BU YAŞAM GÖRÜŞÜNDE İHTİŞAM VAR!
Doğa ananın şefkatli kollarına sığındığımızı zannederken, Charles Darwin 1859'da kapıyı tekmeleyerek açtı ve hepimizi biyolojik bir Dövüş Kulübü'nün tam ortasına fırlattı. Bu kulübün ilk kuralı basitti: Uyum sağlamaktan asla vazgeçme. İkinci kuralı ise daha da acımasızdı: Uyum sağlamaktan asla vazgeçme. Darwin'in eseri, sadece tüylü kuşların ya da fosillerin kataloğu değil; binlerce yıldır inandığımız o kibirli, insan merkezli evren tasarımına atılmış en afili felsefi tokatlardan biridir.
Bizler doğayı, bülbüllerin güllere şarkı söylediği, ceylanların çayırlarda zarifçe sektiği romantik bir tiyatro sahnesi sanıyorduk. Darwin ise sahne arkasındaki kan gölünü, o amansız var olma mücadelesini gözler önüne serdi. Kitabın felsefi özü aslında devasa bir gerçeklik terapisidir. İnsanlık olarak doğanın zirvesi, yaratılışın en kusursuz şaheseri olduğumuz yanılgısını paramparça eden bu eser, yerleşik dogmalara karşı adeta varoluşsal bir Deccal gibi dikilmiştir. Sayfalar ilerledikçe anlıyoruz ki, aslında hepimiz genetik bir tombalada şansı yaver gitmiş, alet yapmayı ve ateş yakmayı akıl edebilmiş yüksek kaygı seviyesine sahip şanslı primatlardan başka bir şey değiliz.
Darwin’in evreni, güçlünün ya da en zekinin değil, değişime en hızlı ayak uyduranın hayatta kaldığı acımasız bir kozmik serbest piyasadır. Milyonlarca yıl önce soyu tükenmiş o devasa dinozorlar, biyolojinin iflas etmiş ilk holdingleridir. Galapagos adalarındaki o meşhur ispinoz kuşları, daha iyi tohum kırabilmek için kişisel gelişim seminerlerine katılmadılar; sadece gagası biraz daha kalın olanlar tesadüfen hayatta kaldı ve kuzenleri açlıktan yok olurken onlar umursamazca karınlarını doyurdu. Doğa, sandığımız kadar anaç değildir; oldukça pragmatik, soğukkanlı ve zayıflığa tahammülü olmayan bir CEO'dur.
Fakat işin en çarpıcı yanı, bu kör ve mekanik kaosun içinden doğan görkemdir. Kitap, evrenin bizim için özel olarak tasarlanmadığını yüzümüze haykırırken, paradoksal bir şekilde bize kendi biyolojik mirasımızı bir Amor Fati coşkusuyla, yani kaderini olduğu gibi sevme erdemiyle kabullenme fırsatı sunar. İlahi ve kusursuz bir plandan değil, rastgele mutasyonların ve acımasız bir eleğin sonucunda buradayız. Tam da bu yüzden, şu an nefes alan her canlı, milyarlarca yıllık kesintisiz bir varoluş savaşının yürüyen bir zafer anıtıdır.