Evrim Ağacı Kurucusu ÇMB ile Mühendislik, Biyoloji ve Evrimsel Robotik Röportajı (Esra Öz, 3 Mayıs 2014)

Yazdır Evrim Ağacı Kurucusu ÇMB ile Mühendislik, Biyoloji ve Evrimsel Robotik Röportajı (Esra Öz, 3 Mayıs 2014)
Evrim Ağacı'nın kurucusu, idari sorumlusu ve baş yazarı olarak, ancak aynı zamanda aslen bir mühendis olarak bana bilimle ilgili konular haricinde mesleğim, Evrim Ağacı, çalışmalarım hakkında da birçok soru geliyor. Mühendis temelli olmamdan ötürü evrimsel biyoloji hakkında bilgilerimin yetersiz olduğunu iddia eden bir avuç sevimli insan bir yana, genellikle hep motivasyon bulmak ve tavsiye almak isteyen okurlarımız bana ulaşıyorlar. Çoğu zaman da okurlarımız, Evrim Ağacı'ndaki tüm makale, yazı, fotoğraf, videoların hazırlayıcısı, yayınlayıcısı ve/veya denetleyicisi konumunda olmamdan ötürü, mühendis kökenli olduğumu ilk öğrendiklerindeki şaşkınlıklarını ve desteklerini alıyorum, bu okurlarımızın tümüne çok teşekkür ediyorum. 

Giderek geri döndürülemez ve ayrılamaz biçimde çoklu (multi) ve karşılıklı (inter) disipliner bir hal alan modern bilimde, hangi bölümden geldiğinizden ziyade, ne işle uğraştığınız ve çalışmalarınızı hangi bilimlerin kesişim noktasında yürüttüğünüz belirleyici rol oynuyor. Ben de, tarihte bilime yön vermeyi başarabilmiş bazı diğer mühendislik/matematik temelli biyologlar gibi, Makina Mühendisliği temelinden gelen, ancak hayatını Evrimsel Biyoloji'ye adamış biri olarak, bunun ülkemizdeki en "marjinal" örneklerinden biri oluyorum sanırım. Tüm bu kafa karıştırıcı konular, mühendis olup da nasıl/neden biyolojiyle ve evrimle bu kadar yoğun olarak ilgilendiğim, yurtdışında akademik çalışmalar, mühendisliğin evrimsel biyolojiyle ne alakası olduğu, ne çalışmalar yaptığım, Evrim Ağacı projesinin bunlarla bağlantıları, akademiye dahil olmak isteyen bilim insanlarına tavsiyelerim ve daha birçok konuda sevgili biyolog ve gazeteci yazar Esra Öz ile bir röportaj yaptık. "Esra Öz ile Sağlık Gündemi" isimli Facebook sayfası ve blogun yazarı olan, aynı zamanda 2014'ün Nisan ortasında basılan "Kokuyla Keşfetisimli ilgi çekici kitabın yazarı olan Esra Öz, Hayatı Keşfeden Biyologlar isimli bir çalışması çerçevesinde bana çeşitli konulardaki sorularını yöneltti, ben de elimden geldiğince yanıtladım. Her zaman şeffaflığı ana ilke olarak belirlemiş bir ekibin başını çektiğim için, biraz daha yakından tanımak isteyenler için faydalı olacağı kanaatindeyim. Özellikle akademik yaşantıya atılmak isteyen geleceğin bilim insanlarına her türlü desteği vermeye hazırım, bana Evrim Ağacı üzerinden her zaman ulaşabilirsiniz. Ayrıca Evrim Ağacı, yaptıklarımız, hatalarımız, doğrularımız, vb. konularda lütfen bize ulaşmaktan çekinmeyiniz. Sizlerin destekleriyle giderek güçlenen ve hatalarından arınan bir bilim oluşumu kurmak ana amacımızdır ve oraya doğru emin adımlarla ilerliyoruz. 

Esra'ya bu eğlenceli soruları için teşekkür ediyor, röportajımızla sizi başbaşa bırakıyorum. 

İyi okumalar.

---


1. Ne üzerine çalışıyorsunuz?

Merhabalar. Şu anda Texas Tech Üniversitesi Makina Mühendisliği Bölümü’nde doktora yapıyorum ve birçok kişinin pek de aşina olmadığı bir alanda çalışıyorum. Biyoloji ile mühendisliğin, daha spesifik olarak evrimsel biyoloji ile mekatronik mühendisliğinin kesiştiği noktada, “evrimsel robotik” ismi verilen bir sahada çalışıyorum. Bilmeyen kişiler için çok kısaca özetlemem gerekirse, doğada tüm türlerin var olmasını ve değişmesini sağlayan evrim yasalarını (“evrim mekanizmaları” olarak da isimlendirebiliriz) robotların yazılımlarına uyguluyoruz. Böylece bulunduğu ortama “nesiller” içerisinde adapte olabilen, değişen çevre koşullarına göre evrim geçiren robotlar elde ediyoruz. Bu sayede birer tasarımcı olarak öngörmemizin mümkün olmadığı koşullarda, robotumuzu o koşullara hazırlamamış olsak bile, robot bunlara adapte olabiliyor. Bir nevi “öğrenme” olarak düşünülebilir aslında; fakat bir diğer bilgisayar bilimleri sahası olarak davranışsal robotik alanından kısmen farklı bizim yaptığımız. Çünkü benim sahamda gerçek anlamıyla “robot nesilleri”, “gen frekansları”, “seçilim baskısı”, yani evrim var. Doğadan aldığımız yasaları ve özellikleri robotlarımıza adapte ediyoruz ve sonrasında evrimsel yasaları kullanarak bunları en uygun hale getirmeye çalışıyoruz. Bu bakımından biyomimetik sahasıyla da yakından ilişkili işlerle uğraşıyoruz. Dahası, bunları laboratuvarımızda çalışılmakta olan Mikro Elektro-Mekanik Sistemler (MEMS) adını verdiğimiz yapılarla bütünleştirerek, doğada evrimleşen mikro boyuttaki özellikleri robotlarımıza uyarlıyoruz. Epey multidisipliner bir sahadayım diyebilirim.

Texas Tech Üniversitesi Ana Girişi

Kampüs içerisinden bir kare... 2013...



2. Çalışmanızla ilgili bilgi verir misiniz?

Şu anda spesifik olarak bir gekoid robot üzerinde çalışmaktayım. Bu robotlar, Gekkota infratakımı veya daha yaygın olarak Gekkonidae ailesine ait “geko” adı verilen sürüngenlerin tırmanma kabiliyetlerini taklit eden robotlardır. “Gekoid” sözcüğü, “geko-benzeri” anlamına geliyor, çünkü evrimsel süreçte var olmuş her şeyi birebir taklit etmek pek mümkün değil. Bilinen en eski geko fosilleri 100 milyon yıl öncesine ait, muhtemelen kökenleri 150 milyon yıl geriye kadar gidiyor. Doğanın 150 milyon yılda var ettiği canlıları sadece birkaç on yıllık bilimsel altyapıyı kullanarak birkaç ayda üretmek oldukça zor bir iş. Hatta söz konusu bu hayvanların asıl odaklandığımız özelliği olan tırmanma kabiliyeti ve bunu mümkün kılan “setae” adı verilen (anlama kolaylığı açısından “mikro kıllar” diyelim) yapıları olduğunda, evrimsel süreçte çok çok daha eskilere gitmeniz gerekiyor. İşte bizim başarmaya çalıştığımız da bu: herhangi bir kimyasala ihtiyaç duymadan düz ve dik duvara tırmanabilen, duvarlar arasında geçiş yapabilen, duvarlardan tavana geçebilen, hatta tavanda ilerlemeyi sürdürebilen robotlar yapmak. Gekolar bunu yapabiliyorlar, üstelik parmaklarında hiçbir yapışkan kimyasal bulunmuyor. Uç noktalarında birkaç on nanometre boyutuna inebilen kılsı yapılar bulunuyor. Sözünü ettiğim mikrokılların daha da ufak versiyonlarına “septulae” deniyor. Bu yapılar o kadar ufak ki, tırmanmak istediği duvarın pürüzlü yapısına son derece esnek bir şekilde uyum sağlıyor. Adeta yüzeyin şeklini alıyor ve yüzeye “oturuyor”. Bu sayede, bu kılsı yapılar ile yüzey arasında, aslında çok zayıf bir kuvvet olan van der Waals kuvvetleri denen bir kuvvet oluşuyor. Geko, sadece bu kuvvetten faydalanarak yüzeye yapışıp kalıyor. Bu zayıf kuvvet, çok geniş bir yüzey alanına yayıldığı için, gekoyu rahatlıkla yüzeyde tutuyor. İşte mikrokılları taklit etmek bu yüzden çok önemli. Gekonun (veya robotun) ayağı ile duvar arasındaki temas alanını en üst düzeye çıkaran şey bu. Bu, çalışmalarımızın MEMS kısmını oluşturuyor. Mikro boyutta çalışarak bu kılsı yapıları üretiyoruz. Bu tür tırmanabilir robotların ileride uzay araştırmalarında çok büyük rol üstleneceği düşünülüyor. Sanıyorum Star Wars hayranlarına R2D2 demem yeterli olacaktır, neden bunu üretmenin çok önemli olduğunu kavramak açısından…

Gecko


Gecko ayak yapısı...


Gecko ayaklarındaki mikro ve nanoyapılar...



Evrimleşen Robotlar!

Fakat aslında tırmanabilir robotlar yapmak artık çok da ilgi çekici değil. Birçok üniversitede bu yapılıyor ve gerçekten de işe yarıyor, robotlar neredeyse harika bir şekilde duvarlara tırmanabiliyor, tavana çıkıp oradan diğer duvarlara geçebiliyorlar. Ancak sorunlar var. Farklı yüzeyler arası geçişlerde özellikle. Yaygın kanının aksine, tasarım evrimsel değişimden daha güçlü ürünler üretemez. Tasarım, “kısa yoldan üretim” demektir. Var olan teorik bilgilerimiz ışığında optimizasyon yapmaya çalışırız; ancak bu sadece sıradan, tüm detaylarını bildiğimiz,  tüm koşulları öngörebildiğimiz bir şeyler üretirken işe yarar. Ancak daha karmaşık, çok yönlü, beklenmedik ve gerçekçi araçlar üretiyorsak, tasarım fikrinden uzaklaşarak uyum sağlayabilir (adaptif) yöntemlere girmemiz gerekiyor. Doğa gibi karmakarışık yapıları üreten bir sistem bile evrimsel süreçle çalışıyor. Benim dahil olduğum kısım da işte tam olarak burası. Ben, işin robotik ve evrimsel algoritma kısmını geliştirmeye çalışıyorum. Diyelim ki robotu ve bu kılsı yapıları yaptınız. Ancak robot karşılaştığı farklı koşullara nasıl yaklaşacak? Örneğin daha pürüzsüz bir yüzeyden, daha pürüzlü bir yüzeye geçtiğinde, tutunma kuvveti çok çok azalıyor. Bunu karşılamak adına geko bazı değişimler yapabiliyor (örneğin ayağını yüzeye basma kuvvetini arttırmak ya da azaltmak gibi). Fakat bunu günümüz robotları bilemiyorlar, çünkü hepsi zeki değiller. Dolayısıyla onlara biraz zeka, biraz da evrimsel uyum başarısı katmak gerekiyor. Üstelik robot, uygulayacağı her değişimi en uyumlu olacak şekilde yapılması gerekiyor. 60 katlı bir binaya robotunuzu tırmandırırken beklenmedik bir şey yaparak aşağı düşmesini istemezsiniz. Gerçek bir hayvanda bu sorunları beyin hallediyor. Evrimsel süreçte kazandığı bir genetik kod, bir davranış şablonu (tür hafızası) var. Bizim robotlara bu yazılımı sağlamamız gerekiyor, çünkü evrimsel sürecin aksine, 4 milyar yıl zamanımız yok, doktorayı 4 senede bitirmemiz isteniyor (ki gerçek üretim kısmına en fazla 1 yıl kalıyor). Buna rağmen yine de evrime başvuruyoruz; ancak birazcık süreçleri hızlandırıyoruz: 

Bir veya birden fazla robot kullanabiliyoruz; ancak yaptığımız şey basitçe belli bir görevi yapması beklenen bir robota rastgele farklılıkları olan yazılımlar yükleyip o yazılımla görevi yapmaya çalışmasını sağlamak. Yani tıpkı evrimde gördüğümüz gibi, bir genetik çeşitlilik yaratıyoruz. Bunun için evrimin bildiğimiz ve sıradan bir şekilde doğada gördüğümüz mekanizmaları olan mutasyonları ve genetik çaprazlanma (Crossing over) kullanıyoruz. Tam olarak canlı organizmalarda olduğu gibi, yazılım kodunda rastgele değişimler ve çaprazlanmalar yaratıyoruz. Sonrasında robot sahip olduğu bu farklı kodları sahada deniyor (her bir deneme bir “birey”e karşılık geliyor doğada). En başarılı olan kombinasyonları seçiyoruz, diğerlerini eliyoruz (seçilim). Robotlar verilen görevin karmaşıklığına bağlı olarak birkaç hafta veya ay sonunda görevi yapabilecek en uygun yazılım kombinasyonuna doğru evrimleşiyorlar. Yani biz kodu bütünüyle tasarlamıyoruz, sadece evrimin kurallarını yazıyoruz ve süreci hızlandırmak adına temelde kabaca yapması gereken görevi belirleyen kodları veriyoruz. Ancak evrimsel süreç sonucunda aldığımız yazılım kodu, ilk başta verdiğimizden köklü biçimde farklı olabiliyor. Çünkü her robot neslinde, bir önceki en başarılı olanların yazılımlarındaki faktörleri kullanıyoruz. Tabii gerçek hayattaki gibi, yeni nesil robotlar (yavrular) ebeveynlerin birebir aynısı olmuyor; mutasyonlar ve Crossing over nedeniyle bir miktar farklı oluyorlar ve bu varyasyon sayesinde seçilim işe yarıyor; giderek daha iyi kombinasyonlara ulaşıyoruz. Bu, doğadaki evrimin birebir aynısı olamıyor tabii ki, çünkü biyolojik yapılardan bahsetmiyoruz, 1’ler ve 0’lardan ve metal veya plastik yüzeylerden bahsediyoruz. Buna rağmen kodun değişimi, doğada gördüğümüz evrimsel değişimi birebir takip ediyor ve belirli bir ortam için en iyi kombinasyona ulaşılıyor. Bu evrimin kod bazında seviyesini arttırarak tüm yazılım mimarisini evrimleştirmek bile mümkün! Hatta ve hatta Cornell Üniversitesi’nden bilim insanları tıpkı gerçekte olduğu gibi fiziksel özellikleri evrimleşen robotlar bile ürettiler! Bunlar daha emekleme aşamasındaki çalışmalar; ancak yapay zeka ve kendi kendini kopyalayan makinalar ile birleştirildiğinde, düşünebilen, algılayabilen, üreyebilen robotların son eksiğini de kapatacak yöne doğru gidiyoruz: evrimleşebilen robotlar. Ben de evrim, sinirbilim, hayvan davranışları ve robotiğin kesiştiği bu sahada çalışarak, işte bunu başarmak istiyorum. Çalışmalarımın bir sonraki aşaması, evrimleşen robotlarıma yapay zekayı eklemek olacak, böylece illa deneme-yanılma yapmadan da, görerek öğrenebilen robotlar elde etmiş olacağız. Organizmalar söz konusu olduğunda, tür içerisindeki bireyler bazı şeyleri ebeveynlerinden ya da deneme-yanılma yoluyla öğrenirler. Bazı diğer şeyler ise evrimsel süreçte genlerine işlenmiştir, onlarla doğarlar. İşte robotlarda ulaşmak istediğimiz bütünlük de bu. Buna popüler bilimde “singülarite” (tekillik) diyorlar. Ben bu kadar süslü kelimeleri çok sevmiyorum. Ancak bu dediğim yere gelmeye henüz vaktimiz var. Her seferinde tek adım atmalıyız. Şu bizim tırmanan robotlara döneyim:

Ürettiğimiz ve üzerinde çalıştığımız prototiplerden biri...

Sensör platformu olarak kullandığımız ve evrimsel robotik çalışmalarında farklı sensörlerden (duyu organlarından) aldığımız verileri robota dahil edebilmek kullandığımız robot platformlarından biri...


Duvara tırmanan robota bunu uygulama sebebimiz, en uygun parametrelerin şu anda bu robotlarda bilinmiyor oluşu. Örneğin en uygun kuyruk uzunluğu nedir, bacakların açıklık miktarı ne olmalıdır, gövdenin yüzeyden uzaklığı ne olmalıdır, ayaklar yere ne kadar sert basmalıdır, kuyruğun açısal momentumu dengelemek için bir görevi olmalı mıdır, duvar geçişlerinde ne kadar bir hıza sahip olunmalıdır ve daha binlercesi. Bir tasarımcının (robotikçinin) bunların hepsini tamamen bilmesi imkansızdır. Ancak evrimsel süreç bunu bilmese de, bulabilir. Zaten evrimi güçlü bir doğa yasası yapan da budur. Yeterli çeşitlilik varsa ve sağlanabiliyorsa, akla hayale gelmeyecek özellikler tamamen doğal bir biçimde evrimleşebilir. İşte evrimsel robotik sayesinde, bu doğal süreçleri olduğu gibi robotlara uyarlıyoruz. Robot bireyler ve nesiller kendi özgün “genetik kodları” sayesinde hayatta kalma mücadelesi veriyorlar; en uyumlular hayatta kalıyor, diğerleri eleniyor. Hayatta kalanların kombinasyonlarını kullanarak “çiftleştirme” yapıyoruz ve yeni nesil robot kodları üretiyoruz. Bunu tamamen otomatik hale getirebiliyoruz. Böylece robotun kendisi evrimleşiyor ve giderek en uyumlu parametre kombinasyonuna erişiyor. Yaptığım şey kabaca bu, epey bir detayı atlamış olsam da… Tek cümleyle özetlemem gerekirse: Evrimi robotlarda deniyoruz ve doğadaki gibi, aynen ve müthiş bir şekilde çalışıyor!


3. Kısaca kendinizden bahsedebilir misiniz?

Kısaca bahsetmem gerekiyorsa, hayatımın özetinin “bilim” olduğunu söyleyebilirim. Bazı insanlar böbürlenmek ya da farklı gözükmek için böyle der; ancak benim gerçekten öyle. Yaklaşık 10 yaşımdan beri bilimle ilgileniyorum. Beni bilime iten ailem, özellikle de eniştem oldu. Onlara sahip olduğum için çok şanslı sayıyorum kendimi. Ayrıca arkadaş çevrem de bilim sohbetleri yapmaktan hiç sıkılmayan insanlardı hep; onlar sayesinde gereksiz muhabbetler yerine hep fizik, biyoloji gibi konularda sohbet etme imkanı buldum. İnsan sohbet ettikçe merak ediyor, merak ettikçe araştırıyor. Tüm bunlar, insanın ne olacağına yön veren şeyler. Bana da yön veren buydu: hep bilimle ilgili çalışmalar yürüttüm ve buna devam ediyorum.

ODTÜ Makina Mühendisliği Bölümü’nde daha 1. sınıftayken 5 seneyi aşkın süredir iş yapmadan duran ODTÜ Makina Topluluğu’nun başına geçtim, topluluğu yeniden çalıştırmaya başladık arkadaşlarımla. Adını değiştirerek daha kapsamlı hale getirdik; ODTÜ Makina ve İnovasyon Topluluğu olarak belirledik. Kurduğumuz toplulukta 2 sene başkanlık yaptım, 1 sene de danışmanlık yaptım.  Benim zamanımdaki ve benden sonraki zamanlarda gelen arkadaşlarla birlikte çabalarımız sayesinde bu topluluğumuz şu anda Türkiye’nin en aktif mühendislik toplulukları arasında yer alıyor. Çok güzel işler yaptık onlarla. Hala harika işler başarıyorlar, gururla takip ediyorum.

Makina Mühendisliği'ndeki topluluğumuzun logosu...




Evrim Ağacı...

Lisansımın 3. senesinde ODTÜ Biyoloji ve Genetik Topluluğu’na üye oldum. Burada tanıştığım arkadaşlarımla Evrim Ağacı ekibini kurduk, onun da başına geçtim. Halen de başını çekiyorum ve ölene kadar da bu işi götürmek istiyorum. Bu benim için artık bir “ömürlük proje” oldu. Türkiye’nin en güçlü ve kapsamlı evrimsel biyoloji ekibini inşa ettik ve şu anda da büyütüyoruz. İnternette yüz binlerce okura ulaştık ve ulaşmaya devam ediyoruz. Bu süreçte şimdilik toplamda 1 popüler bilim kitabı (Evrim Kuramı ve Mekanizmaları, Mayıs 2014 itibariyle 2 baskı yaptı), 450 civarında popüler bilim makalesi, 2500 kadar fotoğraflı bilgi hazırlayıp yayınladım. Devasa bir aileye hitap eden, küçük bir ekibiz diyebilirim. 2014 Mayıs ayı itibariyle 170.000’den fazla okurumuz var ve her gün yaklaşık 1000 yeni kişiye ulaşabiliyoruz.  İçeriğin hazırlanmasında 4-5 kişilik bir çeviri ekibi eşlik ediyor. Ancak asıl hedefimiz özgün çalışmalar üretmek. Ana çalışmamız “Makale Arşivi” dediğimiz bir evrimsel biyoloji arşivi yaratmak ve bunu neredeyse tamamen tek başıma büyütüyorum şimdilik. Bildiklerimi, akademik çalışmalarla harmanlayarak, kendi dilimden anlatıyorum, insanlara eğlenceli bir şekilde okuyabilecekleri bilim makaleleri yaratmayı hedefliyorum. İnanılmaz yoğun bir çaba harcamamı gerektiriyor bu; ancak her gıdımına değiyor. İnsanların öğrenme ve araştırmanın zevkini tatmaları sonrası verdikleri geri bildirimler dünyalara bedel. 

Tüm bunlar haricinde 2.5 sene kadar bir rock-metal grubunda davul (bateri) çaldım, minik konserler verdik. Ayrıca bolca kitap okuyorum, internette araştırma yapıyorum. Makale okumakla geçiyor ömrüm diyebilirim. Anlatacak çok şey var, epey dolu ve yoğun bir hayat yaşıyorum. Ancak bilim olduğu müddetçe ben de içinde olmaya çalışıyorum denebilir.

2008 senesinden bir kare... Ankanom Müzik Stüdyosu...



4. Bugüne kadar eğitim aldığınız ve çalıştığınız kurumlar hakkında bilgi verebilir misiniz? Eğitim aldığınız kurumların halen bulunduğunuz konuma gelmenizdeki katkıları nelerdir?

Üniversite sınavından oldukça iyi bir not alınca, yüksek puanlı bir bölüm yazmam gerekiyor gibi bir izlenim oluştu üzerimde ne yazık ki. İstediğim bölümden ziyade, o sene puanımın yettiği en yüksek sıralamaya sahip bölümü seçmiş oldum. Bu sebeple Makina Mühendisliği yazdım; robotiğe az çok ilgi duyuyordum o zamanlarda da. Ancak şu anda tekrar seçme hakkım olsa, 1 saniye bile düşünmeden ODTÜ Biyoloji Bölümü’nü yazardım. Lisede olup da bu röportajı okuyan herkese, ne olursa olsun gönüllerinden geçen bölümü yazmalarını önemle tavsiye ediyorum. Ama hakkını yemeyeyim, Makina da bana çok şey kattı. Ekip çalışması, liderlik, zaman planlama gibi birçok konuyu bölümüm sayesinde öğrendim. Nasıl sürünülür, müthiş zor ve yoğun dönemlerin üstesinden nasıl gelinir, anlaşamadığın insanlarla nasıl çalışılır, hiç anlamadığın bazı konuları zorlayarak nasıl öğrenilir, bunları da öğretti Makina, sağ olsun. Akademik eğitim açısından ise, açık konuşmam gerekirse, temel “mühendislik algısı” ve belki şöyle böyle bir matematik-fizik bilgisi ötesinde bölümün bana pek bir şey katmadığı kanısındayım. Epey emek harcamamı gerektirdi, hatta ben akademik çalışmalara ilgi duyduğum için 2-3 farklı makina laboratuvarında araştırmalara dahil oldum kısa süreliğine de olsa. Ancak asla makinayı özümsemedim, benim için bir “iş” olarak kaldı, asla “meslek” olarak görmedim.


"Meslek" Olarak Mühendis, "Tutku" Olarak Biyoloji...

Öte yandan “biyoloji” için durum tam tersi… Biyoloji benim hayatım, mesleğim, tutkum, ana hedefim oldu. ODTÜ’deki lisans eğitimim boyunca gayrı resmi bir Biyoloji yan dalı – çift anadalı arası bir şey de yaptım. Gayrı resmi diyorum, çünkü teknik bir sebeple (o zamanlar Makina’daki derslerimden alttan dersim kalmış olması dolayısıyla) resmi başvurum reddedilmişti. Maalesef o dönem başvuruların son dönemiydi ve sonra resmi olarak başvurmam mümkün olmadı. Ama 2000 senesinden beri evrimsel biyolojiyle ilgilenen biri olarak biyolojide de akademik bir çalışma yapmayı kafaya koymuştum, bu sebeple başvurum reddedilmiş olsa da ODTÜ Biyoloji Bölümü hocalarına e-posta atıp derslerini almak istediğimi söyledim. Sağ olsunlar, tek bir tanesi bile reddetmedi. Zaten bir defa tanışınca, tüm bölüm hocalarım ve arkadaşlarımla mükemmel bağlar kurduk. Bu alanda kendimi geliştirmek için 1 sene okulu uzattım, tüm makina derslerinin üzerine biyolojiden toplamda 10 ders alarak lisans eğitimimi bitirdim. Normalde yan dal için halihazırda Makina’da aldığım ortak temel dersler haricinde 6 ders, çift anadal için 12 ders almam gerekiyordu yanlış hatırlamıyorsam. Benimkisi ikisinin arasında oldu, bu yüzden ikisi arasında bir şeyler diyorum. Biraz karışık yani… Ancak bu süreçte Prof. Dr. Aykut Kence (saygıyla anıyorum kendisini, Şubat 2014’te kaybettik), Doç. Dr. Meral Kence, Doç. Dr. Ewa Doğru gibi çok kıymetli hocalarla tanışma ve çalışma imkanı buldum biyolojiden. Bana çok şey öğrettiler. Bu süreçte özellikle evrimsel biyoloji ve sinirbilim-etoloji (hayvan davranışları) sahalarında kendimi akademik olarak geliştirme imkanım oldu. 

Mesela lisansta 3. sınıfın ilk dönemiydi yanlış hatırlamıyorsam, sevgili Meral hocamın dersine girmiştim, "Temel Biyoloji" idi konu. 2 döneme yayılmış bir dersti. Arkalara oturmuştum göze çok batmamak için ve dinliyordum. O kadar büyük bir heyecandı ki benim için resmi bir biyoloji dersine girmek. Etrafımdaki insanlar hep sıkkın sıkkın dersin bitip geçmesini bekliyorlardı. Bense kilitlenmiştim. Tabii ki temel düzeyde biyoloji konusu da olsa ODTÜ'de bolca evrimsel biyolojiye değiniliyor, her fırsatta konuyla ilişkili evrimsel gerçekler ve araştırmalar ortaya konuyor. Meral hoca her "evrim" dediğinde ben geriliyordum. Çünkü o güne kadar hep internette ve arkadaş ortamında bu sözcüğü kullanmıştım. Meral hoca ise resmi olarak derste, öğrencilere açık bir ortamda evrimden söz ediyordu (şu anda "tabii ki" diye düşünüyorum ama o zamanlar ilginç geliyordu). Ben bile o zamanlar bundan bahsetmenin "ayıp" olduğunu düşünüyordum, düşünün artık diğer insanlardaki durumu. Tabii 1-2 derste ortama hemen adapte oldum. Sonrasında Meral hocanın 2 ders için gönüllü asistanından biri oldum. Diğeri de Evrim Ağacı'nı kurarken çok katkı sağlayan ve hatta Evrim Ağacı'nın "isim babası" olan Babür Erdem'di. Birlikte çok güzel işler başardık. Sonrasında yüzlerce kişinin olduğu salonlarda evrim anlattım, anlatıyorum. Hatta akademik dersler de verdim. Demek istediğim, benim halka evrimi öğretmeye başlamam da, sıradan bir insan olarak başladı; anamın karnından evrimi bilerek ve anlayarak doğmadım. Benim yaptığımı herkes yapabilir. Sadece ben bunu bir tutku olarak görüyorum ve keyifle yapıyorum; hayatımın bir parçası, mesleğimin vazgeçilmez bir kısmı haline getirdim. 

Evrim Ağacı ekibinin ufak bir kısmı olarak Kence ailesinin evini ziyaret ettiğimizde... 2012 senesinden...


Sonrasında da Texas Tech Üniversitesi’ne geldim. Yüksek lisans yapmadan doğrudan doktora programına başladım, çünkü akademisyen olmak istediğimden eminim. Eğer ki akademide kalmak istediğinizden eminseniz, yüksek lisansın ABD’de hiçbir değeri ve önemi yok. Tek işe yaradığı şey, doktorada alacağınız dersleri azaltması ve belki de akademiye birazcık daha aşina olmanızı sağlaması. Bunun haricinde kıdem ve bilgi bakımından en ufak fark yaratmayacaktır; eğer doktora yapacaksanız. Eğer ki kararsızsanız, tabii ki yüksek lisans sadece lisansla iş aramaktan çok daha iyidir. Burada, Texas Tech’te biyoloji ve mühendisliği daha da harmanlamak istiyorum. Burada da boş durmadım, hemen biyoloji bölümünden dersler almaya başladım; hatta sevgili hocam Dr. Matthew Olson, Makina bölümünden olmama rağmen bilgilerimin güvenilirliğine ikna olmuş olacak ki, kendisinden aldığım İleri Düzey Öğrenciler İçin Organik Evrim (Organic Evolution for Advanced Students) isimli dersin 1.5 saatlik bir dersi benim anlatmamı istedi, çok eğlenceli bir ders geçirdik 120 kişilik sınıfımızda. Burada da evrimsel biyoloji çalışmalarımı sürdürüyorum yani, giderek hız vereceğim bu alandaki akademik çalışmalara.


5. Şu anda çalıştığınız kurumu neden seçtiniz?

Açıkçası doğrudan akademik danışmanım nedeniyle. Dr. Burak Aksak ile çalışmaktayım ve bir insanın çalışabileceği en uyumlu, en arkadaş canlısı, en bilgili-donanımlı, en tecrübeli ve en hedef-odaklı hocalardan bir tanesi. Akademide çalışmakta olan çok fazla sayıda arkadaşım var ve hepsinin ortak derdi hocalarıyla anlaşamamak. Benim için durum tam tersi, beraber sinemaya gidebildiğimiz; ancak aynı zamanda iş başında son derece profesyonel bir şekilde fikir alışverişi yapabildiğimiz bir hocam var. Üstelik alanında çok iyi tanınan ve saygı gören birisi… Tüm bunlar, TTU’yu seçmemin ana nedenleriydi diyebilirim. 

Gerçi tabii başvururken bunları bilmek mümkün olmuyor, ben çok şanslıydım. ODTÜ Makina’nın internet sitesindeki bir ilanda Burak hocanın öğrenci aradığını görüp başvurmaya karar verdim; hem de daha 3. sınıftayken (5 senede mezun olacağımı o zamanlarda biliyordum, çok erken bir başvuru yaptım yani). Uzun bir süre olumsuz yanıt aldım ve beklemek zorunda kaldım çünkü Burak hocanın 2 sene sonrasını öngörebilecek kadar yeterli maddi desteği (funding) yoktu. Ancak işin peşini bırakmadım, çünkü çalışma sahası biyomühendislikti ve benim evrimsel biyolojiyle ilgili istediklerime cevap verebilecek konulardı. Kararlılığım sayesinde 8 ay sonunda hocam maddi destek bulur bulmaz beni kabul etti. Demem o ki ısrarcı olun ama sıkboğaz etmeyin. Kararlı olun ama insanları daraltmayın. Bunlar çok önemli. Burak hoca öylesine anlayışlı ve egolarından arınmış biriydi ki, beni TTU’dan prestij bakımından çok daha iyi okullara da başvurmaya teşvik etti; birçok hoca kabul ettiği öğrenciyi başka yerlere kaptırmak istemez, ona göre plan yapmak ister, yani kendisini düşünür. Burak hocaysa “öğrenci” olarak benim iyiliğimi istedi hep. Neyse ki başvurduğum diğer aşırı üst seviye okullar kabul etmedi (Makina’da notlarım asla parlak olmamıştı zaten, 4 üzerinden 2.75 ortalama ile mezun oldum; biyolojideki derslerimin ortalaması ise 4 üzerinden 3.81’di); iyi ki de diğer okullar kabul etmemişler. Şu anda tam olmam gerektiği yerdeyim ve hakkını vermeye çalışıyorum.


6. Halen pratiğini yaptığınız branşın Türkiye ve ABD'deki (ya da diğer ülkedeki) durumunu karşılaştırabilir misiniz? Halen çalışmakta olduğunuz kurumu ya da çalışmış olduğunuz kurumları eğitim, araştırma ve sağlık hizmetleri konuları açısından Türkiye'de kurumlar ile karşılaştırabilir misiniz?

Bu epey kolay bir karşılaştırma olacak benim için: Türkiye’de bu alan (neredeyse hiç) yok; ABD’de var. Maalesef ülkemiz halen halk olarak bilimin çok gerisinden geliyor. Akademide durum birazcık daha iyi bana kalırsa; ancak aman aman bir fark yok. ODTÜ, Bilkent, Boğaziçi gibi bazı çok prestijli okullar haricinde diğer üniversiteler maalesef “akademi” mantığından kopuklar. Daha çok döner sermayeyi sürdürme odaklı, bilimi amaç değil araç edinmiş bir çalışma programı izliyorlar. Bu da olduğumuz yerde sekmemize neden oluyor. Eh, halktan da bilimsel aydınlanma yönünde bir talep olmayınca, üniversiteler üzerinde baskı hissetmiyorlar ve “satan” çalışmalara odaklanıyorlar. “İyi üniversiteler” olarak bildiklerimiz, ülkeyi uluslararası platformda temsil etme yükünü omuzlarında hissettikleri için, tüm akademik personel için bir itici güç doğmuş oluyor. Diğer üniversitelerin nadir başarıları, genellikle bünyelerinde barındırdıkları bazı çok hevesli, çok saygıdeğer, çok çalışkan hocalarımız sayesinde oluyor. Bu üniversiteler ve Türkiye, bu hocalarımıza minnet borçludur. Bu minneti göstermiyoruz, bu sebeple Türkiye akademi açısından bilimsel arenada halen 50-150 yıl geriden geliyor. Halk bu açıdan zaten perişan, rahat bir 300 yıllık fark var bana kalırsa modern bilimle Türkiye halkının bilimsel bilgi düzeyi arasında. 


Türkiye'de Ünvan Sorunu Yaşanıyor

Düşünün ki bir toplum evrim gibi sıradanlaşmış bir gerçeği bile reddedebiliyor. Bırakın halk arasında reddetmeyi, neticesinde ABD’de de halk arasında kabul edilirlik oranları çok düşük, hatta Türkiye’den bir basamak yukarıda geliyorlar. Ancak Türkiye’de akademi de modern bilimden uzak. Bu çok tehlikeli. “Profesör” unvanı verdiğiniz insanlar, henüz ilkokul matematiği düzeyinde yaklaşımlarla modern bilimsel kuramlara kafa tutabildiğini düşünüyor; evrime 150 sene öncesinin argümanlarıyla karşı çıkıyor. Her 2 ayda bir memlekette güya kanser ve AIDS tedavi ediliyor. Son birkaç yıldır devletin de herhangi güvenilir bir bilim kurumu kalmadığı için, öz denetim de yitirildi artık. Durmadan intihal skandalları patlıyor. Bunlar uluslararası arenada prestiji çok düşüren şeyler. Türkiye, diğerlerinden çok çalışarak onları yakalaması gerekirken, şampiyonmuş gibi rehavete kapılarak daha da geri kalıyor. Bunun aşılması şart.

Vaziyet bu. Dediğim gibi, ülkenin dört bir yanında, çok iyi çalışmalar yapan bir avuç akademisyenimiz var. Ancak ne yazık ki geriye kalan ezici bir çoğunluk yeterli niteliklere sahip olmayan kişilerden oluşuyor. Halk bilimden uzak olduğu için, halktan gelen eğitmenler, akademisyenler, politikacılar da gerçeklikten kopuk ve çağdışı oluyor. Bilim gökten zembille inmiyor. Bilim insanları bir anda var oluvermiyor. Bunlar halkın içinden çıkan insanlar. Halkımız niteliksiz demiyorum; her insan toplumu niteliklidir. Ancak var olan nitelik sizin yetersizliğiniz dolayısıyla müthiş bir süratle dışarı kaçıyorsa, Dünya’nın en yüksek potansiyeline sahip toplum olun, ne yazar? Kaynağı düzeltmemiz gerekiyor ki, farklı ülkelerdeki durumlarla ülkemizi kıyaslayabilelim. Türkiye’nin derhal bilimsel bir aydınlanma sürecini yaşaması gerekiyor. Bunu Avrupa yaşarken biz kaçırdık. Bu farkı kapatmamız gerekiyor. Bu da kitlesel bir aydınlanma yaşamaktan geçiyor; ben buna katkı sağlamaya çalışıyorum yaptıklarımla.


7. Türkiye'de halen eğitim almakta olan biyoloji öğrencilerine ya da biyologlara neler önerirsiniz?

Ben klişelere katılmayacağım. Ülkenizden ayrılmayın, ayrılsanız da dönün falan demeyeceğim. Bunlara ve bunların gerçekçiliğine inanmıyorum. İnsanları neden aptal yerine koyuyoruz, potansiyellerini kısıtlıyoruz? Yüksek potansiyelli insanların elini kolunu bağlamamız için, bunu hak ediyor olmamız gerekiyor. Türkiye şu anda bu insanları hak etmediği gibi, hak etmeye yönelik hiçbir adım da atmıyor. Tam tersine, mutlaka yurtdışında eğitim alın diyorum. Sonrasında dönmek isterseniz tabii ki dönün. Bunu milliyetçi duygularla yapmak şart değil; Dünya üzerindeki bir coğrafyanın insanlarının diğerlerinin seviyesine ulaşması çabasını gütmek yeterli. Anadolu insanı da refah düzeyi yüksek bir şekilde yaşayabilir. Bunun için tek çare Türkiye’de olmak ve Türkiye’de çalışmak değil. Nerede olursanız olun, ülkenizdeki bilimsel algı düzeyini arttırmak için çalışabilirsiniz. Benim yapmaya çalıştığım tam olarak bu. Türkiye’de tam potansiyelimi kullanabileceğime inanmıyorum; ancak bu, o coğrafyanın insanı için de çalışmama engel değil. Örneğin etrafınıza bildiklerinizi anlatın. Onlar, bir sohbet arasında kendi tanıdıklarına, sizden öğrendiklerini anlatsalar bile yeter. Bilimsel bilgi bu şekilde yayılır, güç kazanır. İnsanların meraklarını yüksek tutmak gerektiği kanaatindeyim. Biyoloji gibi “Biz nereden geldik? Nasıl var olduk?” gibi soruları hedef alan bir sahada çalışan bilim insanlarına bu konuda çok daha büyük görev düşüyor.

İzmir'de...



Biyologların Unvanlarının Hakkını Alması ve Vermesi Gerekiyor...

Ne yazık ki ülkemizde biyologlar hak ettiği değeri görmüyor, yoklarmış gibi davranılıyor. Bu da, biyologların kendi içerisine kapalı olmasına neden oluyor. Muhtemelen “biyolog” unvanına sahip olup da evrimsel biyoloji gibi modern bilim gerçeklerini reddeden en büyük insan popülasyonu ülkemizdedir. Bunun sebebi yine az önce bahsettiklerimden kaynaklanıyor. Eğer ki siz bir meslek grubunu sadece “gerektiğinde kullanılacak joker eleman” olarak görürseniz ve bilimi şahsi inançlarınıza göre şekillendirebileceğinizi düşünürseniz, bu meslek grupları da kendi mesleklerinin özünü reddedecektir, bu kaçınılmaz. Türkiye’de yaşanan budur. Sistemli bir yok oluş sürecindeyiz. Biyoloji de, birçok diğer temel bilim dalı gibi bitirilmeye çalışılıyor. Bu yüzden yurtdışına gitmek, modern bilimi öğrenmek ve öğrendiklerimizi Türkiye’ye taşımak çok önemli… 

Bana kalırsa temel bilimler özel bir yere sahip. Bu alanda çalışacak kişilerin, okudukları bölümü sadece “meslek” olarak görmesi asla yeterli değil. Örneğin mühendislikte bu böyle değil; meslek olarak görmekle yetinebilirsin ve kimse de dönüp ikinci defa bakmaz, hayatını idame ettirirsin. Ancak temel bilimlerde bu bir tutku olmak zorunda… Aşık olmalısınız bölümünüze; ancak o zaman işe yarar bir şeyler yapabilir, değişim yaratabilir, büyük işler başarabilirsiniz. Temel bilimlerde okuyanlar, toplumun eğitmenleri ve öğretmenleri de aslında… Bu muazzam bir yük. Aslında şakayla karışık olacak ama; bence üniversite sınavı sonrası temel bilimleri yazanlara böyle bir sözleşme imzalatılmalı, “Bu yükün sorumluluklarının farkında mısınız? Bu yükü almayı kabul ediyor musunuz?” gibi… Bilinçsiz biyologlar yetiştiriyor Türkiye, bu çok vahim bir durum. Biyolojiden anlamayan, sadece biyolojiyi hasbelkader bilen nesiller yetiştiriyoruz. Biyologlarımız halen kendi sahasını “ezberden ibaret” görüyor. Doğaya baktığında heyecan duymuyor, bir “zoraki sorumluluk” görüyor. Hele ki neredeyse hiçbiri akademinin ne olduğundan habersiz; neredeyse hepsi üniversiteyi “lisenin devamı” olarak görüyor (bu daha genel bir sorun, sadece biyologlara has değil). Bilim üretmeye hevesli nesiller yaratamazsak, her zaman geride ve karanlıkta kalacağız. Buna cüret edememeliyiz. 

Benim tavsiyem okumaları, araştırmaları, heyecan duymaları ve bunları yapamayacaklarsa yol yakınken bölümlerini değiştirmeleridir. Belki bu işi hakkıyla yapabilecek insanlara yer açılmış olur böylece.


8. Hangi bilimsel dergileri takip ediyorsunuz?

Ben popüler bilim dergilerini sadece internetten takip ediyorum. Sosyal medya sayfalarından falan… Onların da genelde yabancı versiyonlarını okumaya çalışıyorum. Popular Science, National Geographic, Popular Mechanics gibi popüler bilim dergileri en sık okuduklarım. Bir de ABD’de Ulusal Bilim Eğitimi Merkezi’ne üyeyim, onların aylık olarak çıkan NCSE Reports dergisini alıyorum. Bunun haricinde hayatım akademik bilim dergileriyle geçiyor. Sayamayacağım kadar çok takip ettiğim dergi var; ancak okumaktan en çok hoşlandıklarım tabii ki başta Nature ve Science olmak üzere BMC Evolutionary Biology, Evolution, Animal Behavior, Proceedings of the National Academy of Sciences ve PLoS One. Bunları düzenli olarak takip ediyorum. Bir de doğrudan “makale” bazında araştırmalarım sırasında karşıma çıkan dergiler var; hoşuma gidenlere bakıyorum onlardan da, düzenli okuduklarım yok.


9. Mesleğinizle ilgili en çok ziyaret ettiğiniz 3 internet sitesi nedir?

İlki Evrim Ağacı (www.evrimagaci.org) malum sebeplerle. Günümün rahatlıkla en az 12 saatini burada geçiriyorum. Tabii sürekli olarak değil, kesintili olarak. Bundan sonra en sık kullandığım siteler SpringerLink (www.springerlink.com) ve ScienceDirect (www.sciencedirect.com). Bu iki makale arama motorunu çok sık kullanıyorum. ISI Web of Science ve JSTOR da sık kullandığım siteler arasında. 


10. Alanınızda araştırma yapanlara mutlaka okumalarını tavsiye ettiğiniz kitaplar hangileri?

Bizim alanda pek popüler bilim kitabı yok; var olanlar da Türkçeye çevrilmedi. Ancak İngilizce okumaktan hoşlananlar varsa, John Long tarafından yazılan "Darwin’s Devices: What Evolving Robots Can Teach Us About History of Life and Future of Technology" veya Riccardo Poli’nin "A Field Guide to Genetic Programming" kitaplarını tavsiye ederim. Geri kalanları hep akademik kitaplar, dolayısıyla röportajı yabancı isimlere boğmayayım şimdi, merak edenler bana ulaşırlarsa isimler verebilirim bol bol.


11. Bilim ile uğraşan veya ilgilenen herkese mutlaka okumalarını tavsiye ettiğin bir kitaplar hangileri? Ayrıca yaptığınız spor, tavsiye edeceğiniz film, müzik nelerdir? Bulunduğunuz kurumun size sunduğu sosyal etkinlikler nelerdir?

Bana kalırsa insan evrim öğrenmek istiyorsa biraz para biriktirip, Scott Freeman ve Jon Herron’ın "Evrimsel Analiz" kitabı ile Douglas Futuyma’nın "Evrim" kitaplarını almalıdır. Gerekirse diğer hiçbirini almayın ama bu ikisini mutlaka alıp okuyun. İşin özü bunlarda çünkü… Ama illa popüler bilim okuyacağım denirse, tavsiyelerim şöyle: Tabii en başta kendi kitabımı öneriyorum, kendime torpil geçiyorum. "Evrim Kuramı ve Mekanizmaları", evrime giriş ve temeller için çok uygun bir kitap. Francisco Ayala’nın "Evrim" kitabını bir edinin derim, çok güzel bir kitap. Bence herkes mutlaka Richard Dawkins’den "Ataların Hikayesi" isimli kitabı okumalıdır; yazarın kaleme aldığı en başarılı kitaptır; bence “ailenizin ateisti” Dawkins’in yazarlık kariyerinin doruk noktasıdır, o kitabı aşabileceğini hiç sanmıyorum. Dolayısıyla mutlaka okunmalı. Onun haricinde Stephen Jay Gould’un "Olağanüstü Yaşamlar" ve "Pandanın Başparmağı" isimli kitapları okunmalıdır. Böylece evrimsel biyolojide sadece Dawkins olmadığı görülecektir. Tabii ki Steve Jones’dan "Neredeyse Bir Balina" ve Neil Shubin’den "İçinizdeki Balık" mutlaka okunmalıdır. James ve Carol Gould’un "Hayvan Zihni" bulunabilirse mutlaka ama mutlaka okunmalıdır. Daha genel olaraksa Carl Sagan’ın "Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı" ve "Kozmos" kitapları okunmalıdır. Kitap konusunda aklıma gelen ilk tavsiyeler bunlar.

Robotların yükselişine 5 kala...


Sporla pek aram yok diyebilirim, göbeğimle mutluyum. Son 3 senedir jimnastik salonuna gideceğim güya, halen planlama aşamasındayım, malum zor iş. Hiç ısınamadım spor işine. Keşke kafayı çok çalıştırınca yeterince kalori yakabilsek… Her hakiki Teksaslı gibi at binmeyi biliyorum, şaka yapmıyorum. Türkiye’deyken eğitimini almıştım, bana orada kovboylar var, düello falan yaparsın, lazım olur dediler, öğrendik biz de. Meğerse Türkiye’nin ABD halkı ile ilgili uydurmalarından bir diğeriymiş. O kadar da hazırlanmıştık işe atla gidip geleceğiz diye (şaka yapıyorum).

Filmler… Filmlerle de öyle müthiş aram yoktur, kafa dağıtmak için ayda yılda birkaç sefer izleyebiliyorum. Fanatiği olduğumu söyleyebileceğim dört film serisi var: birincisi tabii ki Jurassic Park serisi. İkincisi Maymunlar Cehennemi (Planet of the Apes) serisi tabii ki... Üçüncüsü ise Matrix serisi. Sonuncusu ise bu sıralamada beklenmedik olabilecek bir şekilde Testere serisi. İlk ikisinin çok sıkı hayranıyım, son ikisi de kurgu, mesajlar ve içerik bakımından beni çok fazla etkilemişti. İlk üçü bilimseverler için zaten klasiktir sanırım; ancak klasik olmayı hak ediyorlar. Testere izleyip de beğenen insanlara laf ettiğim, hatta sövdüğüm zamanları hatırlarım; ancak 7'sini birden izleyince hayran kalmamak elde değil içeriğe... Onun haricinde dizi canavarıyımdır, daha kısa oldukları için daha fazla zaman ayırabiliyorum. En sevdiğimden en az sevdiklerime doğru sıralayacak olursam: House, Black Mirror, Behzat Ç., Lie To Me (ilk sezonu sadece), Person of Interest, Dexter, Game of Thrones, Orange Is the New Black, Breaking Bad, Prison Break, Mentalist, Big Bang Theory, LOST, How I Met Your Mother, Walking Dead, Revolution, Fringe, Heroes, The Wire, True Detective…

Müzik de hayatımın olmazsa olmaz bir parçası. Gerçekten yaptıkları her işi beğendiğim tek grup Metallica. Anlamlandıramadığım bir bağ var bu grupla aramda. Onun haricinde rock-metal ve country müzikten çok hoşlanıyorum. Aslında farklı zamanlarda dinlediğim farklı müzikler var sanırım. Makale okurken Türkçe pop-rock-metal müzik dinlemeyi seviyorum, çünkü öteki türlü kafam karışıyor. Türkçe makale yazarkense İngilizce grupları dinliyorum. Megadeth, Disturbed, Stone Sour, Iron Maiden, Children of Bodom, Lamb of God, Avenged Sevenfold, System of a Down, Korn, Nightwish, Epica sevdiğim metal gruplarından. Sıkı bir Bon Jovi hayranıyımdır aynı zamnanda. Audioslave, Pearl Jam, Guns 'N Roses da favorilerim arasındadır. Fakat dinlediğim müziklerin sınırı yok. Yeri gelir bir Müslüm ya da Orhan Baba patlatabilirim, yeri gelir Skrillex ile koparım. Özellikle gergin zamanlarda klasik müziğe de başvuruyorum sık sık, örneğin Moonlight Sonata bazen 4-5 saat boyunca tekrar tekrar çalacak şekilde dinlediğim bestelerdendir. Daha az bilinen sanatçıları da takip etmeye çalışıyorum elimden geldiğince; Can Gox hayranıyımdır mesela. Fakat müzik kültürüm daha çok metal ve rock müzik dahilinde diyebilirim. 

Son sorunuza gelecek olursam… ABD’de sosyal olanaklar çok fazla. Her hafta bedava sinema var mesela; geçenlerde Life In A Day diye çok hoş bir film izledim. Bunun haricinde müthiş bir spor salonu kompleksi var okulun, aklınıza gelebilecek her şeyi barındıran. Topluluklar falan derken zaten olanaklar sınırsız. ODTÜ kültüründen gelen biri olarak bunları yabancı karşılamadığımı söylemek zorundayım, ODTÜ o konuda müthiş zengindi. Ancak yine de TTU’nun ondan eksik kalan bir tarafı yok; kaldı ki TTU ufak bir üniversite sayılır. ABD’de bu olanaklar çok geniş. 


12. Yurt dışında biyolog olmanın sıkıntıları nelerdir?

Ben “Kafamı koyduğum yer evimdir.” tarzında bir insan olduğum için pek bir zorluğu yok. Aile ve sevgili özleniyor tabii. En büyük derdi o. Bunun haricinde yurtdışı bilgice ve kültürce çok daha zengin bana kalırsa. İnsanlar yaptıkları işin öneminin farkındalar ve bu insana müthiş bir güç veriyor. Ben şimdiye kadar hiçbir dişe dokunur sıkıntıya rastlamadım. Hani insanların tipik sıkıntılarını duyup duyuyorum işte memleket hasretiyle yanıp tutuşuyorum, peynir yok, bilmem ne yok, simit olsa da yesek, bir kestane şekeri yok nasıl memleket bu gibilerinden şeyler. Ben son 6 senedir düzenli olarak ABD’ye gelirim (bu seferki 4-5 senelik doktora haricinde, her seferinde en az 3 ay olmak üzere), daha böyle “aşermelerim” hiç olmadı. Bundan sonra da olacağını sanmıyorum. Çok kolay uyum sağlayan biriyimdir, muhtemelen ondan. Böyle konularda duygusal yanım aşırı zayıftır.

Labda bir çalışma günü...



13. Ülke dışında tahsil almak gerekli midir? Kimler için daha uygundur?

Az önce de bahsettiğim gibi, evet, ben fırsat bulabilen herkesin en azından belli bir eğitim seviyesini (yüksek lisanstır, doktoradır, doktora sonrasıdır) yurtdışında geçirmesi gerektiği kanaatindeyim. Zaten ülkemizdeki büyük üniversiteler de buna teşvik ediyorlar. ODTÜ’de lisans-master-doktora yapıp da doğrudan hoca olamıyorsunuz. Yurtdışı deneyimi gerekiyor. Gerçi son birkaç yıldır ülke içindeki başka üniversitelerde deneyimi de yeterli buluyorlarmış galiba. Üzücü (ama olanakları olmayan insanlar için son derece anlaşılır) bir değişiklik. Üniversiteler ve devlet bunu daha fazla teşvik etmeli, bol bol para ayırmalı bu işe. 


14. ABD'deki (bulunduğunuz ülkedeki) kurumların yabancı biyologlara (ve özellikle Türklere) karşı özel bir tutumu var mıdır?

Hayır, hiçbir tutumları yok. Herkese son derece açık insanlar, asla önyargıları bulunmuyor. Tabii ülkemizin isminin İngilizcesinden ötürü kaçınılmaz bir “hindi” (turkey) geyiği dönüyor, öyle veya böyle. Hele bir de benim bulunduğum eyalet olan Teksas’ta “Turkey” diye bir şehir var. Bir de “Teksas’taki Turkey’den misin?” geyiğine katlanmam gerekiyor. Ama insan bağışıklık kazanıyor 2-3 seferden sonra galiba. Onun haricinde her zaman aynı canayakınlık ve açıklıkla karşılaştım. Amerikan toplumu müthiş bir toplum… İnanılmaz karışıklar ve bunun farkındalar. Farklılıklarından güçlerini alıyorlar. Onca ırkçılık geçmişine rağmen herkese müthiş açıklar, herkesi kucaklamayı biliyorlar. Türkiye’de hiç görmediğim şeyler bunlar; bizde laftadır hep misafirperverlik. Burada anlatmam çok uzun sürer; ancak merak edenler Couchsurfing denen sistemi bir araştırsınlar. Amerika bize hep politikasıyla anlatılır, hep onu görürüz. İnsanlarının o “öcü ABD” ile alakası yok. Hele ki toplumumuzda dönen sahte bilgiler iyice komik hale geliyor ABD’yi gördükten sonra: “Amerikalılar içine kapanıktır, soğuktur, misafirlik bilmezler, komşusunun çocuğunu yemiş bir tanesi…” falan. At atabildiğin kadar. Hepsi uydurma, daha Türklerin Amerikalılara karşı ileri sürdükleri olumsuz sıfatlardan 1 tanesinin doğru olduğunu görmedim. Nasıl doldurulduysak bu insanlara karşı…

AronRa ile birlikte...


15. ABD'deki (bulunduğunuz ülkedeki) ünlü araştırma merkezlerine eğitim amaçlı olarak girebilmek mümkün müdür?

Elbette. Kendi üniversitemden örnek vermem en doğrusu olur. Texas Tech çok hızlı büyüyen bir okul. Şu anda 1. Sınıf Araştırma Üniversiteleri arasına girebilmek için çok çabalıyor. ABD’de bu kurumlar kabaca 3 sınıfa bölünüyor ve TTU 2. sınıfa düşüyor. Ama onun en üstündeki üniversitelerden biri. 5 senelik akreditasyon planını 1 senede tamamlamayı başaran çok nadir, çok hırslı üniversitelerden birisi. Çok yakın sürede adı Stanford, Harvard, MIT, Georgia Tech gibi isimlerle anılacaktır, eminim. Şimdiden ülke çapında ses getiren araştırmalar yapılıyor, özellikle mühendislik, temiz enerji, tarım, gıda, biyoloji alanlarında… Kapıları herkese açık, tabii her üniversitede olan bir seçim sürecinden geçiliyor. Bunun haricinde ABD zaten 1 numaralı göç merkezi olduğundan, bu kurumların açıklığı aşikar. 


16. Araştırma ekibinizden bahsedebilir misiniz?

Biz şu anda göreceli olarak ufak bir ekibiz. Akademik danışmanımız haricinde biri ben olmak üzere 3 doktora öğrencisiyiz. Ben ne yaptığımı anlatmıştım. Diğer arkadaşlarımdan birisi Türk, diğeri Amerikalı. Türkiye’den olan arkadaşım doğrudan sözünü ettiğim MEMS alanında çalışıyor. Diğer arkadaşım ise MEMS’in biyomedikal uygulamaları alanında çalışıyor. Akademik danışmanımız olan Burak hoca Dünya’nın en prestijli mühendislik okullarından biri olan Carnegie Mellon Üniversitesi mezunu. Daha önce bahsettiğim gibi, alanında çok tanınan birisi. Öncesinde ise ODTÜ’de okumuş o da… Ayrıca ekibimizde benimle birlikte robotlarım üzerinde çalışan 4 lisans öğrencisi var. 1 tane de yeni master öğrencisi aldık laboratuvara, o da MEMS üzerinde çalışacak. Böyle bir ekibiz, sıfırdan bir laboratuvar kuruyoruz denebilir burada, bu yüzden çok çalışmamız gerekiyor.

Laboratuvar arkadaşlarım...



17. Bize araştırma ekibinizin bir rutin gününü anlatabilir misiniz?

Benim burada her günüm rutin geçiyor diyebilirim. Evrim Ağacı ve araştırmalar dolayısıyla zaten her gün “yapmam gereken” şeyler tüm günümü kaplıyor. Akademinin beni en çok çeken taraflarından biri esnek olması… O “özel sektördeki” sinir bozucu hiyerarşiden yoksun. Gene var hiyerarşi; ancak rahatsız edici ölçüde değil. Akademide “işini beklenen kalitede bitir de, nasıl bitirirsen bitir” anlayışı var. Bu çok güzel bir yaklaşım. Başının etini yiyen bir “müdür” yok. Akademi bünyesindekilere güveniyor. Zaten işini yapamıyorsan, gideceğini biliyorsun. Dolayısıyla ben kendi çalışma saatlerimi ve tempomu belirleyebiliyorum, bu da Evrim Ağacı’nı sürdürmemi mümkün kılıyor ki bu benim için birincil öneme sahip bir konu. 

Ben geç yatıp, geç kalkanlardanım. Gece 3-4 civarında yatıp sabah 10-11 gibi kalkarım genelde. Özel sektörde imkansızdır bu. 12 gibi laba giderim ve akşam en az 8’e kadar çalışırım, bazen gece 12’yi geçtiğim olur. Laboratuvarda hep bilgisayar başındayız, çünkü ben programlama ile uğraşıyorum. Eh, Evrim Ağacı da olunca… Gün boyu koyduğum hedefleri bitirmeye çalışırım. Verecek dersim varsa dersleri veririm, alacağım dersleri alırım. Öğlen lab arkadaşlarımla yemeğe gideriz arada bir... Genelde bu şekildedir.

Labda sıradan bir gün...


Gün boyunca; ancak özellikle gün içindeki akademiyle ilgili işlerim bittikten sonra Evrim Ağacı’na odaklanırım. Her gün düzenli bilgilerin hazırlanması gerekir, bu genelde tek başına 5-8 saat kadar alır. Bunu gün içine dağıtınca çok hissedilmiyor; ancak kimi zaman sadece yazdığım tek bir makale 7-8 saat alabilir. Tek bir makaleyi hazırlamakla ilgili rekorum toplamda 35 saat, insanın evrimiyle ilgili bir yazıydı. Böyle uzun çalışmaları bölmek gerekiyor tabii. Bunlar haricindeyse akşamları Evrim Ağacı paylaşımlarını hazırlarım, bir de aralarda 1-2 bölüm dizi izlerim.  Tüm bunlara tabii Evrim Ağacı’na gelen tüm yorumları ve soruları yanıtlamak da eklenince, işin devasalığı görülebilir. Sabah 3 civarına kadar bunlarla uğraşırım. Ama dediğim gibi, gönüllü olarak ve zevkle yapıyorum. Bunlar hoş emekler ve boşa gitmediğini, desteklendiğini bilmek güç veriyor. Mesela şu anda bu röportajı yapıyor olmamızdan ötürü bir sonraki gün yapacağım paylaşımları hazırlama sürecimin epey bir uzaması gerekecek. 

Şaka yapıyorum tabii ki, çok eğlenceli bir röportajdı, teşekkür ederim.
6 Yorum