Eğitimi Müfredatı'nın, eyaletteki tüm bilim ders kitaplarına okuyucuyu uyaran gereksiz ve yanıltıcı bir metin bulundurma zorunluluğu getiren değişikliğinden etkilenerek yazdığınız mesaj, bilimin bağımsızlığı ve özgürlüğü açısından bende derin bir endişe oluşturdu. Bu endişem aslında eğitimli insanların evrim teorisi ve bu teoriyle alakalı doğal seçilim, mutasyonlar ve benzeri doğa kanunlarına şüpheyle yaklaşma ihtimalinden kaynaklanmıyor. Benim endişem, sözüm ona bir eğitim bakanlığı ve onun çalışanlarının ders kitaplarına son derece bozuk, tümüyle gerçek dışı, açık bir şekilde temelsiz ve kasten saptırılmış bir evrimsel biyoloji anlayışıyla yazılan bir metni ekleme olasılığıdır. Bu yüzden bu cevabı evrimsel biyoloji ve onun içerikleri savunmaktan ziyade, yazdığınız mesajdaki argümanlardan anladığım kadarıyla sıkıntılı olduğunuz bu konular hakkında kafanızdaki soru işaretlerini gidermek için yazıyorum.


Genel Değerlendirme

İzin verirseniz, tüm metni genel olarak değerlendirerek başlamak istiyorum. Mesaj bir bütün olarak okunduğunda, eğitimli birinin ilk dikkatini çekecek şey eğitim müdürlüğünün kanun, teori, evrim gibi çok basit terimleri anlamakta ciddi problemler çektiği olacaktır. Bu terimlerden bazılarının anlamları geçtiğimiz yüzyıllarda çok değiştiği için yaşadığınız sıkıntıları anlıyorum. Üstelik bu terimler toplum camiası ile bilim camiası arasında farklı yönlere “evrimleşti”. Fakat, eğitim politikasını belirleyen isimler olarak, kelimelerin etimolojik evrimini arkasına sığınılacak bir maske olarak göremez, bu maskeyi evrim teorisinin ve insanların türlerin kökeni hakkındaki gerçekleri öğrenme özgürlüğünün altını boşaltmak için kullanamazsınız. Ayrıca modern evrim görüşü hakkında asılsız bir şüphe yaymak gibi bir hakkınız da yok. Bu mesajın Alabama eyaleti sınırlarındaki her biyoloji ders kitabında yayınlanmasını kabul ederek öğrencilerin doğanın gerçekleri hakkında şüphe duymaya koşullanmalarına ve hatta bu gerçeklerden biri olan evrimi otomatik olarak reddetmelerine sebep oluyorsunuz. Şüphenin bilimsel düşüncenin temel taşlarından biri olduğunu söylememe gerek bile yok. Ancak, biyoloji ders kitaplarına böyle bir not ekleyip yer çekiminin sebebini açıklayan çeşitli görüşlerle (ve dolayısıyla fizik kitaplarındaki tek yönlü açıklamalarla) bir sorununuz olmaması ya da elementlerin radyoaktif bozunum olasılığının değişimi hakkındaki çeşitli görüşler ve bilinmezler karşısında sorun yaşamamanız dikkatimi çekmektedir. Bu alanlara ait farklı konular da çeşitli gizemlere sahiptir (hatta bunlar daha da ciddi gizemlerdir) ve bu yüzden bilim insanları arasında bu konular hala tartışılmaktadır ve henüz bir sonuca varılmamıştır. Ne yazık ki, diğer bilim dallarındaki bu bilinmeyen alanlar sizi pek ilgilendirmiyor gibi görünüyor (örneğin, fizik ders kitaplarına da Büyük Patlama Teorisi hakkında benzer bir uyarı eklemeyi düşünüyor musunuz?). 

Bu spesifik örnekleri bir kenara bırakacak olursak, gayet iyi bildiğiniz gibi bilim şüphesiz ki her zaman değişmeye açıktır. Bundan dolayı, spesifik olarak bir konudan dolayı tedirgin olmaktansa bence eğitimciler bilimin neden zamanla değişebileceğini ve diğer kaynaklardansa neden bilimin güvenilir bilginin temel kaynağı olduğunu öğretmeliler. Sonuç olarak; eğer bu metin öğrencileri açık görüşlü olmaya teşvik etmek amacıyla yazıldıysa, bu teşvik tek konu üzerine odaklanmamalı ve öğrencileri her zaman kritik düşünmeye; sadece bilim derslerinde değil hayatlarındaki tüm otoriteleri sorgulamaya yöneltmeli. Dolayısıyla bu yazıyı bir bütün olarak ele alacak olursam, mesajınızı bilimsel düşünce açısından bir skandal ve eğitim ahlakına yönelik bir tehdit olarak görüyorum.

Endişelerim, iddialarınızın detaylarını okuduğumda, satır aralarına gerçeklerle ilgili olarak serpiştirdiğiniz sinsi manipülasyonları görmem sonucunda daha da derinleşti. Bir bilim insanı ve eğitimci adayı, dolayısıyla sizin gelecekteki bir meslektaşınız olarak, yeteri kadar bilgili olmadığınız aşikar olan konularda size yol göstermek benim sorumluluğumdur. Müsaadenizle evrimsel biyoloji hakkındaki bilgilerinizi düzeltmeye çalışacağım.


Evrimin "Tartışmalı" Olduğu Sanrısı ve "Abiyogenez = Evrim" İnadı...

İlk olarak, evrimin bilim insanları arasında “tartışmalı” bir konu olmadığını ortaya koyarak başlamama izin veriniz. Toplum içerisinde tartışmalı bir konu olabilir ve bu tartışma, muhtemelen gençliğin gerçekleri tam doğru olarak öğrenmesini engelleyen müdahalelerden kaynaklanıyor (örneğin sizin eğitim kurumunuzun müdahaleleri). Öte yandan, eğer bir öğrenci eğitim sisteminin bu engellerini aşıp, örneğin lisansüstü düzeyde akademik bilgiye tam olarak erişebilirse, evrimin polimerizasyon reaksiyonları veya kütleçekimi gibi sıradan bir gerçek olduğunu görebilecektir. Aslında bu gerçeklik akademik makaleler ve hatta bazı bilim karşıtı yaratılışçı kaynakların çalışmalarının başarısızlıkları sayesinde kolayca görülebilir. 

1986 yılında 72 Nobel ödüllü bilim insanı, 17 bilim akademisi ve 7 bilimsel topluluk; yaratılışçılığın bir bilim olmadığını ve biyoçeşitlilik ile türleşmenin tek bilimsel açıklamasının evrim olduğunu yayımladı. 1987 yılında yapılan bir istatistik araştırması, toplamda sadece 700 bilim insanının evrimi dünyadaki biyoçeşitliliğin nedeni olarak görmeyi reddettiğini gösteriyor. Önemli bir bilim destekçisi olan Brian Alters'ın 1991'de yazıya döktüğü bir araştırmaya göre ise bilim insanlarının %99.9'undan fazlası evrimi bir doğa gerçeği olarak görüyor. Aynı yıl Gallup'un başka dallardan bilim insanları dahil ederek de yaptığı araştırmaya göre ise sadece %5'lik bir kesim evrimi reddediyor. Ayrıca, 2005 yılının Ekim ayında 70.000 Avusturalyalı bilim insanı yaratılışçılığın okullarda okutulmaması gerektiğini duyurdu. Benzer bir şekilde; 130.000 bilim insanı, 262 bilim akademisi ve dünyanın çeşitli yerlerinden toplamda yaklaşık 10 milyon üyeye sahip olan ve aynı zamanda Dünya'nın en prestijli 2 makale dergisinden biri olan Science'ı çıkaran Amerikan Bilimin İlerleyişi Birliği (American Association for the Advancement of Science), evrimin insanların ve diğer canlıların kökenini açıklamak için kullanılabilecek tek bilimsel teori olduğunu belirten sayısız rapor yayımladı. 2009 yılında Pew Araştırma Şirketi tarafından yaptırılan ankete göre ise bilim insanlarının %97’si insanların ve diğer türlerin evrimleştiğini kabul ediyor. Bu insanların %87’si ise evrimin herhangi bir olağanüstü olaya maruz kalmadan gerçekleşen doğal bir süreç olduğunu düşünüyor. 

Amerikan Bilimin İlerleyişi Birliği (American Association for the Advancement of Science), aynı zamanda Dünya'nın en iyi 2 akademik dergisinden biri olan Science dergisini de çıkarmaktadır.


Bilim insanlarının bu net tavırları bir yana, bilim karşıtlarının başarısızlıkları da evrimin bilim camiasındaki gücünü yansıtmaya yetmektedir. Yaratılışçılığın yumuşatılarak şekil değiştirilmiş hali olan akıllı tasarım (muhtemelen oldukça yakından tanıyorsunuzdur) görüşünün tüm Dünya'daki baş destekçisi Keşif Enstitüsü bile, yaptığı sonuçsuz ve başarısız çalışmalarla, tüm çabalarına rağmen evrime karşı bir kamuoyu oluşturacak kadar bilim insanı bulmanın neredeyse imkansız olduğunu göstermiş oldu. Yıllar boyu evrim karşıtı bir paragrafı tüm dünyadaki bilim insanlarından, o paragrafa destek olanlara, dolayısıyla "evrim karşıtı bilim insanlarına" imzalatma çabaları başarısızlığa uğradı ve dünya çapında sadece 700 imzaya ulaşabildiler (tam da araştırmaların öngördüğü gibi). İlginç bir şekilde, söz konusu paragrafta evrimin reddedilmesinden açık bir şekilde söz etmiyorlardı; bunun yerine sadece onun şüpheci bir yaklaşımla incelenmesinden bahsetmişlerdi. "Yeterli kanıt olmadığı" iddiasına ve "daha çok incelenmesi gerektiği" görüşüne de bir miktar değiniliyordu. Yani imzalanan metin aslında sinsice, üstü kapalı bir şekilde oluşturulmuş ve art niyetli biçimde yönlendirilmiş bir metindi (bir an için sizin yayınladığınız metnin, bu enstitünün metninin yeniden ifade edilmiş bir versiyonu olduğu izlenimine kapıldım ama eminim bu benim hatamdır). Dolayısıyla, metni o haliyle okuduğunuzda, çalışmayı yürüten söz konusu organizasyonun bu isimleri yayınlayarak "Darwin'i Reddeden Bilim İnsanları" (Dissent From Darwin) başlığıyla yayınlayacak oldukları gerçeğini bilmeseydim, bu paragrafı neredeyse ben bile imzalayabilirdim. Nihayetinde tüm bilim sahalarındaki araştırmalara şüphecilikle yaklaşmak gerekir; bu, bilimsel araştırmalarda hataya düşmemizi önleyici en temel özelliktir. Sayısız örnek arasından seçilmiş olan bu birkaç temel çalışma düşünüldüğünde, evrimin bilim insanları arasında hiçbir şekilde tartışmalı bir konu olmadığı görülür. Evrimin tartışmalı olduğunu durmaksızın iddia etmek, bir gerçeği daha fazla tartışmalı hale getirmeyecektir. Bundan dolayı, eğitim müdürlüğünüz bu ısrarından derhal vazgeçmelidir.

Tabii ki evrimi "yaşamın başlangıcını açıklayan, rastgele ve yönlendirilmemiş kuvvetlere dayandırılan bir inanç" olarak lanse eden kurumunuzun, evrim sözcüğüyle ilgili büyük bilgi boşlukları veya daha fena bir olasılıkla, gerçekleri saptırma arzusu da insanı rahatsız edici boyuttadır. Bu kullanımınızın çeşitli hatalarına az sonra geleceğim; lakin en başından belirtmek isterim ki, evrimsel biyoloji sahasında çalışan tek bir bilim insanı dahi (Darwin'den başlayarak günümüze gelene kadar), canlılığın başlangıcı konusuyla akademik olarak ilgilenmemiştir. Eğer yeterince zorlarsanız, belki arada birkaç adet multidisiplinler çalışmalar yapmış isimlere rastlayabilir ve onların çalışmalarını evrimsel biyolojiyle ilişkilendirebilirsiniz. Bunun haricinde kalan on binlerce evrimsel biyolog ise, asla iddia ettiğiniz gibi canlılığın başlangıcına yönelik bir akademik çalışma yürütmemiştir. Eğer merak ediyorsanız, canlılığın başlangıcı "biyokimya" isimli bilim dalı tarafından araştırılmaktadır. Bu bilim dalının evrimsel biyoloji ile doğrudan ilgisi bulunmamaktadır. Günümüzde var olan ve yaşamın başlangıcına yöneltilen en güçlü açıklama Abiyogenez Teorisi adını verdiğimiz bilgi bütünüdür. Evet, bilimde parçalar bütünü tamamlayıcıdır ve evet, evrimsel biyolojideki bulgular abiyogenez sahasındaki çalışmalarda da kullanılmaktadır; ancak kasti olarak insanların duygularıyla oynamak ve biyolojinin bir sahasının üzerine art niyetli bulutlarınızı bu şekilde kasti kavram karmaşaları yaratarak sürdürmek, haddinize olmamalıdır. Ne yazık ki burada yeterli yerim olmayacağı ve değinmem gereken daha vahim hatalarınız bulunduğu için, abiyogenez konusunda size çok fazla bilgi veremeyeceğim, bunu bir diğer yazışmaya saklayalım. Yine de "evrim" veya "evrimsel biyoloji" sözcüğünün anlamını ve içeriğini bilmeyen bir kurumun bilim eğitimiyle ilgili kararlar alıyor olmasının içimi ürperttiğini söylemeden geçemeyeceğim. Zaten terminolojik hatalarınıza az sonra döneceğim.




Tekdüzecilik ve Tarih Öncesinin Bilgisi

Mesajınız, ikinci paragrafının yaratılışçılık yanlısı ve bilim felsefesinden bihaber bir tutumla yazılması sebebiyle daha da fena bir hale gelmiştir. Evrimin temel prensiplerinden biri tekdüzeciliktir (uniformitarianism). Aslında bu prensip, evrim teorisinin babası olarak anılan Charles Robert Darwin’in yakın arkadaşı ve idollerinden biri olan Charles Lyell tarafından, jeolojik araştırmalar çerçevesinde keşfedilmiştir. Jeolojinin bu prensibi kısa zamanda bilimle alakalı tüm dalların temel prensiplerinden biri haline gelmiştir. Bu ilke, basitçe şunu söyler: doğada şu an gerçekleşen olayların etkileri, milyonlarca yıl önce gerçekleştiği zamankilerle birebir veya yaklaşık olarak aynı olmalıdır. Suyun akarken, akış yönü boyunca oluşturduğu yarıklar buna örnek olarak gösterilebilir. Milyonlarca, hatta milyarlarca yıl önce akan suların da, tıpkı bugünkü su akışları gibi yarıklar oluşturacağını varsaymak mantıklı olacaktır. Bir diğer deyişle, doğanın kanunları (fizik, kimya ve biyoloji yasaları) her zaman aynıydı. Dünya üzerinde nerede ve ne zaman bırakıldığı fark etmeksizin, herhangi bir nesne yer çekiminin etkisiyle düşecektir. Aynı prensip evrim, tektonik levhaların hareketi, iklim değişimi ve Ay ile Dünya arasındaki mesafenin değişimi gibi uzun vadeli süreçlerde de geçerlidir. Türler günümüzde açık bir şekilde evrimleşmektedir ve bundan yola çıkarak geçmişte de evrimleştiklerini varsaymak doğru olacaktır. Günümüzde dünyanın yüzeyini oluşturan levhalar farklı yönlere hareket etmektedir ve aynı şekilde çok uzun zamandır hareket halinde oldukları varsayılabilir. Benzer bir şekilde, iklim günümüzde değişimler geçirmektedir ve bu değişimlerin uzun zamandır gerçekleştiğini düşünmek mantıklı olacaktır. Bunlara benzer çok sayıda örnek verilebilir.

Bunlara ek olarak, geçmişteki bir olay hakkında bilgi sahibi olmamız için illa orada olmamız gerekmez. Aynı şekilde bir türün geçmişte şimdiki halinden çok farklı olduğunu anlamamız için o zamanda bulunmamız şart değildir. Eğer elimizde evrimsel sürece ait herhangi bir iz veya ipucu olmasaydı ya da tarihsel süreçteki tüm bu işaretler silinmiş olsaydı, argümanınız kabul edilebilir olurdu. Fakat, böyle bir durum söz konusu değil. Sadece fosiller değil; ekoloji, genetik, arkeoloji ve evrimle ilgili diğer bilim dalları da bize gerçekleşen değişimlerle ilgili devasa ölçekte veri sağlamakta. Her bir veriyi diğeriyle karşılaştırarak hepsinin aynı sonucu verip vermediğini test edebiliriz. Bilim bu yüzden güçlüdür. Bilim, var olan doğa gerçeklerini kullanarak teoriler inşa eder. Bu teorileri günümüzde test ederek, evrim gibi çeşitli konular hakkındaki öngörülerimizi kontrol edebiliriz. Eğer geçmişteki bulguları kullanarak, canlıların belli şartlar altında nasıl değiştiğine yönelik öngörülerimiz doğru çıkarsa, teorimiz geçerlidir diyebiliriz. Bu teori farklı türlerde, farklı şartlarda ve başka bilim insanları tarafından tekrar tekrar test edildikçe, teori daha daha güçlü ve daha somut hale gelecektir. Eğer öngörülerimizin bir kısmı yanlış veya geçersizse, teorinin o kısmıyla ilgili hipotez gözden geçirilir ve tekrar test edilir. Bilimsel süreç böyle işlemektedir ve evrim teorisi bilimin ve zamanın bu yıpratıcı test sürecinden geçmeyi başarmıştır ve hatta günümüzde diğer bilimsel teorilerin çoğundan güçlü hale gelmiştir. Ünlü astrofizikçi Neil deGrasse Tyson’un da belirttiği gibi evrim teorisi, astronomi ve fizik gibi başka alanlar da dahil olmak üzere bilinen bilimin şu ana kadar inşa ettiği en güçlü teoridir (her ne kadar farklı bilim alanlarından teorileri kıyaslamak çok doğru bir yaklaşım olmayabilecek olsa da).

Neil deGrasse Tyson... 



Yine, Yeni Olmadan, Yeniden: Yasalar, Hipotezler ve Teoriler

Tüm bunlar bizi bir sonraki noktamıza getiriyor: teoriler, hiyerarşik olarak gerçeklerden daha alt seviyede değildir. Gerçekte teoriler, eğer illa bir hiyerarşi kurmamız gerekirse, gerçeklerden daha güçlü ve açıklayıcıdırlar. Gerçekler; doğada gözlemlediğimiz, genellikle kendini tekrar eden (ya da belli bir kalıba sahip) ve geniş şartlar altında geçerli olan olgulardır. Buna rağmen gerçekler, özellikle sınır koşullara gittiğimizde genellikle bazı limitlere sahiptir. Örnek vermek gerekirse, canlılığın canlılıktan geldiğini (omne vivum ex vivo) biliyoruz ve bu bir gerçektir. Karmaşık yaşam formları spontane bir şekilde oluşamaz (yaratılışçıların iddia ettiğinin aksine). Ancak, yaşamın başlangıçta son derece basit olduğu sınır koşullarına gittiğimizde, sıradan kimyasal reaksiyonların temel yaşam bileşenlerini üretebildiğini görebiliriz (bu tıpkı Büyük Patlama'dan hemen sonra kütleçekiminin ayrı bir kuvvet olarak var olmamasına benzer, dolayısıyla sınırlara gittiğimizde günümüzdeki süreçlerin aynı olmayabilir; ancak o sınırlara ulaşana kadar düzenli -üniformitaryen- bir süreç görürürz). Bu yüzden sınırlara giderek sürecin başlangıcına ulaştığımızda canlılığın cansızlıktan gelebileceğini görürüz. 

Bu henüz bir gerçek değildir, çünkü henüz tüm detaylarıyla test edilmemiştir, süreç devam etmektedir. Fakat bu argümanı, çok sayıda deney yapılmasına rağmen çürütülememesinden ötürü var olan en olası açıklama olarak kabul edebiliriz. Bu açıklamalar bütünü, tüm içeriğiyle birlikte bir teorinin parçalarını oluşturur. Bugüne kadar, yaşamın cansızlıktan nasıl geldiğine yönelik birçok farklı bilimsel iddiada bulunulmuş ve bunlar test edilmiştir. Bunların hepsine burada girmem mümkün değil, ancak ribozimlerin oluşumundan tutun da yağ moleküllerinin amfifatik özelliklerinin çift katmanlı zırhlara dönüşmesine kadar binlerce parçadan oluşur. Bu bilimsel iddiaların her biri, birer hipotezdir. Doğada gördüğümüz gerçeklerin süreçlerine, nedenlerine ve nasıllarına yönelik olası açıklamalardır. Ortada var olan bir soruna yönelik olası bir çözümlerdir. Teker teker tüm gerçekleri açıklayan hipotezler inşa eder, bunları birbirleriyle ilişkilendirir ve teorileri inşa ederiz. Teoriler de, bizlerin gerçeklerin neden ve nasıl o şekilde gerçekleştiğini açıklamamızı sağlarlar. Bu açıklama zincirini sürekli güncelleyerek gerçekte olana en yakın açıklamaları elde ederiz. Ancak bilimsel gerçeklerle, bilimsel teorilerin açıklama gücü aynı değildir ve kurumunuzun da düştüğü yanılgı burada başlamaktadır. 

Yaşamın yaşamdan gelmesi örneğinde olduğu gibi, gerçekler hiçbir şeyi açıklamamaktadır veya bir sorunu aydınlatmamaktadır. Bilimsel gerçekler, doğada gördüğümüz süreçlerin bir ifadesinden ibarettir. Gerçeklerden söz etmek, o gerçeklerin neden ve nasıl olduğunu kavramamızı sağlamaz. Bu kapsamlı açıklamaları sadece teoriler yapabilir, bu yüzden teoriler, gerçeklerden gücünü alırlar; ancak onlardan çok daha üstün bir açıklama gücüne sahiptirler. Örneğin, cisimlerin birbirlerine belli bir kuvvetle etki ettiğini söylemek veya bunu gözlemlemek hiç de açıklayıcı değildir. Bu sadece gerçekten var olan bir şeyin ifadesi olacaktır. Sadece kütleçekiminin ne olduğunu tanımlayarak herhangi bir sonuca ulaşamazsınız. Doğa kanunları, olguları tanımlar. Onları açıklamaz. Bu, kanunların “ne” sorusuna cevap vermesinden kaynaklanmaktadır. Cisimlerin neden birbirlerini çektiğine dair bir açıklama getiremez. Benzer şekilde biyoloji örneğini düşünecek olursak, “yaşam yaşamdan gelir” demek neden bunun böyle olduğunu açıklamaz. Bu noktada “neden” ve “nasıl” sorularına cevap verecek daha karmaşık yapılara ihtiyacımız var. Bu açıklayıcı yapılara bilimde teori denir. Teoriler, gerçeklerin omuzları üzerine kurulur ve onlardan daha çok şeyi görebilir ve açıklayabilir. Newton'un Kütleçekim Teorisi, Einstein'ın İzafiyet Teorisi veya Kuantum Teorisi, maddelerin neden birbirini çektiğini açıklayabilir. Biyokimya ve biyoloji alanındaki teoriler ise neden canlılığın canlılıktan geldiğini ve bunun limitlerini açıklar. Bu yüzden bir ayrım yapmamız gerekmektedir: “evrim” ve “Evrim Teorisi” aynı şeyler değildir ve aynıymış gibi ifade edilemezler. Evrim bir gerçektir. Türlerdeki ve bir türün gen frekansındaki zaman içindeki değişimleri ifade etmektedir. Bu tartışılamaz, çünkü doğada var olan budur. Ancak Evrim Teorisi bu değişimin neden ve nasıl olduğunu açıklayan bilimsel teoridir. İsimlerindeki benzerlik kafanızı karıştırmış olabilir ancak eğitimli insanlar olarak aradaki farkı anlayacak ve bu ayrımı öğrencilerinize (ve öğrencilerimize) öğretebilecek kapasitede olduğunuza inanıyorum.



Burada kısıtlı bir şekilde aradaki ilişki gösteriliyor. Gerçekteki süreç bundan çok daha kapsamlı ve karmaşıktır; ancak başlangıç seviyesinde kafa karıştırmaya gerek yok.



Mikroevrimden Makroevrime...

Mesajınızı okumaya devam ettikçe evrimsel biyolojiyi baltalamak için etimolojiyi kullandığınızı fark ettim. “Evrim” kelimesinin bilim harici topluluklar arasında bir bireyin (ya da başka bir şeyin) hayatındaki değişimi ifade etmek için de kullanıldığı doğrudur. Bu, evrimsel biyolojide aklimasyon (daha yaygın bilinen tabiriyle "modifikasyon") olarak tanımlanır ve evet, bu evrim değildir. Fakat, bir gen havuzundaki frekansların değişiminden bahsettiğinizde (mükemmel bir örnek vermişsiniz: beyaz güvelerin gri güvelere evrimleşmesindeki gibi) biyolojik evrimden bahsetmiş oluyorsunuz. Buradaki “evrim”  kelimesi araba endüstrisinin yıllar içerisindeki değişiminden bahsettiğimizde kullandığımız “evrim” kelimesiyle eş değildir. Bir türdeki güneş ışığı altında kalmaya bağlı olmayan bir renk değişimi, hayatta kalma ve üremede başarılı olmaya bağlıdır ve evrim tam olarak budur. Fiziksel görünümdeki böylesine büyük bir değişimi mikroevrim olarak adlandırmanız kabul edilebilir değildir. Bu değişim, tanımı gereği makroevrimdir. Makroevrim, gen havuzundaki frekansların ciddi anlamda değişimine bağlı olarak türlerin genel görünümlerinin değişmesi demektir. Sanıyorum ki siyahtan beyaza (veya tam tersi yönde) değişmenin bir türün fiziksel görünümüzde dikkate değer bir değişim olduğu konusunda hemfikirizdir. Sizin kabul edemediğiniz, bu değişimi makroevrim olarak isimlendirmektir. Siz, bir türün bir diğerine dönüşüvermesini istiyorsunuz; ancak evrim böyle hızlı bir süreç değildir. Öte yandan tekdüzecilik prensibi bize bu değişimlerin türlerde sürekli devam etmesi durumunda, bu tek soy hattının birbirinden farklı torunlarının, hem atalarından, hem de birbirlerinden tamamen farklı gözükeceğini göstermektedir. Buna türleşme denir. Dolayısıyla, makroevrimi algılamak için yeni türlerin doğumuna gerek yoktur. Eğer ki türleşmenin gerçek yaşamdan örneklerini görmek istiyorsanız, bir kütüphane dolusu örneğini akademik literatür içerisinde bulabilirsiniz. Dahası, cümlelerinizin tonu, mikro evrim ile “evrim” kelimesinin “herhangi bir değişim” anlamındaki kullanımını aynı şeylermiş gibi göstermeye çalıştığınız yönünde bir izlenim yaratmaktadır. Mikro evrim iyi tanımlanmış bilimsel bir terim olduğundan bu yapmaya çalıştığınız şey açıkçası rahatsız edici. Eğer mikro evrimi gözlemliyorsanız aslında evrimin kendisini gözlemliyorsunuz. Ortaokul düzeyi bir ekstrapolasyon (doğrusal bir sürecin nereye gideceğini hesaplama) sizi mikrodüzeyden makroevrim düzeyine taşıyabilir.



Makroevrimin asla gözlenmediğini öne sürmek yanıltıcı olur. Mikroevrim kadar fazla gözlemlenmemiş olsa bile, pekçok kez gözlemlenmiştir. 2013 yılında American Journal of Botany dergisinde yayımlanan bir deney, tek hücreli organizmaların çok hücrelilere laboratuvar içerisinde evrimleştiği sonucunu içeriyor. Başka bir örnek olarak 2008 yılında Pittsburgh Üniversitesinden araştırmacıların erkek ve dişi cinsiyetlerin, hermafrodit organizmalardan evrimleştiği bulgusu verilebilir. Bunlar mikroevrim değildir. Bunlar, makroevrimin gözlenmiş örnekleridir. Ayrıca, demin de bahsettiğim gibi, doğal süreçler genellikle yapılarında kesintiler veya atlamalar barındırmaz. Yani bir organizma mikro düzeyde evrimleşiyorsa, bu organizmanın uzun vadede makroevrim geçirebileceği genellemesi aceleci veya problemli bir genelleme olmaz. Fakat evet, makroevrim, bu teorinin parçalarından birisidir ve test edilmelidir (mesajınızın bu kısmında da “teori” kelimesini yasalardan daha az güvenilirmiş gibi kullanmaya inatla devam etseniz de öyle değildir!). Aslında makroevrim teorisini fosiller, embriyoloji ve genetik bilimini kullanarak test edebiliriz. İnanılmaz bir şekilde neredeyse her zaman, bu üç bilim dalının (hatta daha fazlasının) verdiği sonuçlar basit bir gerçeği aynı anda destekliyor: Türler evrim adı verilen yavaş bir süreçle ortak atalardan evrimleşmiştir. Bu evrimin en harika örneklerinden biri, sizin de bahsettiğiniz kuşların dinozorlardan evrimleşmesidir. Balinaların evrimi ve karada yaşayan omurgalıların evrimi de neredeyse hakkında hiç soru işareti kalmamış diğer iki önemli makro evrim örneği olarak verilebilir. Bu yüzden, mikroevrimin makroevrime olamayacağını gösteren hiçbir neden bulunmamaktadır.

Paragrafa başladığınız şekilde, evrime karşı derin ve profesyonel olmayan bir ön yargıyla paragrafınızı bitirmeniz ve evrimi canlılığın kontrol edilmeyen kuvvetler sayesinde oluştuğunu öne süren bir “inanç” olarak kötülemeniz gerçekten çok üzücü. Bilimle ilgili herhangi bir insan için evrim (ya da herhangi bir diğer bilimsel açıklama) inanç değildir. İnsanlık tarihinde, bilim insanının böylesine üzerinde uzlaştığı tek bir “inanç” dahi bulunmamaktadır. Evrim, bu cevap mektubunda da bir kaç defa gösterildiği gibi, bir gerçektir. Ayrıca, evrimi şekillendiren kuvvetler dediğiniz gibi yönlendirilmemiş kuvvetler olsa da, bu doğadaki tüm yasalar için de geçerlidir. Tabii ki eğer bırakıldığı zaman yere düşen bir nesnenin “kontrol edilen” bir kuvvet nedeniyle düştüğüne inanıyorsanız fikrinizi değiştiremem. Öte yandan, fizik veya kimyadaki kuvvetlerde olduğu gibi biyolojideki kuvvetler de kontrol edilmemektedir. Fakat bu kuvvetlerin belirli bir işleyiş mekanizması vardır. Bu yüzden onları “kanunlar” olarak adlandırırız. Kontrol edilmemektedirler; ancak rastgele de değillerdir (en azından tamamı değildir, evet rastgele işleyen kanunlar da vardır). Öğrencilere evrimsel biyolojiye karşı sonuçsuz olmaya mahkum olan, bilim dışı nefret ve ön yargı empoze etme çabanızı görüyorum.


En Temel Yanılgılar: Kambriyen Patlaması, Geçiş Türleri ve Ortak Atalar...

Müsaadenizle “cevaplanmamış” sorularınızı cevaplayarak mektubu bitireyim:

1) Kambriyen patlaması göstermeye çalıştığınız gibi “ani” bir olay değildi. Evrimsel tarihin akışına baktığımızda göreceli olarak hızlı dememiz mümkündür ancak bu yine de jeolojik zaman skalasına göre çok yavaş gerçekleşen bir olay olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir. Kambriyen patlaması yaklaşık 560 milyon yıl önce (myö) başlamış ve 542 myö zirveye ulaşmıştır. Fakat, araştırmaların bir kısmı hızlı evrimsel yayılımın başlangıcını 600 myö dayandırırken bazı araştırmalar bu tarihi 900 myö kadar geriletiyor. Hala bu tarihlerin doğrulanması lazım, dolayısıyla şimdilik onları gerçekler olarak değerlendirmeyeceğim (bu tarihler birer hipotezdir). Kambriyen Patlamasının genel geçer olarak kabul edilen aralığının ve bu aralığın neden normalden kısa olduğu birçok farklı araştırmayla açıklanmıştır. Bunlardan en güncellerinden biri olan Londra Doğa Tarihi Müzesinden Greg Edgecombe’nin yürüttüğü araştırmaya göre, patlamanın ortalama evrimleşme hızı normalden 5 kat daha hızlıydı. Her ne kadar bu oran evrim için çok hızlı olsa da, daha hızlı evrimsel süreçleri (daha kısa zaman periyotlarında gerçekleşseler de), hem laboratuvar koşullarında hem de bazı fosil kayıtlarında gözlemlediğimiz için, evrimin bu hıza ulaşmış olması olanaksız değildir. Bundan dolayı, Kambriyen Patlaması “ani” bir evrimden ziyade, “hızlı” bir evrimsel süreçtir. En az 18 milyon yılın ne kadar uzun bir süre olduğunu düşünmenizde ısrar ediyorum.

Mikroskobik düzeyde de olsa 1200 milyon yıl öncesinden itibaren canlılar giderek karmaşıklaşmaya başlamıştı. Fotoğrafta, 750 milyon yıl önce yaşamış bir testat amip gözüküyor. Bu amipler, gruplarının en karmaşık yapılı canlılarından birisidir.

Henüz tartışılıyor olsa da, 600 milyon yıl öncesine ait olan ve hayvanların en ilkin formlarından biri olduğu düşünülen, buna rağmen dönemindeki canlılara göre giderek artan bir karmaşıklık gösteren Vernanimalcula fosili... Türün çift yanlı simetrik olduğu, dolayısıyla Kambriyen Patlaması öncesi çeşitlilik artışının en güzel örneklerinden biri olduğu düşünülüyor. Henüz fosilin güvenilirliği onaylanmadı.



2) Kambriyen patlamasından sonra herhangi bir canlı grubunun oluşmadığını iddia ediyorsunuz. Oluştu. Kambriyen Patlaması boyunca Hayvanlar Alemi'nin 12 şubesinden 9’u evrimleşmiştir; geri kalanlar, Kambriyen Patlaması'ndan sonra evrimleşmiştir. Hatta sölenterler, taraklılar, priyapulidler, onikoforlar ve yuvarlak solucanlar gibi türlerin günümüze gelecek olan ataları patlama aralığından sonra ciddi türleşme süreçlerinden geçmiştir. Benzer şekilde, süngerlerin ve taraklıların ataları Kambriyen Patlaması'ndan önce dallanmaya başlamıştır; dolayısıyla söz konusu evrimsel olay, tüm hayvanların evrimleştiği dönem değildir; ancak göreceli olarak hızlı bir evrim sürecidir, bu doğrudur. Ayrıca, evrim hakkında konuşurken sadece hayvanlara odaklanmanız ilgi çekicidir. Mesela günümüzdeki neredeyse tüm bitki grupları Kambriyen patlamasından milyonlarca yıl sonra evrimleşmiştir. Bunlardan binlerce türü barındıran bazılarının ismini verecek olursak: Lycopodiophyta, Pinophyta, Cycadales, Bryophyta. Yani sorunuzun kendisinin yanlış olduğunu söyleyebilirim.

3) Geçiş fosillerinin olmadığını iddia etmeniz müdüriyetinizin konu hakkında çok hoş bilgileri ortaya çıkarıyor. Üyeleriniz ya hayatlarında hiç tarih müzesi gezmediler ya da halktan bilgileri bilerek saklıyorsunuz. Bu iki olasılıktan hangisinin daha kötü olduğuna karar veremiyorum. Neredeyse bütün büyük değişimlerin sayısız fosilleri bulunmakla beraber, süreçteki küçük değişimlere ait çok sayıda geçiş fosili de bulunmaktadır. Bu geçiş fosilleri, çok sayıda türü kapsayacak, taksonomik olarak bir takım (mesela Nautiloidea) düzeyinde olabilecek kadar geniş olabileceği gibi, belli başlı türler de olabilir. Birkaç örnek vermek gerekirse: kafadan bacaklıların evriminde Proteroctopus ribeti ve Vampyronassa rhodanica; örümcek evriminde Eoplectreurys gertschi; omurgasızlarlardan omurgalılara geçişte Pikaia gracilens, Haikouichthys ercaicunensis ve Arandaspis prionotolepis; kıkırdaklılardan kemikli balıklı geçişte Cladoselache sp., Dalpiazia stromeri ve Cyclobatis sp.; omurgalılarda denizden karaya geçişte Osteolepis, Eusthenopteron, Panderichthys, Tiktaalik, Elginerpeton, Ventastega, Acanthostega, Ichthyostega, Hynerpeton, Tulerpeton, Pederpes ve Eryops sp; labirintodonlardan amfibilere geçişte Gerobatrachus, Triadobatrachus ve Prosalirus; sürüngenlerden teruzoarlara geçişte Darwinopterus ve Pterorhynchus; ve son olarak arkozorlardan dinozorlara geçişte Proterosuchus, Asilisaurus, Marasuchus, Spondyliosoma ve Eoraptor. Yerden tasarruf etmek istediğim için halihazırda yazabileceğim 200'den fazla türü yazmayacağım. Yeni bulunmuş veya sınıflandırılmışlardan bahsetmiyorum bile. Yönetim muhtemelen popülerlere aşina olduğundan, daha az bilinenlerden birkaç tanesini yazdım; ancak sanıyorum ki bunları da görmezden geleceksinizdir.

4) Bütün türlerin neden benzer direktif setleri taşıdıklarını sormuştunuz. Harika bir soru! Bu sorunun cevabı evrim ve “ortak ata”dır. Eğer çok farklı direktif setleri taşısaydık bu muhtemelen evrim karşıtı bir argüman olurdu. Canlıları geçirdikleri evrimsel süreçleri ve farklılaştıkları ortak ataya göre kategorize edebiliriz. Her ne kadar “direktif” kelimesini kullanarak neyi ima ettiğinizi anlamış olsam da, kişisel inançlarınızı -ki bilimsel gerçeklerle hiçbir alakası yok- kullanarak bilimi şüpheli hale getirme tuzağınıza düşmeyeceğim. Vücudumuzda bulunan “bilgiler” statik veya önceden belirlenmiş değillerdir, evrimleşirler. Aslında genetik koddaki değişimi kendiniz, kendi yazdığınız mesajınızda tanımladınız: mikroevrim. Ayrıca doğa kusursuz olmadığından her doğan bebek “bütün kompleks direktif seti”ne sahip olacak kadar şanslı olmayabilir. Genetik kusurlardan ötürü yaşadıkları kısa sürede acı çeken ve ölen bu şanssız bebekler için doğanın acımasızlığından başka bir açıklama bulmakta oldukça güçlük çekiyorum. Kusurlu, materyalistik, kör ve plansız doğadan başka, böylesine zalimce doğum ve ölüm, salgınlar, kitle ölümleri vb. olaylara ne (veya belki de kim olarak sormalıyım?) sebep olabilir merak etmekteyim. Lütfen beni aydınlatın.

Genel olarak mesajınız yüzyıllardır tekrarlanan banal argümanların biraz değiştirilmiş hallerinden oluşmakta. Bu mesajdaki sizi “tedirgin” edebilecek herhangi bir kısmın cevabını bilim halihazırda vermiş bulunmakta, tek yapmanız gereken araştırmak. Her ne kadar bilim dışı argümanlarınıza sürekli destek bulmak ve bu konuda sürekli başarısız olmanız konusundaki ıstırabınızı ve dolayısıyla neden ön yargılı, dezenformasyon içeren sözler üretme ihtiyacınızı anlıyor olsam da; eğitimin, bilim ile inanç arasındaki farkı bile ayırt edemeyen ellere teslim edilemeyecek kadar hassas bir konu olduğu kanaatindeyim. Bu yüzden kararlarınıza bir katkıda bulunmak ve sizi bilimsel keşiflerin en önemli parçaları olan literatür taraması, sorgulama, sebeplendirme, tartışma ve düşünme zahmetinden kurtarmak için bu cevabı yazdım.

Mesajınızda görüşlerinize tamamen katıldığım tek kısım son paragrafınız. Bu yüzden, cümlelerinizi size tekrar yazarak yansıtmama müsaade edin, size ilerideki kariyerinizde yardımcı olabilir:

“Sıkı çalışın ve açık görüşlü olun. Bir gün siz de canlılığın dünyada nasıl belirdiğini açıklamaya çalışan teorilere katkıda bulunabilirsiniz.”

Saygılarımla,

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Orjinal Metinden Çeviren: Ozan Ertekin (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Almquist, A. J. & Cronin J.E. (1988). Fact, fancy, and myth on human evolution. Current Anthropology, 29(3), 520-522. Alındığı site: http://www.jstor.org/stable/2743476
  2. Attie, A. D., et al. (2006). Defending science education against intelligent design: a call to action. The Journal of Clinical Investigation, 116(5), 1134-1138. doi: 10.1172/JCI28449.
  3. Dorken, M. E. & Mitchard E.T. (2008). Phenotypic plasticity of hermaphrodite sex allocation promotes the evolution of separate sexes: an experimental test of the sex-differential plasticity hypothesis using sagittaria latifolia (alismataceae). Evolution, 62(4), 971-978. doi: 10.1111/j.1558-5646.2008.00336.x.
  4. IAP Member Academies. (2006, June 21). Iap statement on the teaching of evolution. Alındığı site: http://www.interacademies.net/10878/13901.aspx
  5. K. J. Niklas. The evolutionary-developmental origins of multicellularity. American Journal of Botany, 2013; 101 (1): 6 DOI: 10.3732/ajb.1300314
  6. Lee, M. S. Y., et al. (2013). Rates of phenotypic and genomic evolution during the cambrian explosion. Current Biology, 23(19), 1889-1895. doi: http://dx.doi.org/10.1016/j.cub.2013.07.055
  7. National Science Foundation. (1999, August 20). NSB statement on action of the kansas board of education on evolution. Alındığı site: http://www.nsf.gov/nsb/documents/1999/nsb99149/nsb99149.txt
  8. Pew Research Center. (2009, July 09). Section 5: Evolution, climate change and other issues. Alındığı site: http://www.people-press.org/2009/07/09/section-5-evolution-climate-change-and-other-issues/
  9. Raymond, A., et al. (2006). Phytogeography of late silurian macrofloras. Review of Palaeobotany and Palynology, 142(3-4), 165-192. doi: http://dx.doi.org/10.1016/j.revpalbo.2006.02.005
6 Yorum