Steve Brusatte’nin Memelilerin Yükselişi ve Saltanatı adlı eseri, memelilerin tarihini yalnızca dinozorları yok eden o meşhur göktaşının düştüğü günden ibaret sananlar için ezber bozan, baş döndürücü bir zaman yolculuğu sunuyor. Paleontolojinin karmaşık anatomik ve jeolojik verilerini edebi bir akıcılıkla harmanlayan yazar, bizleri memeli soy ağacının en derin köklerine, Dünya’nın bambaşka bir gezegen olduğu o kadim devirlere götürüyor. Kitabın ilk kısmını (Kretase sonu kitlesel yok oluşu) içeren bu incelemede, biz memelilerin (ve atalarımızın) gölgelerden çıkıp karmaşık ekosistemlerin mimarları haline gelişinin o destansı, sancılı ve çoğu zaman kıl payı hayatta kalışlarla dolu ilk 200 milyon yıllık öyküsüne odaklanıyoruz.
Hikayemizin köklerini tam anlamıyla kavrayabilmek için zamanı çok gerilere, suların Opabinia gibi tuhaf görünümlü, çok gözlü eklembacaklı benzeri canlılarla kaynadığı Kambriyen denizlerine ve ardından balıkların omurgalılara evrildiği 540-520 milyon yıl öncesine sarmamız gerekiyor. Ancak bizi biz yapan asıl devrim, atalarımızın 390 milyon yıl öncesinde sürünerek karaya çıkması, amfibilerden amniyonlu yumurtayı geliştiren tetrapodlara uzanmasıyla başlıyor. Yaklaşık 325 milyon yıl önce, Pensilvaniyen (Geç Karbonifer) döneminde Dünya iki devasa kara kütlesinin hakimiyetindeydi: Güney Kutbu'nu merkeze alan Gondwana ve Ekvator'u saran Lavrasya. Milyonlarca yıl içinde Gondwana'nın kuzeye sürüklenişi yavaş yavaş süper kıta Pangea'yı doğuracaktı. Bu dönem Dünya'sı, Calamites, Lepidodendron ve Sigillaria gibi ağaçların göğe yükseldiği, uçsuz bucaksız kömür yağmur ormanlarıyla kaplıydı. Oksijen seviyesinin bugünkünden çok daha yüksek olduğu bu devasa ormanlarda, Meganeura adlı dev yusufçuklar havada devriye geziyor, devasa bir kırkayak akrabası olan otçul Arthropleura orman tabanında geziniyordu. İşte tam bu ıslak, dev ağaçlıklı çağda, pullu ata canlılarımız evrim tarihimizin en kritik yol ayrımlarından birini yaşadı: Kafataslarındaki şakak pencerelerinin sayısına göre Diapsitler ve Sinapsitler (biz memelilerin ataları) olarak ikiye ayrıldılar. Diapsit kolu; kertenkelelerin, yılanların, gökleri fethedecek pterozorların, okyanuslara hükmedecek plesiozorların, dinozorların ve kuşların atalarını barındırırken; evrimsel süreçte bu şakak pencerelerini ikincil olarak kapatıp "anapsit" (deliksiz) kafatası yapısına bürünen kaplumbağalar da bu devasa gruba dahil olacaktı. Bilinen ilk diapsitlerden Petrolacosaurus ile ilk sinapsitlerden Archaeothyris, bu iki devasa soy ağacının o dönemdeki mütevazı ama son derece kritik temsilcileriydi.
Zaman ilerledikçe sinapsitler, Pelikozorlar (Pelycosauria) olarak bilinen bir gruba evrilerek erken dönem kara ekosistemlerinin ilk hakim omurgalıları oldular. Çoğu insanın sırtındaki o devasa yelkeni yüzünden yanlışlıkla bir dinozor sandığı Dimetrodon, aslında etobur bir pelikozordu ve doğrudan bizim kök memeli atalarımızdan biriydi. Ancak bu dönemde evrim tarihinde olağanüstü bir ilk yaşandı: Omurgalılar karada ilk kez bitkisel besinleri geniş çapta tüketmeye başladı.Sırt yelkenine sahip bitki yiyen Edaphosaurus ve fıçı gibi devasa gövdeleriyle, bitkileri sindirmek için muazzam bağırsak sistemleri geliştiren tombul kaseitlerden (Caseidae) Cotylorhynchus, kara ekosistemlerindeki ilk gerçek büyük otçullar olarak bu nişi doldurdular. Ancak bu pelikozor altın çağı kalıcı olmadı. 307-303 milyon yıllar arasında, Güney Kutbu'ndaki buz örtülerinin eriyip kaybolmasıyla bağlantılı olan "Karbonifer Yağmur Ormanı Çöküşü" yaşandı. Ekvatoral devasa Lepidodendron ormanları parçalandı, yerlerini kuraklığa daha dayanıklı tohumlu bitkiler ve Cycadales (sikatlar) almaya başladı. Su kenarlarına bağımlı pelikozorların çeşitliliği dibe vurdu. Erken Permiyen'de palazlanmış pek çok türden sadece birkaçı bu darboğazı atlatabildi.
Orta Permiyen'e doğru (yaklaşık 273 milyon yıl önce), hayatta kalan etçil bir pelikozor atasından devrim niteliğinde yeni bir grup türedi: Terapsitler (Therapsida). Yere yakın, hantal pelikozorların aksine terapsitler; gövdenin altına alınan, dik ve güçlü uzuvları sayesinde karasal yaşama tam uyum sağlamış, çok daha atletik canlılardı. Permiyen kara ekosistemleri adeta modern Afrika savanalarından farksız, karmaşık bir dengeye sahip topluluklar meydana getirmişti. Terapsitler akıl almaz bir çeşitliliğe ulaşarak alt gruplara ayrıldı. Bunların en kalabalığı, bitkileri koparmak için gagamsı bir yapıya ve iki kesici fildişine sahip olan Dikinodonlar (Dicynodontia) idi. Geniş toplumsal sürüler halinde yaşayan dikinodonlar, kısa süreliğine otçul nişini Moschops gibi kalın kafataslı Dinosefalyalar (Dinocephalia) ile paylaştılar. Bu "Permiyen savanının" yırtıcıları ise dehşetengiz Gorgonopsialardı. Kılıç dişli, son derece çevik ve acımasız bu avcılar, memeli atalarımızın tarihinde etoburluğun ulaştığı ilk korkunç zirveydi.
Fakat Permiyen devri, gezegen tarihindeki en büyük felaketle son buldu. 252 milyon yıl önce, günümüz Sibirya'sında faaliyete geçen devasa volkanların saldığı zehirli gazlar ve ani sera etkisi, tohumlu eğrelti otu ormanlarında saklanmaya çalışan terapsitler için tam bir kıyımdı. Kılıç dişli gorgonopsialar tamamen yok oldu. Dikinodonlar bir süre daha hayatta kalsalar da Triyas'taki bir sonraki kitlesel yok oluşta onlar da tarih sahnesinden silindiler. Terapsitlerin içinden sadece memeli kök soyunun asıl mirasçısı olan Kinodonlar (Cynodontia) sağ çıkmayı başardı. Erken Triyas'ta yaşayan ve dişleri sürekli tazelenen Thrinaxodon, bu direnişin en güzel örneklerindendi.
Geç Triyas'a gelindiğinde (yaklaşık 220 milyon yıl önce), dünyaya artık arkozorlar ve ilk dinozorlar hakimdi. Memeli soyu, hayatta kalabilmek için adeta küçülmek zorundaydı; fare ve sıçan ebatlarına inerek sinsi bir "gececil darboğaza" girdiler. Fakat bu zorunlu minyatürleşme, sıcakkanlı (endotermik) fizyolojinin kıvılcımını çaktı. Kemik içi kan damarlarının ufalması (hücrelere daha hızlı oksijen taşınması) ve kemik ile dişlerdeki oksijen-16/oksijen-18 izotop oranları, bu canlıların yüksek ve sabit bir beden ısısına sahip olduklarını kanıtlıyordu. Artan enerji ihtiyacını karşılamak için çiğneme kasları irileşti, yer değiştirdi ve yalnızca "dentary" adı verilen ana alt çene kemiği ile ilişkili hale geldi. Bu durum, paleontologların bir canlıyı "tam memeli" saymak için kullandıkları o muazzam anatomik devrimi doğurdu: Dentary-Squamosal eklemi. Sürüngenlerde pek çok küçük kemikten oluşan alt çene, memelilerde tek bir kemiğe dönüştü. Bazal memelilerin en ünlü temsilcisi fare ebatlarındaki Morganucodon ve Megazostrodon bu yeni çene eklemine sahipti; buna karşın Oligokyphus gibi kinodonlarda bu eklem henüz oluşmadığı için tam memeli sayılmıyorlardı. Çeneden dışlanan eski küçük kemikler (artiküler ve kuadrat) ise evrimsel bir mucizeyle ufalarak orta kulağımızdaki çekiç ve örs kemiklerine dönüştüler; "angular" kemiği ise kulak zarını tutan "ectotympanic" kemiğe evrildi. Brusatte bu süreci modern embriyolar üzerinde gözlemlemenin, "çene kemiklerinin kulak kemiklerine dönüştüğü evrim yolculuğunu yüksek hızda oynatan bir filme" benzediğini aktarıyor. Dahası, orta kulağın çeneden ayrılması tek bir seferde değil, evrim ağacında birbirinden bağımsız olarak en az üç kez gerçekleşti. Permiyen'de muhtemelen sadece duyu bıyığı olan kıllar, Jura'da bu yüksek enerjili gövdeleri yalıtan kalın bir posta dönüşmüştü.
Triyas dönemi, yaklaşık 600.000 yıl boyunca gelecekteki Atlas Okyanusu'nun kıyı şeridini yaratan mega yanardağ püskürmeleri ve canlılığın en az yüzde 30'unun yok olmasıyla sona erdi. Jura dönemine geçildiğinde dinozorlar artık mutlak devlerdi, ancak memeliler de karanlık köşelere sinip beklemiyordu. Dokodonlar ve Haramiyidanlar inanılmaz bir ekolojik yayılım gösterdiler. Ağaç dallarında gezinen Microdocodon ve Agilodocodon, köstebek gibi yer altını kazan Docofossor, göl kıyılarında yüzen Castorocauda ve süzülen Vilevolodon, Maiopatagium ve Arboroharamiya gibi türler, modern memelilere taş çıkartacak kadar çok nişi dolduruyordu. Dinozorların varlığı memelilerin irileşmesini engelliyordu evet, ama memeliler de aynı şeyi dinozorlara yapıyor; gece, yeraltı ve ağaç tepelerindeki nişleri öyle sıkı tutuyorlardı ki dinozorların ufalarak buraları ele geçirmesini engelliyorlardı.
Jura'nın sonlarına doğru, eski grupların çöküşüyle nöbeti devralan ve mezozoyik boyunca kemirgen benzeri bir yaşam sürecek olan Multituberculata grubu çeşitlenmeye başladı. Ancak asıl besin devrimi, Kretase Karasal Devrimi ile yaşanacaktı. Kapalı tohumlu (çiçekli) bitkiler DNA saatlerine göre Triyas veya Erken Jura'da belirse de, fosil kayıtlarında ancak Kretase başına kadar (130-140 milyon yıl önce) polen taneleri halinde görüldüler. 100 ila 80 milyon yıl öncesine kadar bodur kalan bu bitkiler, bu eşikten sonra palmiyelere manolya gibi bitkilere dönüşerek dünyayı ele geçirdi. Onlarla eşgüdümlü olarak güveler, sinekler, kelebekler ve karıncalar müthiş bir hızla çeşitlendi. Bu yeni böcek açık büfesi, Theria için bulunmaz bir nimetti. Therialar, Jura döneminde geliştirdikleri tribosfenik azı dişleri sayesinde böcek kabuklarını "trigonid" kısmı ile dilimliyor, "talonid" kısmı ile eziyorlardı. Tribosfenik dişli Therialar bu sayede Kretase ormanlarında hızla çoğalarak günümüz keselilerinin ataları Metatherialar (örneğin Sinodelphys) ve plasentalıların ataları Eutherialar (örneğin Zalambdalestes ve Deltatheridium) olarak ikiye ayrıldılar. Ancak Brusatte'nin kitabında vurguladığı evrimin o akıl almaz cilvesi burada devreye giriyor: Tribosfenik dişler evrim tarihinde tek bir kez değil, birbirinden tamamen bağımsız olarak iki farklı kolda ortaya çıkmıştı! Biri kuzeyde Theria memelilerinde gelişirken, diğeri güneyde, tek deliklilerin (Monotremata) ataları olan Australosphenida'larda adeta kusursuz bir karbon kopya olarak bağımsızca evrimleşmişti.
Göktaşının çarptığı o meşum güne, yani Kretase'nin sonuna (66 milyon yıl öncesine) gelindiğinde, memeliler artık gezegenin her köşesindeydi. Gerçi hala ufaklardı; öyle ki o dönemin uzak ara en iri memelisi, Madagaskar'da yaşamış yaklaşık 9 kilogramlık bir otçul olan Gondwanatheria üyesi dev Vintana idi (Vintana sertichi). Elbette bu "dev" memeli bile, Tyrannosaurus rex ve diğer yırtıcı teropodlar için çerez niyetine yenecek kolay bir lokmaydı. Ancak boyutları küçük olsa da ekolojik rolleri devasaydı ve dünya coğrafyasına göre kusursuzca ayrışmışlardı. Kuzey Amerika dağlarından Asya'nın ortasına ve Avrupa takımadalarına uzanan kuzey topraklarında (Lavrasya); tribosfenik dişleriyle böcekleri mideye indiren Eutheria'lar, çiçekler ve meyvelerle ziyafet çeken otçul Multituberculata'lar ve avlarının kaslarını, sinirlerini yaran tuhaf etçil Metatheria'lar ile Eutriconodonta'lar hüküm sürüyordu. Güneyde, Tetis Denizi'nin berrak mavi sularının ötesindeki Gondwana kıtalarında ise aynı oyun farklı aktörlerle sahneleniyordu. Burada tribosfenik dişin karbon kopyasına sahip böcekçil tek delikli ataları Australosphenida'lar, uzun burunlu tuhaf böcekçiller olan Dryolestoitler ve bitki yiyen devasa (memeli standartlarına göre) Gondwanatheria'lar (tıpkı Vintana gibi) kendi ekosistemlerini çoktan inşa etmişti.
Steve Brusatte, kitabının bu ilk kısmıda memelilerin saltanatının göktaşından sonraki bir şans eseri değil; Karbonifer bataklıklarında başlayan herbivorluktan Permiyen çöllerindeki dik duruşa, Triyas'taki zorunlu minyatürleşmeden Kretase'nin tribosfenik devrimine uzanan 325 milyon yıllık inanılmaz bir mühendislik, direnme, paralel evrim ve ekolojik fırsatçılık öyküsüyle ilmek ilmek işlendiğini bilimsel bir zarafetle kanıtlıyor. Yazar tüm dünyaya yayılan bu ufak ama donanımlı atalarımızın, o devasa ateş topunun yarattığı karanlık kışa nasıl göğüs gereceğini ve Senozoik çağı nasıl fethetedeceğinini de kitabın kalan kısmına saklıyor.