Kabil, insanlık tarihinin en eski anlatılarından biri olan Kabil Habil hikâyesini alıp tersyüz eden, tokat atmadan ama can yakan bir çimdikle sorgulayan bir roman. Jose Saramago, bu bilindik anlatıyı kullanarak insan ruhunun karanlığını, ahlakın kayganlığını ve Tanrı’nın sorgulanabilirliğini masaya yatırır. Bu kitap eski bir hikâyenin yeniden anlatımı değil; din, otorite ve teodise meselesi üzerine kurulmuş felsefi bir metaforlar ağıdır.
Saramago’nun Kabil’i, geleneksel anlatıdaki “lanetli katil” değildir. Aksine, Tanrı’nın keyfi adaletine itiraz eden, ahlaki çelişkilerine kafa tutan bir anti-kahramandır. Öfkesi, kıskançlığı, çaresizliği ve insaniliğiyle Tanrı’nın kusurlu dünyasında yol arayan bir birey hâline gelir. Yazarın asıl derdi yalnızca dini sorgulamak değil; insanlığın otoriteye boyun eğme alışkanlığına, korkaklığına ve ikiyüzlülüğüne sert bir eleştiri getirmektir.
Roman boyunca sorular nettir:
Madem Tanrı mutlak iyi ve her şeye kadir, neden bu kadar acı vardır?
Adilse, neden trajediyi en baştan önlemez?
Saramago burada Tanrı’yı dokunulmaz bir kutsal olmaktan çıkarır; insan aklı ve vicdanının terazisine koyar. Bu, inanca değil, otoritenin meşruiyetine atılmış bir taştır. Kabil de bir adamdan çok, insanlığın Tanrı’yla, ahlakla ve iktidarla hesaplaşmasının simgesidir.
Üslup yine Saramago’ya özgüdür: uzun, nehir gibi akan cümleler; tırnaksız diyaloglar; soluk aldırmayan bir ritim. Bu akış, ağır felsefi yükü taşınabilir kılar. Kabil kolay okunur ama kolay hazmedilmez; rafa kaldırılmaz, zihinde çentik, kalpte sızı bırakır.