Üstüne fazla düşünmeden, Iliad ve Odyssey'i okumamış ama ana hatlarına çok hakim bir Nolan hayranı olarak diyebileceğim bazı şeyler var. Bana "Uf aman aman ne izlettin." etkisi vermeyen nadir Nolan yapımlarından. Standart Messi hareketlerinin en üst düzey futbolculardan daha üstte kalmasına rağmen kendi çıkardığı çıtanın altında ezilmesi gibi geliyor. Yani evet, bir Nolan filmi olarak hala çok üst düzeyde ama bana ikinci bir Oppenheimer filmi gibi geldi. Zaten adam zamanla, insan kibriyle, gri karakterlerle, yıkım mirası ile oynamayı seven ağır dramacı bir adam. Biraz tekrara düşmüş diye düşünüyorum.
Bir de şöyle günümüz popüler kültür araçlarıyla 4000 yıllık maziyi, anlatıları deneyimleyince kaynak materyalin ne kadar güçlü bir potansiyel sahibi olduğuna odaklandım. Bunlar, mitler, gerçekten de erken bilim olarak, antik insanların evreni, yaşamı, insanı, korkuları, hırsları anlayan ve anlatan yapıları. Ve, en acısı, onlar bizden çok daha ilerideymiş bu konularda. Modern bilimcilik falan diyerek insan zihnini öyle kısırlaştırıyoruz ki, steril dünyada gerçek hayattan uzakta bazı medeni şovlar peşindeyiz. Bu mitler insanı çıplak şekilde gerçeklikle yüzleştiriyor. Bundan dolayı Nolan'ı ve ne yapmaya çalışıyorsa Hollywood sinemasını bir noktada tebrik etmeliyim. Bizlere bu deneyimi sunuyorlar.
Korku sineması devinim içindeyken Nolan gibi birinin kıyısından köşesinden, tıpkı son Mission Impossible'lardaki denizaltı sahnesinde hissettiğim gibi, doğanın büyüklüğüne karşı duyulan korku elementleriyle bu alana yaklaşması çok heyecan verici. Bu yönden düşününce zihnimin komplo teorisyeni tarafı bu MI, Dune, Avatar, Odyssey gibi filmlerle neye hazırlık yapıyorlar diye bir kuşku üretti. Dune'u izlerken savaşın görkemine dair uyandırdığı hislerimle bu Hollywood bizi savaşlara hazırlıyor demiştim. Odyssey ve Agamemnon sahnesinden sonra emin oldum. Ben bir nörofarklı olarak, susmak bilmeyen iç sesini tanrıların vahyi sanan Odysseus'un mirasçılarından sayılırım ve diyorum ki bu adamlar kesinlikle insanlara savaş tohumları ekiyor. Tabii, metin olarak bakarsan savaş karşıtı bir hikaye ile yapılıyor bu. :) Hatta irademizi eritmeye çalıştıkları bariz olan şu çağlarda gücün karşısında daha itaatkar ve hayran olmamız istendiği belliyken, Fremen ilahisi dinlerken ya da Agamemnon'ı surun önünde tüm görkemiyle gördüğünde içindeki yıkıcı güçler ya da büyük bir şeyin parçası olma hissi tetiklenmiyorsa insan kendisini gözden geçirmeli derim. Aynı şekilde Shai-Hulud, Flux Devil, Cyclops, Interstellar'daki devasa dalgaları, Gargantua'yı gördüğünde dehşete kapılmıyorsan insan bence o sinema deneyimini tadamamış demektir.
Savaş karşıtı anlatım demişken, öz savunma için hazır olma ve avcılık gibi eril özellikler ile katliam ve yayılmacılık arasındaki Atatürkçü sınırı en azından çiziyor gibi göründüğü için de ayrıca tebrik ederim. Truva'nın Türk olduğuna iman eden birisi olarak, evet Hector'a hepimizin sempati beslemesi de boşuna değildir, Truva'ya yapılan şeyin katliam olduğunu ve belki de insanların arasındaki kırılgan bağları yıktığını mesajlamak bence güzeldi. İlericilik diye insanları dizginleyen bazı değerleri sabote etmemizle çözülen insani ve sosyal bağları da çok güzel ele almış. Hatta, Polyphemus karşısında ismiyle kibre düşme anlatısını herhalde makul gerekçelerle kullanmaması karşısında eksik hissettiğim gibi Truva surlarından atılan bir Astyanax da görmek isterdim. Tabii burada Zendaya'nın tüm savunmasız görünen vücuduyla akıllara kazınacak kadar güzel şekilde merhamet dilenmesi, bunlar her ne kadar küresel güçler tarafından muazzam şekilde desteklense de boş insanlar değiller dedirtti. Bu arada Nolan abim woke ajandaya bence minimal yer vermiş. Bu yüzden de ayrıca tebrik ederim. :D
Yine, "Kafamdaki her detayı hakkıyla yazmaya odaklanacak enerji veremem." noktası ile "Abi, şöyle bir hafta falan şu filmi yatıp kalkıp konuşmalıyız ya." arasında bir yerde bırakan bir film izledim demeliyim. Gün içinde sık sık "Ulan bak şöyle de bir şey vardı." uyanışları gelir. Nolan'ın hikaye okuma ve anlatma kısmında kattığı modern perspektifleri tabii ki sevdim. Böyle klasik metinler ancak böyle perspektifler ile yorumlanarak çekilir olur bence. Hikaye bu kadar kompakt hale getirilmese her bir bölüm için ayrı ayrı daha çok şeyler yazılıp çizilebilirdi. Belki de olumsuz bakışıma sebep olan kısımların sebebi de budur. Muazzam uzun anlatılar, Nolan perspektifinden, bence kısacık bir filmde bu kadar olur. Hatta, şu an, Odysseus'u bu kadar gri bir alandan değil de gerçekten karanlık bir perspektiften izlemek istedim. Üstüne düşününce kafamda Oliver Queen'in "I liked it." itirafları yankılanıyor. Odysseus filmde gri karakter değil hala fazlaca kahraman pozisyonunda kalmış bir karakter diyebilirim şu an. Yine bu da sezgisel şekilde hoşlanmadığım kısımları açıklayabilecek bir şey. Dostum, bu anlatı yeterli gelmedi bana. Sırf bu yüzden 1 puan düşürüyorum. Ama başka bir noktadan düşününce de, Troy filminde tamamen dışlanması tercih edilen fantastik elementler, Nolan filminde dışlanmamış gibi görünürken aslında, gerçek mi hayal mi sorularına net cevap vermeyen gerçek bir sanat eseri tonundaki filmlerde olduğu gibi, dışlanıp dışlanmadığı belli değil. Odysseus güvenilir bir anlatıcı mı sorunsalını cevapsız bıraktığı için şu an tekrar tam puana artıracak kadar hoşuma gitti. İşte Odyssey böyle bir eser. Homer da çok büyük adam gerçekten. Edebiyatçılara neden erken dönem psikologları dendiğini de yine iyi anlayacağımız bir eser.
Truva Atı'nı tarihin ilk kitle imha silahlarından olarak görürsek Nolan'ın Yapay Zeka konusunda falan ne demek istediğini ve neden ikinci bir Oppenheimer filmi gibi hissettirdiğini de daha iyi anlamış oluruz. Tüm bunlardan bağımsız olarak, Homer döneminin psikolojiye bakış açısını, nöroçeşitlilik gibi kuramlarla bağlantıları araştıra araştıra, "Organların Psikolojisi", "phren-fren", "Thymos-Timus bezi ve oradan da otoimmüniteyi engelleyen doku ve oradan da mRNA teknolojisinin neden otoimmünite ve turbo kanserleri tetiklediği" gibi müthiş ince bilgilere ve kuramlara çıkabiliyorsun. Nimet.