Keşfedin, Öğrenin ve Paylaşın
Evrim Ağacı'nda Aradığın Her Şeye Ulaşabilirsin!
Paylaşım Yap
Tüm Reklamları Kapat
Eserler
İncelemeler
Kişiler
Aklımdan Geçen
Komünite Seç
Aklımdan Geçen
Fark Ettim ki...
Bugün Öğrendim ki...
İşe Yarar İpucu
Bilim Haberleri
Hikaye Fikri
Video Konu Önerisi
Başlık
Kafana takılan neler var?
Gündem
Bağlantı
Ekle
Soru Sor
Stiller
Kurallar
Komünite Kuralları
Bu komünite, aklınızdan geçen düşünceleri Evrim Ağacı ailesiyle paylaşabilmeniz içindir. Yapacağınız paylaşımlar Evrim Ağacı'nın kurallarına tabidir. Ayrıca bu komünitenin ek kurallarına da uymanız gerekmektedir.
1
Bilim kimliğinizi önceleyin.
Evrim Ağacı bir bilim platformudur. Dolayısıyla aklınızdan geçen her şeyden ziyade, bilim veya yaşamla ilgili olabilecek düşüncelerinizle ilgileniyoruz.
2
Propaganda ve baskı amaçlı kullanmayın.
Herkesin aklından her şey geçebilir; fakat bu platformun amacı, insanların belli ideolojiler için propaganda yapmaları veya başkaları üzerinde baskı kurma amacıyla geliştirilmemiştir. Paylaştığınız fikirlerin değer kattığından emin olun.
3
Gerilim yaratmayın.
Gerilim, tersleme, tahrik, taciz, alay, dedikodu, trollük, vurdumduymazlık, duyarsızlık, ırkçılık, bağnazlık, nefret söylemi, azınlıklara saldırı, fanatizm, holiganlık, sloganlar yasaktır.
4
Değer katın; hassas konulardan ve öznel yoruma açık alanlardan uzak durun.
Bu komünitenin amacı okurlara hayatla ilgili keyifli farkındalıklar yaşatabilmektir. Din, politika, spor, aktüel konular gibi anlık tepkilere neden olabilecek konulardaki tespitlerden kaçının. Ayrıca aklınızdan geçenlerin Türkiye’deki bilim komünitesine değer katması beklenmektedir.
5
Cevap hakkı doğurmayın.
Aklınızdan geçenlerin bu platformda bulunmuyor olabilecek kişilere cevap hakkı doğurmadığından emin olun.
Size Özel
Makaleler
Rastgele Soru
İnceleme
Hatice Kutbay
Hatice Kutbay
215.3K UP
İnceleyen 11 saat önce
Merhaba
Kitabı ikinci kez gözden geçirip sinemaya giden biri olarak şunu baştan söylemeliyim çok “birebir” bir uyarlama beklemiyordum ama karşılaştığım şey beklentimin de çok dışındaydı. Hatta arkadaşlarımla filmi izlerken kendimi sürekli yana eğilip “ama bu kitapta yoktu” diyen o biraz sinir bozucu okur tipine dönüşmüş halde buldum. Çünkü bu gerçekten, kitabın birçok temel unsurunu değiştiren bir uyarlamaydı. Karakterlerin isimlerini değiştirseniz, geriye dönem atmosferine sahip, romantik ve estetik bir drama kalırdı; ama Emily Bronte’nin o karanlık, sarsıcı, insan ruhunun en sert yanlarına dokunan Uğultulu Tepeler’i pek kalmazdı.

Önce şunun hakkını vermek lazım, film görsel açıdan etkileyici. Mekan kullanımı, kostümler, görüntü yönetimi ve müzikler gerçekten başarılı. Sinematografik olarak bakıldığında “güzel çekilmiş” bir iş olduğu inkar edilemez. Başrollerdeki oyuncular da kendi içlerinde etkileyici bir enerji taşıyor. Özellikle Cathy rolündeki Margot Robbie oldukça güçlü bir performans sergiliyor. Heathcliff’in olgunluk dönemini oynayan Jacob Elordi ise karakterin sertliğini ve karizmasını taşıyabilmiş görünüyor. Buna rağmen, kitabın ruhuna bağlı bir okur için sorun tam da burada başlıyor ve güzel bir film olması, onun iyi bir Uğultulu Tepeler uyarlaması olduğu anlamına gelmiyor.

Romanın en önemli katmanlarından biri olan ikinci kuşak hikayesinin neredeyse tamamen yok sayılması, bence filmin en büyük eksiklerinden biri. Oysa Emily Bronte’nin anlatısında sadece Cathy ile Heathcliff’in tutkulu ve yıkıcı ilişkisi değil; bu ilişkinin sonraki kuşaklara bıraktığı miras da çok önemlidir. Hindley, eşi Frances ve oğulları Hareton’un hikayesi; genç Cathy ile Linton arasındaki ilişki; hatta Hareton’ın dönüşümü romanın karanlığının içindeki küçük umut ışığıdır. Film ise bunu tamamen kesip atmış gibi duruyor. Böyle olunca hikaye, trajik bir aşk anlatısına indirgenmiş oluyor ve romanın nesiller boyu süren psikolojik ağırlığı kayboluyor.

Karakter değişiklikleri de dikkat çekici. Zavallı Nelly Dean’in neredeyse bütün kötülüklerin kaynağı gibi sunulması, romandaki daha karmaşık ve gri anlatıcı rolünü basitleştirmiş. Huysuz, dindar ve rahatsız edici bir karakter olan Joseph’in yerini çok daha farklı bir tiplemenin alması da kitabın gotik atmosferini zedeliyor. Bay Earnshaw’un romandakinden çok daha uzun yaşaması ve bazı olayların Hindley’den alınarak ona verilmiş gibi durması, anlatının bütün dengesini değiştiriyor.

Bir başka mesele de karakterlerin görünümü ve romanın tasvirleriyle kurduğu ilişki. Kitabı seven birçok okur gibi ben de bazı seçimleri “oturmamış” buldum. Edgar’ın romandaki zarif, aristokrat havasından uzak bir biçimde yorumlanması ve Isabella’nın fiziksel betimlemeden oldukça farklı görünmesi, özellikle kitabı gözünde canlandırarak okuyanlarda yabancılık hissi yaratabilir. Heathcliff’in gençlik hali bazı sahnelerde fazlasıyla romantize edilmiş görünse de ilerleyen yaşlardaki sertliği daha inandırıcı bir çizgiye oturuyor.

Amerika’daki erken izleyici ve eleştirmen yorumlarında da benzer bir ayrım dikkat çekiyor. Birçok kişi filmi “güzel ama roman değil” diyerek değerlendirmiş durumda. Özellikle ABD’de yapılan yorumlarda filmin Emily Bronte'nin gotik, kasvetli ve psikolojik yoğunluğunu yeterince yansıtmadığı sıkça dile getiriliyor. Bazı eleştirmenler yapımı “görsel olarak büyüleyici ama içi boş” diye tanımlarken, bazı okurlar romanın derin melankolisinin yerini daha yoğun bir tensellik ve dramatik romantizmin aldığını söylüyor. Özellikle sadomazoşist öğelerin ve sert cinselliğin öne çıkarılması, kitabın özündeki psikolojik şiddet ve duygusal yıkımı geri plana ittiği gerekçesiyle eleştiriliyor. Emily Bronte'’nin dünyasında şiddet vardır ama bu çoğu zaman insanların ruhlarını birbirine ezişi üzerinden ilerler; film ise bunu zaman zaman fiziksel ve erotik bir gösteriye çevirmiş gibi görünüyor.

Yine de bütün bu eleştirilere rağmen dürüst olmak gerekirse, gidip izlenmeyecek bir film değil. Hatta kitabı hiç okumamış biri için oldukça etkileyici ve duygusal bir dönem filmi olabilir. Kitabı okuyanlar içinse durum biraz daha karmaşık :)) Bir yandan “bu benim sevdiğim hikaye değil” hissi, bir yandan da yıllardır zihinde canlanan Uğultulu Tepeler’i sinema salonunda görmenin tuhaf heyecanı. Sanırım bu filmi değerlendirmenin en adil yolu şu olacak. Eğer Emily Bronte’nin romanına sadık bir uyarlama bekliyorsanız hayal kırıklığı yaşayabilirsiniz; ama romanı esin kaynağı alan, görsel olarak güçlü ve farklı bir yorum görmek istiyorsanız yine de bir şans verilebilir. Çünkü ne kadar değişmiş olursa olsun, Uğultulu Tepeler’i sinemada görmek hala insanın içinde tuhaf bir merak uyandırıyor.
Puan Ver
Orjinal Adı : Wuthering Heights
İnceleme Yaz
Sonra İzleyeceklerime Ekle
3
0 Yorum
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
İnceleme
Elif Arslan
Elif Arslan
50.6K UP
İnceleyen10 14 saat önce
Proje ödevim bu kitabın incelemesini yazmaktı, okumayı son haftaya bırakmıştım, bu yüzden okuduğumda çok şey kaçırmış hissettim. Bence kitap çok akıcı, ve güzel, sonunun kötü bitmesi eleştirilse de bence kitaba asıl büyüyü o son sahne katıyor. Çocuk, Bekey teyze, Gülcemal ve Kulubeg favorilerimden, herkese mutlaka tavsiye ederim.
Kitap
9.7/10
(32 Kişi)
Puan Ver
İnceleme Yaz
Sonra Okuyacaklarıma Ekle
1
0 Yorum
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
İnceleme
Eyüp Gassaloğlu
İnceleyen9 17 saat önce
Edebiyat tarihinin açık ara en "gamsız", en "dünya yansa umrunda olmaz" başkarakterine sahip kitabıdır. Kitabın varoluşçu felsefesini tek bir cümleye sığdırmak gerekirse o da şudur: "Evrenin umurunda değiliz, e o zaman benim de evren umurumda değil; o halde hayde gidip bir kahve içelim."
Kitap insanın kanını donduran bana da daha ilk satırlarından "bu ne gevşeklik bre ehli deve" dedirten o meşhur cümlesiyle başlar: "Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum." Normal bir insan böyle bir durumda ne yapar? Ağlar, yas tutar, taziyeleri kabul eder. Bizim Meursault ne yapıyor? Cenazede kahve içiyor, ertesi gün kız arkadaşı Marie ile denize girip, üstüne bir de komedi filmi izlemeye gidiyor. Suç ve Ceza'daki Raskolnikov işlediği suçun ağırlığıyla vicdan azabından yataklara düşüp hummalar içinde kıvranırken, Meursault annesinin cenazesinde sadece "Güneş de ne yakıyor arkadaş" diye terlemeyi dert edinir.
Gelelim o meşhur plaj sahnesine. Olaylar gelişir, kumsalda tekin olmayan bir karşılaşma yaşanır ve Meursault cebindeki tabancayla bir adamı vurur. Neden mi? Nefret ettiği için mi? Derin bir felsefi hesaplaşma veya kan davası yüzünden mi? Hayır. Ter damlası gözüne aktığı ve güneş gözünü aldığı için.Kitabın ikinci yarısı tam bir hukuk komedisidir. Meursault cinayetten yargılanmaktadır ama mahkemede kimsenin cinayeti falan konuştuğu yoktur.
Savcı: "Sayın jüri, bu adam bir canavar! Neden mi? Adam vurduğu için değil, annesinin cenazesinde sütlü kahve içip ağlamadığı için!"
Meursault'un iç sesi: "Acaba mahkeme ne zaman biter, öğle yemeğinde ne yesem... Marie de bugün ne güzel giyinmiş." Meursault, kendi idam davasında bile o kadar sıkılır ki, sanki zorlu bir final haftasında çok çalışıp tüm ezberini unutmuş bir öğrencinin boş sınav kağıdına bakması gibi (yaşayan bilir), kendi hayatına ve yargılanışına yabancılaşır. Toplum ondan "pişmanmış gibi" yapmasını bekler, ama o yalan söylemeye bile üşenir.
KISSADAN HİSSE
Toplum; kurallarına uymayanı, "mış gibi" yapmayayı ve sahte duygu göstermeyeni dışlar. Meursault, toplumun o yazılı olmayan tiyatro kurallarına uymayı reddeden biridir. Hapishanede papaz gelip ona günah çıkartmasını, Tanrı'ya sığınmasını söylediğinde bile "Benim böyle şeylere vaktim yok, zaten hepimiz eninde sonunda öleceğiz" diyerek adamı çileden çıkarır. Kısacası Yabancı, hayata karşı sürekli görüldü atıp cevap vermeyen bir adamın, dünyayla olan o tuhaf ve absürt imtihanıdır.
Kitap
9.7/10
(62 Kişi)
Puan Ver
İnceleme Yaz
Sonra Okuyacaklarıma Ekle
1
0 Yorum
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
İnceleme
Hatice Kutbay
Hatice Kutbay
215.3K UP
İnceleyen 1 gün önce
Merhaba
Bazen bazı kitaplar insanın içine sessizce yerleşir, çocukluğun, aile olmanın, kayıpların ve değişimin ne demek olduğunu yeniden düşündürür. Ben Vadim O Kadar Yeşildi Ki’yi (How Green Was My Valley) böyle kitaplardan biri olarak görüyorum. İlk bakışta bir madenci kasabasının hikâyesi gibi görünse de aslında i insanın geçmişe duyduğu özlemi, zamanın bir şeyleri nasıl sessizce alıp götürdüğünü anlatan çok içli bir eser. Kitabı okurken bazen kendi çocukluğunu, aile sofralarını ya da “eskiden her şey daha farklıydı” hissini düşünmeden edemiyor insan. Çünkü bu romanın en güçlü yanı, insanın kalbine dokunan sade ama derin bir hüzne sahip olması.

Vadim O Kadar Yeşildi Ki, Galli bir yazar olan Richard Llewellyn tarafından 1939 yılında yazılmıştır. Richard Llewellyn’in gerçek adı Richard Dafydd Vivian Llewellyn Lloyd’dur. Her ne kadar uzun yıllar Galler kökenli bir maden işçisi ailesinden geldiğini söylese de sonradan yaşam öyküsünün bir kısmını romantize ettiği ortaya çıkmıştır. Buna rağmen kitabın duygusal gücü hiç azalmamıştır. Çünkü yazar, işçi sınıfının yaşamını, aile bağlarını ve toplumsal dönüşümün insanlar üzerindeki etkisini son derece canlı bir şekilde aktarır. Özellikle sanayileşme, emek mücadelesi, sınıfsal dönüşüm ve geleneksel aile yapısının çözülüşü romanda önemli bir yer tutar.

Roman, Galler’deki bir kömür madeni kasabasında yaşayan Morgan ailesinin küçük oğlu Huw Morgan’ın gözünden anlatılır. Hikâye, çocukluk anıları biçiminde ilerler. Huw’un gözünden yalnızca ailesini değil, bir dönemin yavaş yavaş kayboluşunu izleriz. Bir zamanlar “yeşil” olan vadinin zamanla madenlerin dumanı ve ekonomik değişimle dönüşmesi aslında yalnızca doğanın değil, insanların hayatlarının da değişimini simgeler. Bu yüzden kitabın adı çok anlamlıdır .“Vadim o kadar yeşildi ki…” cümlesi biraz da geçmişe duyulan özlemin sesi gibidir.

Romanın en etkileyici yönlerinden biri aile ilişkilerini çok gerçek ve sıcak bir biçimde anlatmasıdır. Morgan ailesindeki dayanışma, sofradaki konuşmalar, baba otoritesi, anne şefkati ve kardeşlik duygusu insanı bazen kendi hayatına götürür. Ama kitap sadece sıcak anılarla ilerlemez; işsizlik, grevler, yoksulluk, aşk acısı, ölüm ve toplumsal baskılar gibi sert gerçekleri de anlatır. Özellikle değişen dünya düzeni içinde insanların birbirine yabancılaşması, eski değerlerin yavaş yavaş kaybolması romanda insanın içine işleyen bir hüzün bırakır.

Bence bu kitabı özel yapan şey, büyük olayları küçük bir çocuğun gözünden anlatmasıdır. Çünkü çocukların bakışı çoğu zaman daha dürüst ve daha kırılgandır. Huw’un yaşadıkları bize şunu düşündürüyor: İnsan bazen bir yeri değil, o yerde hissettiği duyguları özlüyor. Belki de hepimizin içinde “bir zamanlar çok yeşil olan bir vadi” vardır; çocukluk, eski bir ev, kaybedilmiş insanlar ya da artık geri dönmeyecek zamanlar…

Kitap aynı zamanda şu soruyu da düşündürdü bana . Zaman mı değişir, yoksa insanlar mı? Çünkü romanda hem doğa hem aile düzeni hem de toplum sessizce dönüşür. İnsan bunu okurken kendi hayatına da bakıyor; bir zamanlar çok değerli olan bazı şeylerin neden kaybolduğunu sorguluyor.

Romanın 1941 yılında sinemaya da uyarlandığını ve çok ses getirdiğini eklemek gerekir. Özellikle aile, aidiyet, sınıf ve nostalji temalarını sevenler için çok etkileyici bir eser olduğunu düşünüyorum. Belki de bu kitap, insanın geçmişe dönüp bakarken hissettiği o buruk duygunun roman hâlidir: Güzel olan şeylerin çoğu, biz fark etmeden değişiyor.

Kitaptan çok sevilen bir duyguya dönüşmüş şu düşünceyi de hissettirdi. İnsan bazen geçmişte yaşadığı mutluluğu ancak onu kaybettikten sonra gerçekten anlayabiliyor. Bu yüzden Vadim O Kadar Yeşildi Ki, sadece bir roman değil; biraz hatırlamak, biraz özlemek ve biraz da büyümenin bedelini anlamak gibi bir kitap.
9.0/10
(1 Kişi)
Puan Ver
Orjinal Adı : How Green Was My Valley
İnceleme Yaz
Sonra Okuyacaklarıma Ekle
4
0 Yorum
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
İnceleme
Eyüp Gassaloğlu
İnceleyen9 2 gün önce
“BİN KİŞİSEL GELİŞİM KİTABINDAN İYİ OLAN KİTAP"
Bu kitabı okurken insanın aklından çıkmaması gereken en önemli detay bu satırların yazarının koskoca Roma İmparatoru olmasıdır. Çünkü dünyadaki her türlü lükse, zevke ve güce tek bir parmak şıklatmasıyla ulaşabilecek bir adamdan bahsediyoruz. Çoğu insan bu kadar sınırsız bir gücü eline geçirse yozlaşır, zevk ve sefanın dibine vururdu. Ama Marcus Aurelius amcamız çadırına çekilip erdem ve irade üzerine kafa patlattı. Kitabı asıl vurucu ve değerli kılan şey tam olarak yazarının bu sarsılmaz karakteridir.Hani derler ya "hocanın dediğini yap yaptığını yapma" diye... İşte Marcus hocamızın yaptığınıda yapabiliriz. Bence bu kitabı daha kıymetli kılıyor.
Kitapta kendi durumunu şu alıntıyla özetliyor:
"iyi şeyler yaparken bile kötü şöhret edinmek kralın kaderidir."

TEFEKKÜR ADAM

"Kendime Düşünceler", oturup başkaları okusun, edebiyat dünyasına bir eser bırakayım diye yazılmış bir kitap değil. Adam resmen kendi zihnini toparlamak, zor zamanlarda kendine telkinde bulunmak ve yoldan çıkmamak için bir günlük tutmuş.(Bu sebepten ötürü bazı yayın evleri kitabın adını "Meditasyonlar" diye çevirmiştir ) Hatta "ben ölünce bütün eserlerimi yakın" diyecek kadar bu metinlerin tamamen kişisel ve gizli kalmasını istemiş.

Kitabı okurken bazı konuların, cümlelerin tekrar tekrar karşımıza çıkmasının sebebi de bu. Çünkü insan zihni unutmaya meyillidir; Aurelius da savaş alanlarının stresinde, imparatorluğun omuzlarına bindirdiği yükün altında ezilmemek için aynı ilkeleri kendine defalarca hatırlatmak zorunda hissetmiş.

KİTABIN EN SEVDİĞİM TEMALARI

Kontrol Edilemeyen Şeyleri Bırakmak:
Aurelius'un en çok üzerinde durduğu konu insanın kendi kontrol alanını bilmesidir. Başkalarının ne düşündüğü, başına gelen talihsizlikler veya insanların kötülüğü senin elinde değildir; senin elinde olan tek şey bunlara vereceğin tepkidir.

"Dışsal bir nedenden ötürü acı çekiyorsan, sana acı veren o şey değil, senin ona dair geliştirdiğin yargındır. Ve bu yargıyı şu an iptal etme gücü senin elindedir."

"Zihnini gereksiz düşüncelerden arındır. Kontrol edemediğin şeyler üzerine düşünmek sadece ruhunu yorar."

İnsanların nankörlüğüne şaşırmamak gerektiğini, çünkü bunun doğanın bir parçası olduğunu söyler. Sabahları güne başlarken kendine yaptığı şu telkin bence kitabın en çarpıcı kısımlarından biri: "Güne başlarken kendine şunları söyle: Bugün işgüzar, nankör, kibirli, hilekar, kıskanç ve bencil insanlarla karşılaşacağım..." Bu şekilde beklentiyi baştan sıfıra indirerek, dış dünyanın onu hayal kırıklığına uğratmasına ve zihnini bulandırmasına engel oluyor.

Ölüm üzerine:
Kitaptaki bir diğer sarsıcı tema ise ölüm. İmparator olmasına rağmen ölümün herkesi eşitlediğinin fazlasıyla farkında. Ölümü korkulacak bir son olarak değil, doğanın sıradan bir işleyişi olarak görüyor. Kibre kapılmasını engelleyen en büyük fren mekanizması da sürekli ölümü düşünmesi.

"Her şeyi, her an bu dünyadan ayrılabilecek biri gibi yap, söyle ve düşün."

"Büyük İskender ve katırcısı öldüklerinde aynı duruma düştüler."

"Çok yakında her şeyi unutmuş olacaksın ve çok yakında herkes de seni unutmuş olacak."



*** Bu kitabı bitirdikten sonra gaza gelip defterime yazdığım "kendime notlar":

Sadece kendi gücünün yettiği şeylere odaklan, gerisini sal !
Dışarıdaki kaosu, başkalarının ne yaptığını, hocaların kaprislerini ya da piyasaların aniden çakılmasını kontrol edemezsin. Bunlar için kriz geçirip enerjini tüketmek tamamen ahmaklıktır. Senin tek kontrol edebildiğin şey, bu dış olaylar karşısında alacağın pozisyon ve vereceğin tepkidir. Kontrol edemediğin, senin elinde olmayan şeyler için kafayı yemeyi bırak.

Zorluklar zihinsel bir antrenmandır, mızmızlanmayı kes
Karşına çıkan engelleri veya zorlukları birer haksızlık gibi görme. Bunları iradeni, ciğerini ve dayanıklılığını test eden sağlam bir idman, zorlu bir raunt gibi düşün. Canın yanacak, yorulacaksın ama kitabın da dediği gibi "engel, yolun kendisidir". O zorluk senin gelişmen için oradadır. "Neden benim başıma geldi" diye sızlanmak yerine çeneni kapatıp o engelin üstesinden nasıl geleceğine bakacaksın.

Statü ve gösteriş koca bir yalandır
İnsanların senin hakkında ne düşündüğünün, unvanların veya sahip olduğun malların zerre kadar önemi yok. Sistemin dayattığı o sahte başarı ve gösteriş algısı tamamen palavra. Koskoca imparator bile "hepsi boş, sonunda toprak olacağız" diyor. Kendi içindeki dürüstlüğü, sağlam duruşu ve karakterini, dışarıdaki kalabalıkların onayına veya popüler kültüre değişme. İçerisi sağlamsa dışarısının ne dediği umrunda olmaz.

Ölüm her an ensende, saçmalayarak vakit kaybetme
Bugün varsın, yarın yoksun. Ölüm gerçeğini kafandan çıkarma. Bu seni depresif yapsın diye değil, silkelenip kendine gelesin diye var. Sürekli ertelerek, başkalarının hayatını izleyerek veya gereksiz meselelere sinirlenerek harcayacak vaktin yok. İşini sağlam yap, dürüst yaşa ve geç.
9.8/10
(110 Kişi)
Puan Ver
İnceleme Yaz
Sonra Okuyacaklarıma Ekle
2
0 Yorum
  • Şikayet Et
  • Mantık Hatası
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Daha Fazla İçerik Göster
Popüler Yazılar
30 gün
90 gün
1 yıl
Evrim Ağacı'na Destek Ol

Evrim Ağacı'nın %100 okur destekli bir bilim platformu olduğunu biliyor muydunuz? Evrim Ağacı'nın maddi destekçileri arasına katılarak Türkiye'de bilimin yayılmasına güç katın.

Evrim Ağacı'nı Takip Et!
Keşfet
Ara
Yakında
Sohbet
Agora

Bize Ulaşın

ve seni takip ediyor
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
"Yasa, arzudan bağımsız mantıktır."
Aristoteles
Kapak Görseli Seç
Videodan otomatik olarak çıkartılan karelerden birini seçin.
Kareler yükleniyor…
Videoyu kaydırarak istediğiniz kareyi seçin.
0:00 / 0:00
Kendi kapak görselinizi yükleyin. Görsel otomatik olarak kırpılacaktır.
Görseli sürükleyin veya tıklayın PNG, JPG veya WEBP (Maks. 10MB)