Kitabı okurken sanki Tolstoy karşına oturmuş da “gel, insanı beraber çözelim” diyor. Sanki çözülebilirmiş gibi :)))
Bak, bu kitap savaşla ilgili gibi duruyor ama aslında insanla ilgili. Savaş sadece arka plan; asıl mesele, insanın o karmaşanın içinde kim olduğunu anlamaya çalışması. Herkes bir şey olmak istiyor: kahraman, âşık, anlamlı, doğru tarafta… Ama hayat pek oralı değil.
Pierre mesela… Adam sürekli yanlış yerde doğru sorular soruyor. Çok tanıdık değil mi? İyi niyetli ama dağınık, arayışta. Hayatın anlamını bulacak sanıyor, ama çoğu zaman hayat ona tokat atıyor. Yine de vazgeçmiyor. Ben Pierre’i hep şuna benzetirim: “İnsan olmak isteyen insan.”
Andrey daha sert. Gururlu, mesafeli, kırılmış. Büyük ideallerle çıkıyor yola ama savaş ona şunu öğretiyor: hiç kimse sandığı kadar büyük değil. Ne şan, ne ün, ne zafer… Hepsi insanın içindeki boşluğu doldurmuyor. Andrey’in sessizliği çok şey söylüyor.
Natasha’ya gelince… O kitabın kalbi. Hatalı, taşkın, canlı. Düşüyor, kalkıyor, yanılıyor. Ama gerçek. Tolstoy onu yargılamıyor; sadece gösteriyor. “İnsan böyle bir şey” diyor. Natashalar olmasa bu dünya çok mekanik olurdu.
Tolstoy’un asıl büyük lafı şu bence: Tarihi büyük adamlar değil, küçük insanların sayısız küçük kararı yapar.Bu çok sarsıcı. Çünkü bizi rahatlatan o “kahramanlar” fikrini elimizden alıyor. Kimse tam suçlu değil, kimse tam masum değil. Herkes biraz savruluyor.
Savaş ve Barış’ı bitirdiğinde şunu hissediyorsun,hayat net değil. İnsan çelişkili. Aşk güçlü ama kırılgan. Savaş anlamsız ama gerçek. Barış ise dışarıda değil, insanın içinde aranıyor.
Kısacası bu kitap bana şunu dedi:
“Mükemmel olma.
Anlamaya çalış.
Zaten insan olmak bu kadar.” Kitabı paylaşan ve inceleme metnimi vakit ayırıp okucaka herkese teşekkür ederim.