Dinozorlardan Kuşlara Evrimin En Net Örneklerinden Birisi: Archaeopteryx

Yazdır Dinozorlardan Kuşlara Evrimin En Net Örneklerinden Birisi: Archaeopteryx
Kanatlı bir sürüngen veya kuyruğu kemikli bir kuş olur mu? Sürüngenlerden kuşlara geçişin en büyük kanıtı, evrimin belki de en ilgi çekici canlısı Archaeopteryx hakkında ne biliyoruz? Dinozorlardan kuşlara geçişin izlerini taşıyan bu canlı, diğer bir tanımıyla adeta tüylü bir dinozor! Sürüngenler sınıfında yer alan dinozordan, kuşlar sınıfına geçişin bir örneği olarak karşımıza çıkan Archaeopteryx aynı zamanda, bilim düşmanlarının sıkça dile getirdiği “ara form yok” iddiasına da tek başına darbe vuran bir canlı. Aslında canlılar içindeki/arasındaki değişim durağan bir durum olmadığı için herhangi bir canlıya ara form demeden önce biraz daha düşünmek gerekiyor. Değişim devam ettiği için net sınırlar çizmeden, “ara form budur” demek hatalı olabilir. Archaeopteryx de bir dönem çevreye uyum sağlayabilen ve bu sayede neslini bir süre devam ettirebilen bir canlıydı. Bu hesaba göre Archaeopteryx’in ataları dinozorlara da, Archaeopteryx’ten evrilen kuşlara da ara form diyebiliriz. Sınırları çizmeden bir canlıya ara form demek tam anlamıyla bahsedilen anlamı vermeyebilir. Bu anlamda ara form demeden önce sınırları çizmek gerekiyor. Kısaca dinozorlar ile kuşlar arasına bir köprü yapmaya hazırlanan bir mühendissek, köprünün adını Archaeopteryx koymamızda herhangi bir sakınca yok diyebiliriz.

Günümüzden yaklaşık 200-142 milyon yıl öncesine denk gelen Jura Devri’nin sonlarında ortaya çıktığı görülen Archaeopteryx; Eski Yunanca eski, ilkel anlamına gelen arkhaios ile tüy, kanat anlamına gelen pteron kelimelerinin birleşimiyle isimlendirilmiş. Üç parmaklı pençeleri ve bir kuşta görmeye alışık olmadığımız diş yapısıyla tam anlamıyla dinozorlar ile kuşlar arasındaki geçişi simgeleyen bu canlı, bu yönüyle bilim dünyasında oldukça önemli bir yere sahip. Carl von Linnaeus’un geliştirdiği sınıflandırma sistemindeki yeriyle kuşlar sınıfı altında yer alan Archaeopteryx’in sınıflandırılmasında, yazının ilerleyen kısımlarında ayrıntılarına girileceği üzere, Von Meyer ve Wellnhofer’in oldukça önemli yerleri bulunuyor.


Günümüze kadar gelen bilgi birikimine göre, en küçük dinozor olarak karşımıza çıkan Compsognathus longipes ile birçok açıdan benzerlik gösteren Archaeopteryx, tüylü yapısı ve ellerindeki kemikleriyle adeta bir kuşu andırıyor. Kafatasındaki açıklıklara (narial, preorbital ve temporal olarak detaylarına bakabilirsiniz) bakacak olursak bir sürüngen, konu göğsü olunca da bir kuş olan bu canlı, evrim üzerine okumalar yapan insanların karşısına -bilim karşıtlarının olmadığını söylediği- ara tür/form durumuna bir kanıt olarak çıkıyor. 

Birçok Archaeopteryx için de geçerli olan bir görüşe göre, sürüngenlerden kuşlara geçiş aşamasında olan bazı değişimler şunlardır:

1) Ara çene kemiklerinin (premaxillae) uzaması ve dişlerin kaybolmasıyla çeneden gaganın oluşumu,
2) Göz ve göz çukurlarının büyümesi,
3) Beynin ve beyin boşluğunun büyümesi,
4) Çene kemiğinin arka kısmının (quadratum) kafatasına serbest hareket imkanı verecek bir eklemle bağlanması (streptostilik hal).

Yukarıdaki değişim genellemesinden hareketle, Archaeopteryx’e ait kalıntılar ve oluşturulan görseller incelendiğinde, Archaeopteryx’in sürüngenler ile kuşlar arasındaki geçişte önemli bir yere sahip olduğuna kesin gözüyle bakıyoruz. Fiziksel olarak, hafifçe büyük olan omuru ve kuştan çok sürüngene benzeyen yapısıyla karşımıza çıkan bu canlı, gövdesinden sonra gelen -hiçbir kuşta bulunmayan- uzun kuyruğuyla son buluyor. İskeletinin diğer öğeleriyle ilişkisiz konumda bulunan -gastralia adındaki- karın kaburgaları, modern kuşlarda görülmeyen özellikleri arasında yer alıyor.

Bir kuşun uçmasına olanak tanıyan, kanat kaslarının sternuma bağlanma durumu Archaeopteryx’te biraz garip işliyor. Archaeopteryx lithographica’da kemikleşmiş bir sternum bulunmaması, onun günümüz kuşları kadar iyi bir uçucu olmadığını da gösteriyor. Archaeopteryx’in parmakları da bizlere oldukça ilginç bilgiler veriyor. Üç parmağı bulunan bu canlının, iki parmağı tüylerle kaplı değil, yani serbest durumda. Aynı özelliğin görüldüğü çingene tavuklarında da atıf yapılan bu özelliği, onun ağaçlara tırmandığını söylüyor olabilir. Bir diğer yandan kertenkele kalçalı adı verilen saurischia dinozorlarınkine benzeyen ve koşmaya elverişli bacak yapısına sahip olan Archaeopteryx’in arboreal bir yaşam tarzına sahip olduğu, yani kısaca gününün büyük bir kısmını ağaçta geçirdiği de düşünülüyor.

Archaeopteryx’in bacak yapısını anlatan Celal Şengör, bir makalesinde aynen şöyle yazmış:

“Arka bacak kemiklerinden uyluk kemiğinin (femur) kafası içe dönmüş, baldır kemiği (fibula) küçülmüştür. Dizler ve ayak bilekleri basit reze eklemleri oluştururlar. Kaval kemiğinin (tibia) ucu bilek kemikleriyle (tarsalia) birleşmiş, tarak kemiklerinin (metatarsalia) yakın uçları da bilek kemikleriyle kaynaşmıştır. Tarak kemiklerinin uzun olup, kısmen birbirleriyle kaynaşmışlardır. Üç parmak ileri bakar, biri ters dönmüştür. Tüm bu özellikler hem kuşlara hem de iki bacak üzerinde hareket eden “kertenkele kalçalı” dinozorlarınkine benzediğinden, Archaeopteryx’in dinozorlarla modern kuşlar arasındaki yerine başka bir kanıt oluşturur.”

Fiziksel açıdan işin özü Archaeopteryx’e nasıl baktığınızda bitiyor. Bu canlıya ait fosilleri incelerken veya araştırırken sadece tüylere bakacak olursanız “bu canlı sıcakkanlıdır, o yüzden kuştur” diyebilirken; iskeletinin detaylarına girecek olursanız da oyunuzu sürüngenden yana kullanmış oluyorsunuz.


Fosilin Bulunuşu

Archaeopteryx’e ait ilk fosil, 1855 yılında Güney Almanya’da Jachenhausen yakınlarındaki Altmühl Vadisi’nde bulundu. Arka bacak parçaları ve silik bir şekilde el/kanat kalıntısından ibaret olduğu için fosilin o dönemlerde anlaşılması çok güçtü. Bu fosil üzerinde çalışan paleontolog Hermann von Meyer o dönemde fosilin bir “ara geçiş formu” olduğunu anlayamamıştı. 1860 yılına gelindiğinde Solnhofen’de Kohler Taş Ocağı’nda yeni bir fosil daha bulununca işler aydınlanmaya başladı. Bu fosil üzerinde de çalışan von Meyer, 60 mm uzunluğunda, 11 mm genişliğinde bir tüy olduğu görülen fosilin “Üçüncü Zaman öncesi bir kanat tüyü” olduğunu belirtti. Buna benzer bir fosil de 1861 yılında Langenaltheimer Haardt’daki Ottmann Taş Ocağı’nda bulundu. Von Meyer bu fosiller üzerine görüşlerini 30 Eylül 1861 yılında yazdığı bir mektupta şöyle anlattı:

“Geçenlerde hakim Bay Witte litografya kalkerleri içinde tüylerle kaplı bir hayvanın tam korunmuş bir iskeletinin bulunduğunu bana bildirdi. Şimdi yaşayan kuşlardan bu hayvan bazı yönleriyle ayrılmaktadır. Tarafımdan incelenmiş olan tüyü detaylı bir şekille birlikte yayınlayacağım. Hayvanın adlaması için Archaeopteryx lithographica adı bence uygundur.”

Archaeopteryx fosillerinin Cuvier’in “organların uyumluluğu” kuralıyla çeliştiğini düşünen von Meyer, bu fosil kalıntıları üzerine net bir kanıya varamamış; bu canlının kuyruğu olduğu için kuş olmadığını, tüyleri olduğu için de sürüngen olmadığını düşünmüştü. von Meyer açısından olaylar böyle ilerlerken Andreas Wagner ise asistanı Oppel’in tanımlamalarını merkeze alarak 9 Kasım 1861 yılında Bavyera Bilimler Akademisi’nin bir toplantısında bu fosilin tüylerle kaplı bir sürüngen olduğunu açıkladı. Bu açıklamayla da kalmayan Wagner, bu fosile “bilmece sürüngen” anlamına gelen Griphosaurus ismini koymuştu. Bir diğer yandan büyük anatomist Richard Owen da bu fosili incelemişti. Dönemin ders kitaplarına girdiği görülen bu fosile ismini de veren Owen, detaylı bir şekilde incelediği bu fosil için, Yunanca uzun kuyruk anlamına gelen, Archaeopteryx macrura ismini uygun bulmuştu. British Museum (şimdiki adıyla Natural History) bünyesinde yer alması nedeniyle, bu fosil Londra örneği olarak da bilinir.


Yıl 1877’yi gösterdiğinde, ilk bulunan Archaeopteryx fosilinin 15 km kadar doğusunda Blumenberg’deki bir taş ocağında bir iskelet daha bulundu. Birincisine oranla çok daha net bir şekilde seçilebilen bu fosilde ilginç bir ayrıntı vardı. Kafatası incelendiğinde dişleri olduğu fark edilen bu fosil, Wilhelm Dames tarafından incelendi ve 1884 yılında Archaeopteryx macrura ismiyle, bir önceki buluntunun farklı bir örneği olarak sınıflandırıldı. Bu fosil ise Berlin’deki Humboldt Üniversitesi Doğa Tarihi Müzesi’nde yer aldığı için Berlin örneği olarak bilinir.

Dragons of the Air adlı önemli bir eserin sahibi de olacak olan Harry Govier Seeley, 1881 yılına gelindiğinde bu fosiller hakkındaki fikirlerini açıkladı. Seeley, Londra ve Berlin örnekleri üzerinden yaptığı çıkarımlarca, bu iki fosilin cins açısından olmasa bile farklı bir tür olduğunu belirtti. Seeley’nin bu görüşünde merkeze oturan şey ise iki örnek arasındaki kemik oranlarının tutmamasından kaynaklanıyordu. Kuyruk omurlarının yanlış sayılması bir yana dursun, Dames de iki örnek arasındaki kalça kemiği farklarının bu iki fosilin ayrı birer tür olduklarına yeterli kanıt olacağının altını çizdi. Bu gelişmeyle -fosilin satın alınmasına yardımcı ola Werner von Siemens’in onuruna- Berlin örneğinin adı Archaeopteryx siemensi olarak değiştirildi. Bu tarihten 1956’ya kadar Archaeopteryx’e ait bulunan fosiller, yani bir ve ikinci iskelet, birçok bilim insanınca incelendi, bu fosiller üzerine farklı isimler ortaya atıldı.

Yıl 1954’e geldiğindeyse British Museum’un o zamanlardaki müdürü Sir Gavin Rylands de Beer, Archaeopteryx üzerinde bir çalışma başlattı. Londra örneği ile Berlin örneğini karşılaştıran de Beer, bu iki fosilin aynı türe ait olduğunu belirtti. Uluslararası Zoolojik Adlama’nın 27. maddesine göre Londra ve Berlin örneklerinin Archaeopteryx lithographica von Meyer olması gerektiğinin üzerinde durdu. 1956’da -her ne kadar Archaeopteryx fosili olduğu hemen anlaşılamasa da- bir fosil daha gün yüzüne çıktı. Bu iskelet, Londra örneğinin bulunduğu yerin sadece 250 metre uzağındaydı. Kötü korunmuştu ve kafasına erişilememişti. Bir diğer yandan 1951 yılında da bir taş ocağı sahibi tarafından bir fosil daha bilim dünyasına iletilmişti. Başlarda bir Compsognathus’a ait olduğunu düşünülen bu fosilin, Archaeopteryx’e ait olduğunun anlaşılmasıyla birlikte, bilim dünyasının elindeki Archaeopteryx fosillerinin sayısı da artmıştı. Sonradan fark edilen Archaeopteryx fosili sadece bunlarla sınırlı değildi. 1970 yılında ABD Yale Üniversitesi’nden John H. Ostrom, Hollanda’daki Teyler Müzesi’nde incelemeler yaparken, 1860 yılında Hermann von Meyer’den satın alınmış olan bir fosile rastladı. 1855 yılında Altmühl Vadisi’nde bulunan bu fosile, bulunuş tarihinden iki yıl sonra, von Meyer tarafından Pterodactylus crassipes ismi verilmişti. Bu fosil üzerinde çalışan Ostrom, bu fosilin de bir Archaeopteryx’e ait olduğunu kanıtladı.

1987 yılında Friedrich Müller’in kişisel koleksiyonundan çıkan bir fosil de Archaeopteryx’i işaret ediyordu. Bu fosili yıllar önce satın alan Müller, henüz fosilin temizleme işlemini yaptırmamıştı. Bu bağlamda bir Compsognathus olduğu sanılan fosilin, detaylı bir incelemenin ardından “tüyleriyle birlikte korunmuş bir” Archaeopteryx olduğu anlaşıldı. Ayrıca bu fosil, Archaeopteryx buluntuları arasındakilerin en büyüğü, muhtemelen de en yaşlısıydı. Sternum adı verilen goğüs kemiği bulunmayan bu fosil, Archaeopteryx’lerin çok da iyi bir uçucu olmadıklarını göstermişti.

Archaeopteryx fosilleri arasındakilerin belki de en ilginci son bulunanı oldu. 1992 yılında Solnhofen yakınlarında, Langenaltheim’ın doğusunda, Langenheimer Haardt’taki bir taş ocağında bulunan bu fosil, ele geçen Archaeopteryx fosilleri arasındakilerin en küçüğüydü. Kafasından kuyruğuna kadar 30 cm kadar olan bu fosil, genç bir hayvana ait olamazdı. Müller’in kişisel koleksiyonunda çıkan fosilin aksine bu küçük dostumuzda kemikleşmiş bir göğüs kemiği bulunuyordu. Tibia adı verilen kaval kemiğinin ve ayakların -diğer Archaeopteryx fosillerine göre- gövdeye oranla daha büyük oluşu bu fosilin farklı bir türe ait olduğunu akıllara getirdi. Bu fosille birlikte bir kez daha Archaeopteryx’in adlandırmaları üzerine tartışmalar başlamıştı.


Archaeopteryx’e Yönelik Eleştirilere Yanıtlar

Evrimsel süreçte "ara geçiş türü" olarak tabir edilen, önemli canlı grupları arasındaki evrimsel geçişleri gösteren türlere ve fosillere en güzel örneklerden biri olan Archaeopteryx üzerine birçok hatalı bilgi, art niyetli kişilerce halk arasında yayılmaktadır. Elbette ki bilim düşmanı olan ve genellikle evrimsel biyoloji konusunda gerekli altyapıya ve bilgi birikimine sahip olmayan bu kişilerin argümanlarının bilimsel herhangi bir geçerliliği bulunmamaktadır. Dahası, Archaeopteryx ile ilgili ikinci sınıf evrim karşıtı sitelerde okuyabileceğiniz tipik "eleştirilerin" her birine kapsamlı ve net cevaplar vermek mümkündür. 

Söz konusu bilim düşmanı şahıslar, bu fosilin sahte olduğunu ileri sürecek kadar ileri gitmişlerdir. Amaçları, Archaeopteryx fosiline saldırarak Evrim Kuramı'nı zayıflatmak ve mümkünse, çürütmektir. Ne var ki sundukları argümanların hiçbiri Archaeopteryx türünün gerçekliğine ve fosilin ilginç özelliklerine karşı bir tez oluşturmadığı gibi, istisnasız olarak hepsi hatalıdır.


Evrim ve bilim düşmanlığıyla ilgili en büyük sıkıntılardan birisi "cımbızlama" olarak Türkçeleştirebileceğimiz, çeşitli kaynaklardan 1-2 cümleyi çekip, bağlam haricinde kullanarak kendi çarpık argümanlarını destekleme çabasıdır. Bir diğer sorun, geçersiz kaynakları geçerli gibi yansıtma çabasıdır. Örneğin evrim düşmanları Archaeopteryx ile ilgili argümanlarının temelini oluşturan kaynaklarda, kilise ile sıkı sıkıya bağlantılı olduğu bilinen, dolayısıyla evrime karşı bilimsel olmayan bir inada sahip olduğu bilinen bilim insanlarının hiçbir zaman yayınlanmamış ve yayınlanmaya değer görülmemiş makalelerini kanıt olarak sunmaktadırlar. Bunun da ötesinde, Archaeopteryx ile ilgili karşıt tezlerinin temeli olan birçok site ve kaynakta, herhangi bir bilimsel referans sunma yöntemine bile başvurmaksızın, "bilmem ne dergisinin bir sayısı” şeklinde kaynaklandırmalarda bulunmaktadırlar.

Öncelikle bu iddiaların en yaygın ve ele almaya değer olanlarını birkaç maddede sıralayalım ve bunları tek tek analiz edelim. Bunu yaparken, olabildiğince kısa ve net şekilde, çok fazla teknik detaya girmeksizin, söz konusu argümanların neden asılsız olduklarını izah edelim:

İddia-1: "Uçan canlılarda bulunan göğüs kemiği (sternum) bulunmuyordu."

Gerçek-1: Wellnhofer’ın incelediği ve yazdığı gibi (1993), Archaeopteryx‘in bir sternum kemiği bulunuyordu ancak diğer kemikler gibi kemikleştiği için, Archaeopteryx ilk bulunduğunda ayırt edilememişti. Bilimden anlamayan şahıslar, güncel olmayan ve yanlı kaynaklardan yola çıkarak, kendi istediği yönde delilleri saptırmaktadır.


İddia-2: "Tüylerin yapısı canlının bir geçiş formu gibi değil de bir kuş gibi “mükemmel” uçabildiğini gösteriyordu."

Gerçek-2: Speakman & Thomas (1994), modern kuşların asimetrik tüy yapısıyla güya Archaeopteryx‘in tüy yapısını karşılaştırmışlardır. “Asimetri Oranı” denen ve ortalığı karıştıran bir ölçüm metodu vardır. Bu metodu kullanan Speakman & Thomas Archaeopteryx‘in bu ölçüme göre 1,25 değerinde bir asimetri oranına sahip olduğunu iddia etmişlerdir. Bu değeri ise, günümüzde tamamen terk edilmiş bir metot olarak, kuşların “uçabilme kapasitesi” ile doğru orantılamış ve hataya düşmüşlerdir. Sonuçlarında “bu değerin modern ve uçan bir kuşunkine göre (en kötüsü bile 2,2′dir) çok düşük, modern ve uçamayan bir kuşunkiyle ise hemen hemen aynı” olduğunu belirtmişlerdir. Söz konusu evrim karşıtlarının  Archaeopteryx ile ilgili argümanları, bu hatalı araştırmaya dayanmaktadır. 

Güvenilirlikleri son derece tartışmalı olan bu bilim insanlarının iddiasına göre Archaeopteryx sadece uçamayan, modern bir kuştur ve evrimsel biyolojinin öngördüğü gibi bir geçiş türü değildir. Ancak sonradan yapılan araştırmalarda, Speakman & Thomas’ın bir Archaeopteryx tüyü ile bile kıyaslama yapmadıkları bulunmuş ve bu iki kişi bilim sahnesinden silinmişlerdir. Tabii ki günümüz bilim düşmanları ve onların müritleri, bunu görmek istemezler. Fakat araştırmalar bunu açıkça ortaya koymaktadır. Yani evrime karşı olanların kaynak olarak kullandıkları kişiler, "uydurma veri üretimi" denen bir sahtekarlığa başvurmuşlardır! 

Dahası da var: İlk olarak Norberg (1995), Speakman & Thomas’ın kanat kıvrımını hesaba katmadan sonuçlar bulduklarını ispatlamıştır ki bir kuşun uçabilmesindeki en önemli etmenlerden biri kanadın kıvrımıdır (curvature). Paul Davis 1996 yılında, Speakman & Thomas’ın kanattaki tüyleri bile yanlış numaralayarak hesaplar yaptıklarını ortaya koymuştur. 

Daha sonradan yapılan araştırmalar, Speakman & Thomas’ın araştırmasına son noktayı koymayı başarmıştır: Asimetri Oranı’nın bir kuşun “uçuş kapasitesi” ile ilgili olmadığı gösterilmiştir. Asimetri Oranı, yalnızca uçan kuşlarda manevra kabiliyetini ölçmek ve tırmanış uçuşlarındaki yetkinliği belirlemek için kullanılmaktadır (J.M.V. Rayner). Dolayısıyla varacağımız sonuç, Archaeopteryx’in modern kuşlardakinden farklı olarak düşük asimetriye sahip olduğu ancak modern kuşlarınkinden farklı olarak bu düşük asimetrinin (ki uçmak için normalde yüksek asimetri gerekir, modern kuş tüyleri hayli asimetriktir) Archaeopteryx‘in uçmasına engel olmadığıdır. Bu da onun bir geçiş türü olduğunu kanıtlar.


İddia-3: "Kanatlardaki pençeler ve ağzındaki dişler ara form olmadığını gösteriyordu."

Gerçek-3: Evrim karşıtlarının sıklıkla başvurduğu bu argümanda, art niyetli bir şekilde kafa karıştırma taktiği kullanılmaktadır. Archaeopteryx'in pençelerinin olması, bilim insanlarına göre evrimsel bir ara tür olduğunun ispatıdır. Bilim düşmanları ise, Archaeopteryx'in pençeleri olmasının sürüngenlerle bir ilgisi olmadığını söylemekte ve kafa karıştırmaktadır. Tezini desteklemek için de bilimsel bir gerçek olan ve halen var olan Touraco corythaix ve Opisthocomus hoazin türlerini göstererek, bu uçamayan kuşların da pençeleri bulunduğunu; ancak bu iki türün sürüngenlerle hiçbir ilgisi olmadığını söylemektedir. Bu tamamen hatalıdır. Hoatzin gibi kuşların diğer kuşlarla akrabalığı ilk etapta tam olarak çözülemediyse de, güncel araştırmalar bunların evrimsel ve taksonomik durumlarını tamamen netleştirmiştir. 2015 yılında yapılan bir genom dizileme ve analiz araştırması, söz konusu kuş türlerinin 64 milyon yıl önce evrimleşmeye başlayan ve dinozorlarla akrabalığı olan bir kuş grubundan geldiğini doğrulamaktadır. 

İddia-4: "Kulak yapısı günümüz modern kuşları ile aynıydı."

Gerçek-4: Ostrom’un da 1976 yılında yayınlanan ve halen çürütülememiş olan araştırmasının 132. sayfasına baktığımızda görebileceğimiz gibi, Archaeopteryx‘in kulak yapısında bulunan ve tıp biliminde “stout quadrate” olarak tanımlanan ve bunun titreşmesi sonucu “duyma” olayını gerçekleştiren kemik, sürüngenlerdekine göre oldukça büyüktü ancak sürüngenlerinkinde olduğu gibi üst çene bölgesine kaynamıştı. Bu da, bilim düşmanlarının bu iddiasının temelini oluşturan Dr. Duane Gish’in kulak yapısı iddiasının yalan olduğunu ispatlamıştır. Zaten bilim düşmanları da denileni anlamamış olacaktır ki, iddiasını kısa kesmiştir.


İddia-5: "Kanatları ara form olmasına engeldi."

Gerçek-5: Evrim karşıtları, bu argümanlarını Dr. Hinchcliffe'in bir çalışmasından almaktadırlar. Ancak işin tuhaf tarafı, kaynak olarak kullandıkları insanların isimlerini doğru bir şekilde yazma zahmetine bile girmemektedirler. Birbirlerinden sürekli olarak "kopyala-yapıştır" yoluyla bilim karşıtı yazıları yayan kaynaklarda, bu isim hatalarının da kopyalandığı kolaylıkla görülecektir. Yeri gelmişken belirtelim: Bilim düşmanlarının konu hakkındaki yetersizlikleri ve donanımsızlıkları, kullandığı kaynakları güncellemiyor oluşlarından rahatlıkla anlaşılabilir. Unutulmamalıdır ki bilim sürekli olarak ilerleyen, gelişen, hatalarını ayıklayan, güçlenen bir yapıdır. Bazı diğer bilgi türlerinin aksine statik ve durağan değildir. Aktif ve dinamiktir. Her neyse... Dr. J. Richard Hinchcliffe, tüylü dinozorlar üzerine araştırma yapan ve Evrim Teorisi’ni kabul eden, ayrıca Archaeopteryx‘in bir geçiş türü olduğunu da kabul eden bir bilim insanıdır. Bir makalesinde şöyle bir cümle geçmektedir:

“(…) Çin’de yapılan son buluşlar da gözler önüne sermiştir ki, tüylü dinozor evriminin basamaklarından biri olan Archaeopteryx (…)”

Bunun yanı sıra aynı profesör, Evrim Teorisi’ni destekleyen “Bacak Evriminin Gelişimsel Tabanı” (Developmental Basis of Limb Evolution) başlıklı makalenin de yazarıdır. Yani iddia edildiği gibi evrim karşıtı bir bilim insanı değildir.

Tüm bunlar bir yana, Archaeopteryx‘in kanatlarının var olması, ara form olması önünde hiçbir engel teşkil etmez. Zira kanatların evrimleşme amacı "uçmak" olmak zorunda değildir. Süzülmek, sıçramak, denge, vb. diğer amaçlarla da kullanılmış olabilir. Bu yapıların uçma konusundaki katkıları ve avantajları sayesinde evrimsel süreçte seçilmiş ve uçma aparatı haline gelmesi son derece olağandır. 


İddia-6: "Fosilin yaşadığı dönemle ilgili “zamanlama hatası” vardı."

Gerçek-6: Evrim karşıtları, “zamanlama hatası” olarak Eoalulavis (120 milyon yıl önce yaşamıştır) isimli bir türü göstermekte ve Archaeopteryx‘ten (150 milyon yıl kadar önce yaşamıştır) daha genç olmasına rağmen günümüzdeki modern kuşlara ait kanat yapısına sahip olduğunu iddia etmektedir. Aynı zamanda bu iki canlının aynı zaman diliminde yaşamış olmasının, evrimin gerçek olmadığına kanıt olduğunu iddia etmektedirler. Ne yazık ki burada da gördüğümüz art niyetli bir saptırma ve bilgisizlikten kaynaklı bir yorum hatasıdır. Evrim Kuramı'nı çürütmek için ileri sürdüğü Eoalulavis, zaten Archaeopteryx'ten evrimleşmiş olan bir türdür ve onun devamıdır. Tıpkı Homo neanderthalensis, Homo sapiens ile Homo heidelbergensis'in aynı zamanlarda yaşaması gibi, bu türler de aynı zamanlarda yaşamışlardır. Nasıl ki bizler, Homo heidelbergensis türünden evrimleşmiş ama onunla aynı zamanda yaşadıysak, ancak biri diğerinden evrimleşmiş olan bir türdür. Hatta öyle ki, Eoalulavis türünün kaşifleri, Nature dergisinde yayınladıkları makalede bu türden "Archaeopteryx ile modern kuş türleri arasındaki geçişi temsil ediyor." şeklinde bahsetmektedirler. 


Sonuç olarak; sürüngenlerden (daha spesifik olarak dinozorlardan) kuşlara evrimsel geçiş, onlarca farklı fosille ispatlanmıştır ve eksiksiz bir geçiş ortaya konulmuştur. Tek başına Archaeopteryx bile bu geçişi ispatlayabilecek bir türdür ki bu konuda bulunan tek fosil de tüylü dinozor da değildir. 

Yazan: ÇMB ve Emre Can Kartal (Evrim Ağacı)

Düzenleyen: Şule Ölez (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:
6 Yorum