Stanford Felsefe Ansiklopedisi: Kültürel Evrim

Bu yazının içerik özgünlüğü henüz kategorize edilmemiştir. Eğer merak ediyorsanız ve/veya belirtilmesini istiyorsanız, gözden geçirmemiz ve içerik özgünlüğünü belirlememiz için evrimagaci@gmail.com üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

Evrimle ilgili teoriler, en geniş tanımıyla, türlerin neden bu şekilde olduklarını açıklamaya çalışır. Çoğu evrimciye göre bu, türlerin sahip olduğu karakteristik adaptasyonları açıklamak anlamına gelir. Ayrıca türler içindeki çeşitliliği açıklamak anlamına da gelir. Modern kültürel evrim teorilerinin bu iki madde için de genel niteliği, kültürel kalıtımın (özellikle diğerlerinden öğrenme yollarının çeşitleri) önemi konusundaki ısrarlarıdır. Kültürel evrim teorilerinin ilk bakışta haklı olduğuna karşı gelmek mümkün değildir. Türümüz üyelerinin hayatta kalıp üreyebilmelerinin sebebi; kısmen alışkanlıklar, yapabilme bilgisi (İng: "know-how") ve teknolojidir; bunlar ilk olarak başkalarının yaptığı keşiflere dayanan birikimli bir projenin parçası olarak oluşturulmuş, sonra da diğerlerinden öğrenilerek devam ettirilmiştir. Türümüz ayrıca, yine sosyal öğrenme aracılığıyla oluşturulmuş ve devamlılığı sağlanmış olan farklı alışkanlıklar, yapabilme bilgisi ve teknolojilere sahip alt gruplar barındırmaktadır. Asıl soru kültürel evrimin önemli olup olmadığı değil de kültürel evrim teorilerinin nasıl şekillendirilmesi gerektiği ve geleneksel organik evrim anlayışıyla nasıl ilişkilendirilebileceğidir.

1. Kültürel Evrim Nedir?

Kültürel evrim teorilerinin evrimsel psikoloji teorilerinden ayrılması gerekir, her ne kadar ikisinde de kültürel olayların açıklanmasında evrimsel fikirler kullanılıyor olsa da. Evrimsel psikologlar (örneğin Tooby and Cosmides 1992), bizimki de dahil olmak üzere bütün türlerdeki en önemli kalıtım mekanizmasının genetik kalıtım olduğunu varsaymaya meyillidir. Evrimsel psikoloji insan zihninin, kalıtımla elde edilmiş genetik çeşitlilik üzerinde etkili olan doğal seçilimin alışıldık süreçleriyle evrimleştiğini kabul eder. Mesela, evrimsel bir psikolog insanların yaygın olarak yağlı besinlere olan düşkünlüğünü, türümüzün uzak tarihindeki bazı nadir koşullar gerektirdiğinde mümkün olduğunca yağ tüketmenin önemi üzerinden açıklayabilir. Bu tür bir hipotez yeni kültürel eğilimlerin ortaya çıkışını da açıklamamıza yardımcı olabilir: Son zamanlarda obezitedeki artış, yüksek yağ içerikli besinlere kolay ulaşabilme gibi yeni çevresel değişimler ile bir zamanlar adapte olmak için geliştirdiğimiz ancak şu anda tehlikeli olan tadımsal bir tercihin birleşmesiyle açıklanabilir.

Darwin de, günümüzdeki biyologlar gibi, birçok karmaşık adaptasyonun kökenini doğal seçilimin açıklayabileceğini düşünüyordu. Darwin’in ilk sunduğu doğal seçilimde, ebeveynlerin hayatta kalma ve üreme ile ilgili yeteneklerinin farklı olduğu ve yavru bireyin bu yetenekleri teşvik edici veya engelleyici özellikler bakımından ebeveynlerine benzediği belirtilmekteydi (Darwin 1859). Bu şema ebeveyn ve yavru bireyler arasındaki benzerliklere hangi mekanizmaların sebep olduğunu açıklamak konusunda oldukça belirsiz kalmaktadır. Örneğin yavru birey ebeveynlerinden birtakım beceriler öğrenebilir, dolayısıyla davranış olarak onlara benzeyebilir. Doğal seçilim açısından, yavruların neden ebeveynlerine benzedikleri değil, sadece benziyor olmaları önem taşımaktadır.

Darwin’in doğal seçilim teorisi, adaptasyonu açıklarken günümüzde dikey aktarım (vertical transmission) denilen, ebeveyn özelliklerinin kalıtım yoluyla yavruya aktarılması hipotezini kullanır. Gördüğümüz üzere; öğrenme gibi kültürel süreçler, esas itibarıyla bu kalıtım formunu destekleyebilir. Fakat sadece ebeveynlerimizden değil akranlarımızdan, otorite figürlerinden ve daha birçoklarından da bir şeyler öğreniriz. Buna da çapraz aktarım (oblique transmission) denir. Öğrenmenin doğal seçilimi destekleyebileceği ihtimalini kabul ettiğimizde, popülasyondaki adaptif değişimler de dahil olmak üzere değişimi açıklamaya çalışan evrimsel bir teorinin çapraz aktarımı da kapsayacak şekilde daha da genişletilmesi gerekebileceğini kabul etmiş oluruz. Çapraz aktarımın evrimsel teoriye girişi, klasik Darwinci evrim modellerine çok daha köklü değişimler gerektirir. Çünkü bazı özellikleri taşıyan bireylerin uyum başarısı azaldığı halde çapraz aktarım bu özelliklerin popülasyon içinde yayılabileceği ihtimalini ortaya çıkarır.

2. Doğal Seçilim ve Kültürel Kalıtım

Eski, klasik kültürel evrim çalışmalarından birinde Cavalli-Sforza ve Feldman (1981), on dokuzuncu yüzyıl İtalyan kadınlarının doğurma oranlarındaki düşüşü nasıl açıklayabileceğimizi sorgular. Bu kadınlar ortalama beş çocuk sahibi olmaktan iki çocuk sahibi olma durumuna geldiler. Bunun doğal seçilimin bir sonucu olduğunu savunmak inanılmaz mantıksız olurdu (Sober 1991, 482). Örneğin küçük bir ailesi olan kadının uyum başarısının büyük bir ailesi olan kadının uyum başarısından daha büyük olacağını söylemek mantıksız olurdu. Bireyin uzun dönemdeki uyum başarısının (ki torunların veya torun çocuklarının sayısıyla ölçülür) bazen çok sayıda zayıf çocuğa sahip olmaktansa daha az ama daha kuvvetli çocuklara sahip olunarak arttırılabileceği teknik olarak doğrudur (Lack 1954). Ama İtalyan kadınları ikiden fazla çocuğu sağlıklı bir şekilde yetiştirebilirlerdi. Cavalli-Sforza ve Feldman daha az çocuk sahibi olmanın İtalyan kadınları arasında yaygınlaştığını, çünkü İtalyan kadınlarının bu davranışı hem akranlarından hem de kendi annelerinin kuşağındaki bireylerden kültürel aktarımla edindiklerini savunur. Bu değişimi açıklamak ancak çapraz aktarımla mümkündür, çünkü eğer kültürel aktarım her zaman dikey gerçekleşseydi daha çok çocuğa sahip olma özelliği, doğal seçilim yoluyla -seçilim kültürel kalıtım üzerinden gerçekleşse de- popülasyonda korunurdu.

Bazılarının bu konuda kafası karışmış olabilir: Bir teorinin neden böyle iddialarda bulunması gereksin ki? Tabii ki başkalarından öğrenerek kalıtsal özellikler ediniyoruz ve tabii ki bu başkaları ebeveynlerimiz olabileceği gibi akranlarımız da olabilir. Bu kafa karışıklığına kültürel kalıtımın doğal seçilime baskın gelmesi için gerekli koşulları netleştirerek kısmen cevap verebiliriz. Cavalli-Sforza ve Feldman’a göre, eğer kadınlar aile büyüklüğü için sadece kendi yerel kültürel çevrelerindeki yaygın olan tercihi kabul etselerdi, kültürel kalıtımın doğal seçilim üzerinde yeterli bir etkisi olamazdı. Eğer küçük aileler popülasyon genelinde büyük ailelerin yerini alacaksa; kadınlar, kültürel çevrelerinin sadece küçük bir kısmında küçük aileler olsa dahi, küçük aile tercihini seçmeye eğilimli olmalıydılar. Bu aydınlatıcı iddia, kantitatif (nicel) bir modelle ispatlanabilir.

Bu tarz iddiaların kantitatif bir teoriyle ortaya konulmasının ne gibi faydalar getirebileceği sorusuna yazının devamında daha detaylıca değinilecektir. Şimdilik, böyle bir değişimin adaptasyonel maliyeti göz önüne alındığında neden ebeveynlerimizden başka bireylerden de öğrendiğimizin sorulabileceğini bir kenara yazalım. Eğer İtalyan kadınlarının akranlarından öğrenme eğilimi, ailelerinin küçülmesine dolayısıyla da uyum başarılarnın azalmasına yol açtıysa neden doğal seçilim böyle bir öğrenim şeklinin yerleşmesini en başında mümkün kıldı? Kültürel evrim teorisinin öncülerinden Boyd ve Richerson, ebeveyn dışı bireylerden öğrenimin kazandırdığı adaptasyonel faydaların toplamının aslında bu tercih nedeniyle ödenen adaptasyonel maliyetin toplamına ağır bastığını söyler (Boyd ve Richerson 2005, Ch. 4). Bu görüşü destekleyen bazı gerekçeler de sunarlar. Mesela yaratıcı (veya şanslı) bir bireyin uyum başarısını arttıracak bir davranış veya teknik keşfettiğini varsayalım. Eğer popülasyondaki diğer bireyler de bu davranışı kopyalayabilirse muhtemelen onların da uyum başarısı artar. Elbette hangi davranışların faydalı olduğunu, yani hangilerinin kopyalanması gerektiğini belirlemek popülasyondaki bireyler için zordur. O halde sorun, faydalı davranışlar kopyalanırken faydalı olmayanların eleneceği bir öğrenme mekanizmasının nasıl geliştirileceğidir.

Boyd ve Richerson saygınlık yanlılığının (prestige bias) bu sorunun üstesinden gelebileceğini söyler: Eğer bireyler kopyalayacağı teknikleri saygın pozisyonlardaki kişilerden seçerlerse, bu durum onların aslında faydalı olabilecek teknikleri kopyalama ihtimallerini de artırır. Boyd ve Richerson’ın ifadeleriyle: “Kimin başarılı olduğunu belirlemek, nasıl başarılı olunacağını belirlemekten çok daha kolaydır.” (Richerson ve Boyd, 2005, 124). Dahası, saygınlık yanlılığının gerçekliğine dair başka kanıtlar da bulunmaktadır. Henrich and Broesch (2011), Fiji’deki saha çalışmalarına dayanarak, bir bireyin belli bir alanda başarılı görülmesinin (örneğin tarım alanında) o kişiden başka alanlarda (örneğin balıkçılık alanında) tavsiye istenip istenmeyeceğini belirlediğini savunur. Başka bir deyişle, böyle bireylere geniş çaplı bir saygınlık gösterildiğini, bunun da o bireylerin kültürel bir model olarak hizmet edebilme ihtimallerini etkilediğini belirtirler. Saygınlık yanlılığının değeri, toplumda prestij kazanabilmiş bireylerin uyum arttırıcı metotları uygulamada ortalamadan daha başarılı olacağı varsayımına dayanmaktadır. Bireyin deneyerek öğrenmesine dayalı (heuristic) bu yöntem, hata yapma ihtimalinden muaf değildir; sonuçta toplumdaki saygın bireylerin kullandığı her teknik uyum arttırıcı olmaz ve bazı bireyler bir sebebi olmadan toplumda saygınlık kazanmış olabilirler. Fakat saygınlık yanlılığını açıklayan doğal seçilimin makul olup olmadığını belirleyen soru, saygınlık yanlılığının bazen uyumsuz teknikleri kopyalamaya yol açması değil de saygın kişilerden öğrenen bireylerin uyum başarısının, hiç öğrenmeyen bireylerin veya sosyal statüsüne bakılmaksızın toplumun herhangi bir üyesinden öğrenen bireylerin uyum başarısından yüksek olup olmayacağıdır.

Richerson ve Boyd (2005, 120-22) diğer deneyerek öğrenme yöntemlerinin de adaptif özellikler taşıyabileceğini ve bunlardan birinin de uyum yanlılığı (conformist bias) olduğunu söyler. Bireylerin yeni şartlara uygun davranışlar edinmesinde, yaygın olanı taklit etmenin (“Roma’dayken Romalı gibi davran” kuralı) hiç taklit etmemekten veya toplumun rastgele seçilen bir bireyini taklit etmekten daha olası olduğunu savunurlar. Bu belki yeni bir biyolojik çevreye uygun davranışlar edinmek anlamına gelebilir: Bilinmeyen bitki ve hayvanların bulunduğu yeni bir habitata taşınıldığında sadece yerlilerin tükettiği besinleri yemek, zehirlenmekten kaçınmak için en iyi yoldur. Uyum yanlılığı ayrıca dışlama ve saldırganlığı önleyecek şekilde, nesilleri sosyal olarak uygun davranışlara da yöneltebilir. Harris ve Corriveau (2011) tarafından yapılan deneysel çalışmalar, küçük çocukların ne öğrendikleri konusunda değil, kimden öğrendikleri konusunda çok seçici olduklarını ortaya koyar. Dahası çocukların, güvenmeleri gereken bireyler olarak kültürel uyum gösterenleri aramaya yöneldiklerini savunurlar. Bütün bu bulgular uyum yanlılığının varlığını geniş çapta destekler.

Bu örnekler kültürel evrimsel düşünce ile klasik doğal seçilimsel düşünce arasındaki ilişkinin niteliğini gösterir. Genetik çeşitlilik üzerinden işleyen doğal seçilim, bazı şartlar altında uyumsuz davranışların yaygınlaşmasına sebebiyet verecek olsa da, akraba olmayanlardan öğrenme eğilimini sağlayabilir. Şunu da belirtmekte fayda var: Çoğunlukla kültürel evrimsel düşünce açısından bakışın, bazen zıt düşse de, evrimsel psikoloji ile güçlü yöntemsel benzerlikleri vardır. Öğrenme eğilimleri (E.N. learning dispositions: Merak, istek, sebat gibi öğrenme için gerekli bireysel özellikler.), genellikle kültürel evrimciler tarafından atalarımızın geçmişte yaşadığı adaptasyon problemlerine karşı oluşturulmuş kalıtsal adaptasyonlar olarak anlaşılır. Yakın zamanda yapılan eleştirilere göre (örneğin Heyes 2012) kültürel evrim düşüncesi, bu öğrenme eğilimlerinin öğrenim şekilleri üzerinden kalıtsal olarak aktarılabileceği ihtimalini hafife aldığı için yeterince kültürel bulunmaz. Doğru, fakat popülasyona bir kere yerleştikten sonra bu eğilimlerin, popülasyonda rastlanan her özelliğin geçmişteki biyolojik uyum başarısına sağladığı katkıyla açıklanması gerektiğini düşünmemeliyiz. Evrimsel adaptasyoncular, herhangi bir özellik için, doğal seçilimin bu özelliği kayırmasına hangi etkinin yol açtığını sorma eğilimindedirler. Adaptasyoncu bu bakış açısı öğrenme mekanizmaları için geçerli olsa bile, (ki sonuçta kültürel evrimciler de bir yerde adaptasyoncudur) bu durum, adaptasyoncu bakış açısının öğrenilmiş özellikler için geçerli olduğu anlamına gelmez.

3.Tarihçe

Kültürün kendisinin de evrimleştiği ve Darwinci anlayışın kültürel değişimleri açıklamak için kullanılabileceği düşüncesi hiç de yeni değildir. Kültürel evrim düşüncesinin ilk örneklerinden biri William James’ten gelir:

Sosyal evrim ve ırkın zihinsel gelişimi ile Bay Darwin tarafından açıklanan zoolojik evrim olguları arasında, daha önce fark edemediğim, muhteşem bir paralellik bulunuyor. (James 1880, 441)

James’in makalesi öncelikli olarak, kendi tabiriyle “Bay Herbert Spencer’ın sözde evrimsel felsefesi”ni çürütmek için Darwinizmin doğru anlaşılması üzerinde durmaktadır (Ibid., 422). Spencer, tarihin gidişatını belirlemede “büyük insanlar”ın ikincil bir öneme sahip olduğunu savunmuş ve bu görüşünü şu temele dayandırmıştı: “O, toplumu yeniden yaratmadan önce toplumun onu yaratması gerekir.” (Spencer'ın Study of Sociology (Sosyoloji Çalışması) adlı aynı eserinden alıntı, 449). Büyük insanların yaratılması gerekir ve bunu toplum yapar. Yani, en nihayetinde, sosyal değişimi açıklayan da toplumun kendisidir.

James’e göre, Darwin’in doğal seçilim mekanizmasının kilit noktası, çeşitliliğin sebepleriyle seçilimin sebeplerini birbirinden ayırmaktır (bknz. Lewens, 2007, Ch. 2). Çeşitlilik, bilinmeyen sebeplerden ötürü oluşur ve çevre onlar arasından seçim yapar. Çeşitliliğin kendisi (James’in Darwin yorumuna göre) anlaşılamazdır. Aynısı büyük insanlar için de geçerlidir: “Büyük insanların oluşumunun sebepleri sosyal filozoflarca ulaşılamayacak bir alandır. Dahileri sadece eldeki veriler olarak kabul etmeliyiz, Darwin’in kendiliğinden oluşan çeşitliliği kabul ettiği gibi.” (James, 1880, 445). Büyük insanlar, kendiliğinden oluşan çeşitlilik gibi, evrimsel sürecin gerekli ve açıklanamayan unsurlarıdır. Tıpkı Darwin’in teorisinin çevreyi ve çeşitliliği birbirinden ayrı tutması fakat ikisine de hayati roller vermesi gibi, sosyal değişimi açıklamak için de hem büyük insanlar hem de sosyal çevre büyük bir önem taşır:

Sosyal evrim tamamen ayrı iki faktörün etkileşiminin sonucunda oluşur: kendine has yeteneklerini fizyolojik ve sosyallikten yoksun (infra-social) kuvvetlerin oyunundan türeten ancak inisiyatif ve oluşumunun gücünü kendi ellerinde taşıyan birey; ve ikinci olarak, onu ve yeteneklerini hem kabul edebilme hem reddedebilme gücüyle sosyal çevre. İki etken de değişim için gereklidir. (Ibid., 448)

Kültürel evrim teorilerinin izini Darwin’e kadar sürebilmemize dair bazı sorunlar vardır. Bunun nedenlerinden biri kültürel evrim teorilerinin genelde kendilerini, genetik kalıtımın tek önemli kalıtım mekanizması olduğunu savunanların tam tersi olarak tanımlamalarıdır. Tabii ki Darwin bu tarzda bir kültürel evrimci olarak nitelenemez çünkü karşı çıkacak bir genetik kalıtım kavramına sahip değildi. Bununla beraber Darwin bir kuşağın öğrendiklerini gelecek kuşaklara aktarabileceğine inanıyordu. Fakat kültürel kalıtım ve organik kalıtımı birbirinden ayırmak yerine Darwin bütün aktarımların küçük gemüllerin iletimiyle açıklanması gerektiğini düşünüyordu. Bunlar, vücudun kendilerini üreten parçasına özgü bir karakterle, bütün vücutta üretilen parçacıklardır. Darwin gemüllerin daha sonra eşey organlara taşınıp orada eşey hücrelere yerleşerek yeni döllere aktarıldığına inanıyordu. Darwin sonradan kazanılmış özelliklerin aktarımını da vücut içerisinde üretilen gemüllerle açıklıyordu. Yani, Darwin bir açıdan modern kültürel evrimcilerle uzlaşıyordu: Ebeveynin yaşam boyunca edindiği özellikleri yavrusuna aktarabileceğine inanıyordu. Diğer yandan da modern kültürel evrimcilerle çelişiyordu çünkü kültürel ve genetik kalıtım gibi farklı kalıtım türlerinin arasında ayrım yapmak yerine, her çeşit özelliğin aktarımını gemüllerin iletimi ile açıklamaya yöneliyordu.

Bazılarının belki Darwin’i ilk-kültürel evrimci olarak kabul etmesine neden olabilecek başka noktalar da vardır. Darwin, doğal seçilimle ilgili daha geniş açıklamalarının bazılarında teknolojik evrime de değinir. İnsanın Türeyişi (Descent of Man) isimli eserinde de bu konudan bahseder ve başarılı inovasyonların genellikle toplum tarafından taklit edildiğini, böylece grubun tamamının başarısını arttırdığını, grubun popülasyonunu arttırdığını ve sonuçta da grupta yaratıcı bireylerin doğma ihtimalini arttırdığını belirtir (Darwin 1877). Bu açıklama doğal seçilimin temel noktası olan üreme gücünü (reproductive output) ve kültürel evrimin temel noktası olan taklit davranışını birleştirir. Darwin şöyle anlatır:

… eğer kabiledeki bir insan, diğerlerinden daha bilge biri, bir tuzak veya silah icat ederse … en temel bencillik içgüdüsü, çok fazla nedenselliğe gerek kalmadan, diğer bireyleri de bu icadı taklit etmeye iter, böylelikle hepsi bu durumdan fayda sağlar. … Eğer yeni icat değerli bir şeyse kabile kalabalıklaşır, diğer kabilelere yayılır ve onları da kendi kabilelerine dahil eder. ... Böylelikle sayıca kalabalık hale gelen kabilede üstün ve yaratıcı bireylerin doğması için daima daha yüksek bir şans olur. (Darwin 1877, 154)

Sonuç olarak, Darwin günümüzde kabul gören, doğal seçilimin sadece organizmalar üzerinde etkili olmadığı görüşünü destekler. Aksine, doğal seçilim substrat ayımı gözetmez. Bir doğal seçilim süreci, özel koşulların (bugünlerde genellikle ayrımlı (differential) üreme ve kalıtım olarak ifade edilir) oluştuğu her durumda ortaya çıkabilir. Darwin doğal seçilimin organizmalar haricinde, kültürel bir olgu olan dilin değişimi üzerinde de etkili olduğunu özellikle belirtir. Bu düşünce Türlerin Kökeni’nde genişçe açıklanır ve İnsanın Türeyişi’nde daha da detaylandırılır. Bu çalışmada Darwin Max Müller’in görüşünü şöyle teyit eder:

Her dilin kelimeleri ve dilbilgisi yapıları arasında aralıksız bir yaşam mücadelesi sürüp gidiyor. Daha iyi, daha kısa, daha kolay yapılar sürekli üstünlük kazanıyor, onlar başarılarını atalarından aldıkları kendi doğal değerlerine borçlular. (Darwin 1877, 113)

Darwin bunun yalnız benzerlikten ibaret olmadığını söyler: “Var olabilme mücadelesi içinde, benimsenen bazı kelimelerin hayatta kalması veya muhafaza edilebilmesi, doğal seçilimin ta kendisidir.” Bu iddia (yani kültürel varlıkların çeşitli türlerinin kendilerine özgü bir biçimde doğal seçilim sürecinden geçmesi), kültürel evrim teorisinin zorunlu bir maddesi değildir. Kültürel evrim teorisi, temelinde, sadece kültürel kalıtımın etkilerini açıklayabilmek için sistematik bir model gerektirir ve bunu yapmak için en iyi yol, doğal seçilimin kültürel ögeler üzerindeki etkileri açısından düşünmek olmayabilir. Bu sorunlara makalenin ileriki kısımlarında daha detaylıca değineceğiz.

Herbert Spencer’dan zaten bahsetmiştik. Spencer evrimsel düşüncenin insan kültürüne uygulanmasının savunulması konusunda ilk dönemlerde bir kilit noktası olarak kabul edilebilir (örneğin Jablonka ve Lamb 2005, 21–22). Daha 1855 yılında, Psikolojinin İlkeleri (Principles of Psychology) eserinde, Spencer deneycilik akımının bilgi için deneyimin gerekliliğine vurgusu ve akılcılık akımının önsel (a priori) bilginin önemi üzerine ısrarı arasında üçüncü bir yolu savunan bir evrimsel bilgi kuramı şekli önerir. Eğer eski nesillerin deneyimleri insan zihinlerine işlenmişse o zaman hem şimdiki nesillerin bazı bilgilerinin önsel bilgi olduğu hem de bu bilginin kökeninin, atalarımızın deneyimleri olsa bile, deneyime dayandığını söylemek mümkündür. Darwin’in M notlarında da buna çok yakın ifadelere rastlanır: “Platon … Phadion (Ruhun Üzerine) kitabında “gerekli düşüncelerimiz”in, ruhun daha önce de varolmasından kaynaklandığını, tecrübelerden elde edilemeyeceğini söyler (“daha önce varolma” yerine maymun koyunuz).” (Barrett et al. 1987, 551). Çok daha sonra, 20. yüzyılda, Konrad Lorenz Kantçı önsel bilgiyi, evrimsel biyoloji ve özellikle doğal seçilim perspektifinden inceleyebilmek için birtakım benzer çalışmalar yapar (Lorenz 1941). Darwin ve Lorenz arasında, yüzeysel benzerlikleri nedeniyle belki de fark edilemeyecek, aslında önemli bir fark bulunur. Darwin’in görüşleri doğal seçilimin işleyişini bu adaptif düşüncelerin türler içinde yaygınlaşmasının mekanizması olarak kabul etmez; onun yerine kullanımcı kalıtımı (use-inheritance: karakterlerin ebeveynlerce kullanılıp kullanılmamasına bağlı olarak yavrulara aktarılacağını öngören aktarım mekanizması), iyi işleyen fikir ve tekniklerin muhafaza edilmesini açıklayabilen mekanizma olarak görür.

Spencer, bazıları tarafından evrimsel düşünceyi kültüre uyarlamanın öncüsü olarak kabul edilse de onun bu ve diğer alanlardaki katkıları çoğunlukla bilimsel açıdan değersiz olarak kabul edilir (istisna olarak Jablonka ve Lamb 2005, 372-3’e göz atabilirsiniz). Mesela Ernst Mayr, “Spencer’ı biyolojik fikirler tarihinde yok saymak oldukça haklı görülebilir çünkü pozitif katkılarının içi boştur.” der (Mayr 1982, 386). Spencer, başlangıçta edinilen bazı alışkanlıkların sonunda otomatik olarak kalıtım yoluyla yavrulara aktarılmasına dayanan kullanımcı kalıtıma olan bağlılığı nedeniyle ağır eleştirilere maruz kalmıştır. Bu tarz bir kalıtım çoğunluk tarafından, modern evrimsel teorinin ön planında yer alan “Darwinci” görüşlere karşı “Lamarkçı” görüş olarak sınıflandırılır.

Son zamanlarda bazı modern teorisyenler, Lamarkçı kalıtımın hemen reddedilmemesi gerektiğini savunmaktadırlar (örneğin Jablonka ve Lamb 1995). Bu görüş hakkında ne düşünürsek düşünelim, Darwin’i yüceltirken Spencer’ı yerme eğilimimiz genelde Darwin’in de kullanımcı kalıtımın biyolojik olarak önemli olduğuna inandığı ve kendi kültürel evrim yorumlarında da bu görüşü kullandığı gerçeğini gözden kaçırmamıza sebep olmaktadır. Spencer ayrıca “sosyal Darwinci” görüşleri hakkında da eleştirilmiştir fakat Darwin’in kendisi de bir sosyal Darwinciydi ve ırk, sosyal yozlaşma ve günümüzde çoğunun yok sayacağı diğer konularla ilgili evrimsel görüşlere sahipti (bknz. Lewens 2007, sekizinci bölüm). Gördüğümüz üzere, Darwin’in pangenez teorisi, kısmen, kullanımcı kalıtım olgusunu açıklamak için geliştirilmiştir ve kullanımcı kalıtımın genel izahatı, Darwin’in insan ahlak sürecine kültürel evrim açısından bakışında önemli bir rol oynamıştır. Hatta İnsanın Türeyişi’nde Spencer’dan uzunca ve övgüyle bahseder:

Büyük filozofumuz Herbert Spencer, ahlak duygusuyla ilgili görüşlerini yakınlarda açıkladı. Diyor ki: “İnsan ırkının tüm geçmiş kuşakları boyunca tesis edilip sağlamlaştırılan faydalı tecrübelerin, kendilerine uyumlu değişiklikler ürettiğine inanıyorum; sürekli bir aktarım ve birikimle oluşan bu değişiklikler, bireysel tecrübelerimizde belirgin bir temeli olmamakla beraber, ahlaki sezgi yetimizi, yani doğru ve yanlış davranışa karşılık gelen duygularımızı oluşturmuştur. (Darwin 1877, 148)


4. Memler

Kültürel evrim teorilerini kurmak için verilen ciddi çabalar Lumsden ve Wilson (1981), Cavalli-Sforza ve Feldman (1981), ve Boyd ve Richerson (1985) gibi isimlerin çalışmalarına uzanır. Bu yazarların tamamı, öyle veya böyle, kültürel kalıtımın etkilerini evrimin daha standart biyolojik modellerine uyarlayabilen resmî modeller üretmeye çalışmışlardır. Bu kuramcılara ait bazı iddialara zaten baktık, ancak çalışmalarına daha ayrıntılı olarak bakmadan önce memetik teorisine bir göz atalım. İlk olarak Richard Dawkins (1976) tarafından ortaya atılan bu teori belki de evrimsel düşüncenin kültüre uygulanmasında en iyi bilinen girişimdir; bununla birlikte, oldukça popüler bir ilgi görmesine rağmen, bilim çevrelerince çok benimsenmemiştir. Onun yerine, Boyd ve Richerson'ın ekolü, aşağıda açıklayacağımız nedenlerden dolayı çok daha başarılı olmuştur.

Mem teorisi kültürel düzeyde evrim ile biyolojik evrim arasında güçlü benzerlikler kurmaya çalışır. Bu teori, yavruların ebeveynlere benzediği üreme biçimlerine sahip varlıklar gerektiren bir süreç olan seçilimin kuramsal karakterlerini belirlemeyle işe başlar. Memetik, Dawkins tarafından popülerleştirildiği şekilde, “kopyalayıcılar (replicator)” denen ve kendilerinin sadık kopyalarını yapma yeteneğine sahip varlıkların nesiller arası bu benzeşimi açıklamak için gerekli olduğu görüşüne dayanır. Standart evrimsel biyoloji modellerinde genlerin ilgili kopyalayıcılar olduğu varsayılmaktadır. Genler kendilerini kopyalarlar, bu yetenekle neden yavruların ebeveynlerine benzediği açıklanabilir. Eğer kültür evrim geçiriyorsa o halde kültürel kalıtımı açıklamak için de bir çeşit kültürel kopyalayıcı bulmak zorunludur. Memler bu rolü üstlenir. Dawkins, örnek memlerin bir listesini verir: “melodiler, fikirler, yaygın söz veya sloganlar, kıyafet modası, çanak çömlek yapmada veya mimaride kullanılan teknikler.” Bazen bütün memlerin fikir biçiminde olduğu (veya tam tersi) varsayılsa da Dawkins’in listesinin çömlek yapma teknikleri gibi başka türden şeyler de içerdiğini belirtmekte fayda var.

Dawkins, mesela fikirlerin zihinden zihine atlayan, ilerledikçe de kopyalarını oluşturan varlıklar olarak kavramsallaştırılabileceğini iddia eder. İlk bakışta bu, cazip bir öneri gibi görünür. Tıpkı genlerin kendilerini taşıyan organizmalar ve onların yerel çevreleri üzerindeki etkilerine göre kendilerini farklı oranlarda kopyaladıkları gibi, fikirler de kendilerini taşıyan organizmalar ve onların yerel çevreleri üzerindeki etkilerine göre farklı oranlarda kendilerini kopyalarlar. Örneğin bir bilim insanları topluluğunda, farklı hipotezler öne sürülür ve bazıları diğerlerine göre daha yaygın kabul görür. Bir ya da iki bilim insanının zihninde başlayan bir hipotez, böylelikle bilimsel araştırma camiasında yaygın olarak kabul görene kadar yayılır. Bir başka hipotez hızla ölür. Belki de bazı hipotezlerin yayılmasına ve diğerlerinin yok olmasına yol açabilecek özellikleri belirleyebiliriz. “Uyumlu (fit)” hipotezler, öngörü gücüne, basitliğe sahip olabilir veya mevcut teorilerle iyi bir şekilde bütünleşebilir. Bu örnekte görülebileceği gibi, mem perspektifini kullanmanın, aslında bencil kültürel kopyalayıcılar tarafından manipüle edildiğimizi göstermediğini belirtmekte fayda var. Bilimsel değişimi bencil memler arasındaki bir mücadele olarak tanımlamak mümkündür, fakat aynı zamanda aynı süreci bilim insanlarının teorileri kabul etmeyi veya reddetmeyi seçmesi açısından ve açıklayıcı güç, teorik zarafet vb. gibi tanıdık ölçütlere atıfta bulunarak da tanımlayabiliriz. Memetik bencillik metaforunun bu tesadüfi özelliği, insanların hangi düşünceleri kabul edip hangilerini etmeyecekleri üzerindeki kontrollerini ellerinden alır.

5. Memlerle İlgili Sorunlar

Memetik görüşlerle ilgili çeşitli sorunlar vardır, bunlardan birçoğu gen-mem benzerliğinin kısıtlamaları üzerinde durur. Bu endişeler, bazen kültürel evrim teorilerine muhalif olan sosyal bilimler kuramcıları tarafından ortaya atılır. Fakat bir kültürel evrim teorisini mem kavramı üzerine kurmanın doğru bir yol olmadığını iddia eden kültürel evrimciler tarafından da bu endişeler oldukça sık gündeme getirilir. Dolayısıyla, genel olarak kültürel evrim teorilerinin geçerli olabilmesi için mem kavramına ihtiyaç duymadığını akılda tutmak gereklidir (bknz. Henrich et al. 2008). Mem kavramına karşı en sık karşılaşılan argümanlardan bazıları aşağıda verilmiştir (bu bölümün geri kalan kısmı Lewens, 2007, Bölüm 7'ye dayanmaktadır):

Kültürel birimler kopyalayıcı değildir: Hatırlayın, kopyalayıcılar kendilerini kopyalayan birimler olmalıydı. Mem kavramının bazı eleştirmenleri, memlerin nasıl kopyalanacağını açıklayabilecek bir mekanizmanın olmadığını söylerler. Ama bu, hatalı bir görüştür. Halbuki bir düşünce sadece gözlem ve çıkarım yoluyla kopyalanabilir: B kişisi A'nın davranışını gözlemleyebilir, A'nın bir X inancına sahip olduğu sonucuna varıp A ile aynı inancı benimsemeye başlayabilir. Fikirler sözlü iletişim yoluyla da kopyalanabilir. A kişisi, X inancına ikna olmuş olabilir, B'ye bu inancını anlatır ve B de X'e inanmaya başlar. Her iki durumda da, X inancının, dil, çıkarım vb. yoluyla da olsa, kendisinin bir kopyasını oluşturduğunu söyleyebiliriz. Memetik için daha büyük bir endişe, taklidin genellikle birebir kopyalamayı neredeyse destekleyemeyecek kadar hataya müsait olmasıdır. Eğer ben gizli bir aile tarifiyle bir pasta yaparsam, pastayı yersin ve sonra aynı kekten sen de pişirmeye çalışırsın, o zaman senin yaptığın kekin tarifi, tadı benzeyenini yapabilmiş olsan bile, muhtemelen benimkiyle aynı olmayacaktır. Memetik için bir başka kayda değer endişe ise, aynı fikirler popülasyonda yayıldığında bu fikirlerin nadiren birbirlerinden kopyalanmalarıdır. Sperber, kültürel üremenin nadiren mem benzeri bir şekilde gerçekleştiğini savunur; bunun yerine, "çekiciler (attractors)" adını verdiği, kültürel olarak paylaşılan düşünce kalıplarını kullanır, bu çekiciler ortak simgelerin (E.N. representations: Toplumsal bir kümenin, kendini ve dünyayı kavramak, açıklamak için üretip geliştirdiği, tekil bileşenlerine indirgenemeyen düşünce, inanç ve değerleri.) tıpatıp kopyalama olmadan popülasyon içinde yayılmasını mümkün kılar. Kek örneği ile devam edelim, belki de benim Victoria kekimden bir dilim yersin ve beğenip de kendin için bir tane yapmaya karar verirsin. Belki kullandığın tarif benimkine çok benziyordur. Ancak, pastamın tadına bakarak hangi malzemelerin ve hangi sırayla kullanılacağını anlayamadın. Onun yerine belki de Victoria kekini nasıl yapacağını zaten biliyordun. Pastamı yemek, seni hâlihazırda bildiğin bir tarifi kullanmaya itmiştir. Bu durumda, tarif önce benim aklıma geldi ve bundan kaynaklı senin de aklına geldi, kullandığın tarif benimkinin bir kopyası olduğu için değil. Sperber, fikirlerin yayılması aşağıdaki gibi gerçekleştiği için memetikin hatalı olduğunu söyler:

… çoğu kültürel öğe, tekrar tekrar üretilerek (tabii ki bu üretimlerin arasında nedensel bir ilişki vardır) "yeniden üretilir yani çoğalır", birbirlerinden kopyalanarak yeniden üretilmez (çoğalmaz). ... Dolayısıyla birbirlerinin yakın “kopyaları” olmalarına rağmen, mem değillerdir (esnek bir kopya anlayışıyla tabii ki). (Sperber 2000, 164-65)

Bu endişelerin her ikisi de memetik çalışmalarının yaygınlaşması için ciddi sorunlar yaratır: Bütün fikirler kopyalayıcı değildir, dolayısıyla bütün fikirler mem değildir. Bunun mem kavramının işe yaramayacağını gösterip göstermeyeceği, memetik kültürel kalıtımın memetik olmayan kültürel kalıtımdan ayırt edilmesiyle edineceğimiz yeni bilgiler olup olmamasına bağlıdır (Sterelny 2006a).

Kültürel birimler soy hattı oluşturmaz: Memetikle yakından ilişkili bir eleştiri, genetik kopyalamada bir genin yeni bir kopyasını tek bir ebeveyne kadar izleyebiliyorken, fikirlerin nadiren kesin soy hatlarını takip edebileceğimiz şekilde tek bir kaynaktan kopyalanmış olduğu gerçeğine dayanmaktadır (Boyd ve Richerson 2000). Memetik teorisini savunanlar, dinî inancın analizini memlerin yayılması üzerinden yapmaya bayılırlar. Fakat dinî inançlar insan popülasyonlarında iyi yayılmış olsa da, temsilî inanç örneklerini tek bir kaynağa kadar takip edebilmemiz çok da muhtemel görünmüyor. Bunun yerine, bireyler çoğunlukla yakın çevresindeki birçok inanandan etkilenerek Tanrı'ya inanırlar. Bu durumda, Tanrı'ya inanç, bu inancın geriye doğru izlenebilir tek bir temsilî örneğinden kaynaklanmaz. Biyolojik evrim dünyasında Mendel yasalarını anlamak, evrim dinamiklerinin bazı yönlerini açıklamakta önemli olagelmiştir. Mendel'in kanunları, genlerin ayrık, iletilen birimler olduğu anlayışına dayanır. Fakat eğer temsilî fikirler, bireyin birçok kaynaktan etkilenmesi nedeniyle o kişide görülebiliyorsa, o zaman bu durum, kültürel evrim içinde Mendel yasalarına yakın bir şeye rastlanmasına olanak vermez. Fikirler ve genler arasındaki bu farkın, incelemelere pratik bir sınırlama getirebileceği düşünülebilir. Bu türde eleştiriler özellikle William Wimsatt (1999) tarafından kuvvetli bir biçimde ortaya konmuştur. Wimsatt’a göre, insanların yaratıcı ve çıkarımsal yetenekleri, herhangi bir fikir veya teknolojik bir aletin zaman içinde değişen sayıda kültürel ebeveyninin olmasını mümkün kılar. Çünkü çoğalmanın nedensel kaynakları değişebilir. Tanrı’ya olan inanç bazen dini yaymaya çalışan tek bir kişiden etkilenme nedeniyle gerçekleşebilirken bazen iki biyolojik ebeveynin ortak telkininden, bazen de yaygın olarak inançlı bir toplulukta bulunmaktan kaynaklanabilir. Fikirler ve teknoloji öğeleri genom ya da eşey hattının tutarlı bir benzerine de sahip değildir; çünkü fikirler ile zanaatkarların davranışları ve teknolojinin maddi unsurları da dahil olmak üzere teknolojik üretim döngüleri içindeki farklı unsurların hepsi, insanların onlara verdiği dikkate bağlı olarak, kopyalayıcı konumunu geçici olarak elde edebilirler. Bir kişinin geliştirdiği tencere tasarımında veya tencere üretme tekniklerinde ya da yapılan tencerenin kendisinde kazara meydana gelen değişiklikler, başka bir zanaatkâr benzer bir üretim yaptığında da meydana gelebilir. Wimsatt, bu benzemezlikleri, kültürel değişimin açıklanmasında popülasyon genetik modellerinin kullanılması için verilen her türlü çabanın karşı karşıya kaldığı zorlu sorunları vurgulamak için kullanır.

Kültür ayrı birimler halinde parçalanamaz: Fikirler birbirleriyle mantıksal ilişkilerde konumlanırlar. Örneğin bir bireyin birtakım inançlara sahip olup olmaması, bu inançların birbirleriyle ilişkili kavramsal yetkinliklerine bağlıdır. Görelilik teorisini anlamadan ona inanmak imkânsızdır, bu teoriyi anlamak için de fizikle ilgili birçok ek inanca sahip olmak gerekir. Aynı durum teknik olmayan inançlar için de geçerlidir. Tanrı'ya inanmak, hangi dinden bahsedildiğine bağlı olarak muhtemelen bağışlama, cezalandırma, sevgi ve benzeri çeşitli inançlarla ilişkilidir. Bu, bazı eleştirmenlerin, ayrık birimlere parçalanan ve her birime ayrı ayrı kopyalayıcı güç verilen bir kültür görüşü benimsenmesinin hatalı olduğunu öne sürmelerine yol açmıştır. Antropolog Adam Kuper, “Genlerin aksine, kültürel özellikler parçacık halinde değildir. Tanrı ile ilgili bir fikir, o Tanrı’nın bağlantılı olduğu dindeki diğer fikirlerden ayrılamaz." diyerek itiraz eder (Kuper 2000, 180). Memetik teorisini savunanlar, genellikle buna, fikirlerin birbirine bağlı olmasının mem-gen benzerliğini zayıflatmadığını söyleyerek karşılık verirler: O'Brien et al. (2010), evrim ve gelişimde genlerin rolünün daha iyi bir şekilde anlaşılmasının mem-gen paralelliğini yeniden kuracağını savunur. Zira genlerin de diğer genleri ve onların daha geniş gelişimsel ve çevresel şartlarını dikkate alan bir bağlamda incelenmesi gerekmektedir. Bir DNA dizilimi, diğer genetik ve gelişim kaynakları ile girdiği ilişkiler ağına bağlı olarak, farklı organizmalarda farklı etkilere sahip olabilir. Nasıl ki Tanrı'ya inanmanın önemi sosyal ortama göre farklılık gösterebilir ve bu nedenle “Tanrı'ya olan inancı” bir mem olarak düşünmek pek mantıklı olmaz, aynı şekilde bazı DNA dizilimlerinin işlevi de organik bağlamda değişebilir ve bu nedenle bazı dizilim türlerinin evrimsel analiz amacıyla gen olarak tanımlanmasının pek mantıklı olmayacağı yorumu yapılabilir.

Bu eleştiriler memlerin gerçekten var olup olmamasına odaklanır. Ancak, memlerin var olup olmamasına bakılmaksızın, mem kavramının yararlılığına yönelik eleştiriler de vardır. Yukarıda da belirtildiği gibi, memetik çalışmalarının, kültürel değişimle ilgili tanıdık bir dizi hikâyenin süslenip yeniden sunulmasından ibaret olduğunu düşünebiliriz. Belki de bilim çeşitli seçilim baskılarına direnen varlıkların çoğalmasından meydana gelmiştir, ama eğer bu anlayış bize bilimsel hipotezlerin evrimini etkileyen çeşitli faktörleri tanımlamada alternatif bir terim veya yorum sunmaktan ileri gidemeyecekse başka ne sunabilir? Belki de kıyafet modası bir memdir, ancak bu durumda bile, bir kıyafet memini diğerinden daha uyumlu yapan şeyin ne olduğunun açıklanması gerekir ve böyle söylendiğinde de, bunun hemen çok bilindik bir yaklaşım olan tüketici psikolojisine indirgeneceği riski doğar.

6. Memler Olmadan Kültürel Evrim

Evrimsel düşünceyi kültüre uygulamak için verilen en ciddi ve en saygıdeğer çabalar, memetik çalışmalarına daha farklı bir noktadan başlamaktadır (ancak mem perspektifinden yapılmış önemli işler için, Shennan 2008, 2011'e bakınız). Mem teorisyenleri evrimin genel tanımlamasını, doğal seçilimle, yani kopyalayıcılar arasında ayrımlı rekabeti gerektiren bir süreçle yapma eğilimindedir. Dolayısıyla, mem teorisyeni, kültürel dünyada kopyalayıcı rolü oynayabilecek, tıpatıp bir gen benzerliği arar. Dawkins’e göre, insanlar genler haricinde kopyalayıcılarla da kolonileştiklerinden insanın evrimleşmesi genin egemenliğinden kurtulmuştur. Bu açıdan memler türümüzü biyolojik determinizmden kurtarmak için gereklidir.

Bu görüşün alternatifi, kültürel kalıtımınn önemli olduğu gözlemiyle başlar ve kültürel kalıtımın geleneksel evrim modelleriyle bütünleşmesini amaçlar. Ancak bu genel istek, kültürel evrimin, kültürel kopyalayıcıların varlığını gerektirip gerektirmediği sorusunu açık bırakmaktadır. Tabii ki, mem kavramı eleştirilerinden birçoğu kabul edilebilir ve buna rağmen kültürel kalıtımın etkileri modellenmeye devam edilebilir. Kültürel kopyalayıcıların var olduğunu göstermek yerine, hataya eğilimli öğrenmeye yer veren ve bir kişinin inançlarının yalnızca tek bir kaynaktan kopyalanmak yerine birçok kaynaktan etkilenmenin sonucu olarak ortaya çıktığını benimseyen modeller oluşturmaya çalışılabilir. Bu gelenekteki kültürel evrimsel modellerin amacı, bazen sadece, çeşitli biçimlerdeki kültürel değişimin (mutlaka adaptif kültürel değişim değil), genetik evrimi nasıl etkileyebileceğini veya tam tersini göstermektir. Bu, gen ve kültürün birlikte evrimleşmesini açıklayan modellerin genel amacıdır. Fakat kültürel evrimsel modeller, adaptasyonun yapılandırılmasında kültürel kalıtımın rolünü de belirlemeyi amaçlamaktadır: Burada, kültürel evrim teorisyenleri yalnızca özelliklerin popülasyonlardaki dağılımlarını açıklamaya çalışmakla kalmayıp işe yarar kültürel yeniliklerin ortaya çıkışını da açıklamaya çalışmaktadırlar (Godfrey- Smith 2012).

Kültürel değişim, kültürel kopyalayıcılar gerektirmese bile en azından adaptif kültürel değişimin onlara ihtiyacı olduğu düşünülebilir. Adaptasyonu açıklayan genel Darwinci şema, güvenilir bir kalıtım gerektirir; bu şema, bir kere uyum arttırıcı mutasyon oluştuğunda onun gelecek kuşaklarda da sürdürülebileceğini belirtir. Kültürel öğrenme hataya eğilimli ise ya da bireyler, birçok farklı modelin ortalamasını alarak kültürel özellikler kazanıyorsa, o zaman uyum arttırıcı bir davranış keşedildiğinde, o özelliğin ancak yanlış kopyalanmasıyla veya daha az adaptif olan özelliklerle birleşerek ortalamada karmakarışık bir davranış oluşturmasıyla gelecek kuşaklarda kaybolacağı düşünülebilir.

Bütün bu çıkarımlar, son zamanlardaki kültürel evrim teorisi tarafından sorgulanmıştır. Kültürel evrimcilere göre, popülasyon düzeyinde, birikimli evrim, yavru nesillerde uyum artırıcı kültürel özelliklerin korunmasını gerektirir. Bununla birlikte, aynı kişiler bunun bireyler arasında tıpatıp, eksiksiz bir iletim gerektirdiğini inkar ederler. Henrich ve Boyd'un “uyum yanlılığı” olarak adlandırılan resmî modeli (2002), popülasyon düzeyinde güvenilir bir kalıtım sağlamak için, hata eğilimli öğrenmenin etkileriyle nasıl başa çıkılabileceğini gösterir. "Uyum yanlılığı", bireylerin bir popülasyonda en yaygın olarak gördükleri ortak simgeleri benimseme eğilimidir. Henrich ve Boyd, uyum yanlılığının gerçek bir olgu olduğuna dair kanıtlar göstermektedirler. Henrich ve Boyd'un teorik modeli, bireylerin diğer kişilerin aklındaki simgelerin ne anlam taşıdığını çıkarmada zayıf olduklarını varsayar. Buna rağmen, popülasyon düzeyinde baktığımızda, uyum yanlılığı, bu tür hataların etkilerini düzeltmeye yardımcı olur ve böylece ortak simgelerin yavru kuşağın popülasyonundaki genel yayılışının ebeveyn kuşağın popülasyonundaki genel yayılışına yakın olmasını sağlar. Henrich ve Boyd bunun sebebini şöyle açıklar. Genel olarak, hata eğilimli iletim, farklı ortak simgelerin bir karışımını üretme eğilimindedir. Halihazırda farklı birçok ortak simgeyi kayda değer sıklıkta içeren bir popülasyonda, bu simgelerin popülasyon genelindeki yayılışında hatanın etkisi zaten azdır. Bir ortak simgenin yaygın olduğu bir popülasyonda, hatanın etkileri daha fazla önem kazanır. Fakat eğer uyum yanlılığını da katarsak, hata eğilimli taklit durumunda bile, yaygın olarak kabul edilen simgelerin gelecek kuşaklarda da yaygın olarak kabul görme şansını arttırmış oluruz.

Boyd ve Henrich, bu durumun, popülasyon düzeyindeki yayılışların tamamen güvenilir bir şekilde kalıtılmış olduğu anlamına gelmediğini kabul eder. Fakat bu, kültürel kalıtım üzerinde etkili olan birikimli evrimin mümkün olmadığını da göstermez. Genetik düzeyde, neredeyse tıpatıp kopyalama işlemleri, adaptif olan çeşitliliği korumak için en küçük seçilimci kuvvetlere bile izin verir. Tıpatıp kopyalamanın az olduğu işlemler ise, adaptif çeşitliliğin kaybolmaması için daha güçlü seçilimci kuvvetlere ihtiyaç duyar. Boyd ve Henrich, kültürel dünyadaki seçilimci kuvvetlerin, genetik dünyadaki seçilimci kuvvetlerden daha güçlü olduğuna eminler. Buradan çıkaracağımız ders, bir kez daha söylemek gerekirse, genetik evrimi kültürel evrime bir model olarak çok ön planda tutmamak gerektiğidir.

Boyd ve Henrich ayrıca kültürel çoğalmanın nadiren bire bir kopyalama yoluyla gerçekleştiği yönündeki Sperber'in iddiasına kültürel evrim teorisinin uyum sağlayacağını da söyler. Az sayıda "çekici" -bazı dış uyaranlar olduğunda benimsenmesi son derece yüksek olan düşünme biçimleri- var olsa bile evrimsel modellerin hiç rolü olmadığını düşünemeyiz. Pek tabii ki, çeşitli seçilimci kuvvetlerin, bir grup çekiciden hangisinin popülasyonda baskın hale geleceğini belirlediği hala iddia edilebilir. Bir kez daha kek örneğine dönecek olursak, Victoria keki, zencefilli kek ve muzlu ekmeğe karşılık gelen çekiciler olabilir. Buna rağmen, Victoria kekinin belirli bir zamanda neden zencefilli kekten daha fazla üretildiğini anlamak isteyebiliriz; kültürel evrim teorisi çerçevesi, bireylerin taklit edilen modeller olarak kullanılıp kullanılmayacağını belirleyen faktörleri ve bir model seçildiğinde de ortak simgelerin (bu durumda tarifler) aynısının veya daha iyisinin yapılıp yapılamayacağını belirleyen faktörleri inceleyerek, bire bir kopyalamanın olmadığı bu ayrımlı başarıyı açıklayabilir.

Memetik çalışmaları, genetik evrimle kültür arasında benzerlik bulma isteğindedir. Boyd ve Henrich tarzındaki kültürel evrim modelleri ise, kültürel kalıtımın evrimsel süreçleri nasıl etkilediğini anlamanın yollarını bulma istediğindedir. Bu tür kültürel evrim modelleri, kültürel kalıtımın genetik kalıtım ile aynı şekilde işlediğini varsaymaz. Hatta kültürel kalıtımı genetik kalıtımdan oldukça belirgin bir şekilde ayırabilirler. Bununla birlikte, esasen bir popülasyondaki özellik sıklıklarının zaman içindeki değişimlerini açıklamaya çalıştıkları için, fark edilir derecede evrimsel bir tarz sergilerler. Bunu, bireylerin kültürel özelliklerini nasıl edindikleri konusunda geniş varsayımlarda bulunarak (örneğin, bir bireyin edinmiş olduğu simgelerin birçok akrandan öğrenmenin bir sonucu olduğunu veya özellikle otorite figürlerinden etkilenme yoluyla oluştuğunu varsayabilirler) ve bu kuralların popülasyon düzeyinde nasıl sonuçlanacağını belirleyerek yaparlar. Dahası, kültürel edinimin bu kuralları sadece varsayım olarak kalmaz, deneylerle de desteklenir. Kültürel evrim teorisyenleri, uyum yanlılığı ve saygınlık yanlılığı gibi deneylerle doğrulanan çeşitli yanlılık biçimlerinin etkilerini belgelemeye çalışmaktadırlar. Nasıl ki Darwin'in doğal seçilimle evrim teorisi, kalıtımın nasıl işlediğini gösteren deneysel çalışmalarla ve kalıtım, seçilim, mutasyon ve diğer kuvvetlerin popülasyon düzeyindeki sonuçlarına odaklanan istatistiksel çalışmalarla destekleninceye kadar büyük ölçüde varsayımsaldı, aynı şekilde kültürel evrim teorisi de deneysel ve matematiksel çalışmaların birleştirilmesiyle kendi kavrayışını kazandı.

7. Kültürel Evrim Teorilerinin Açıklayıcı Rolü

Bu yazının başında kültürel evrim argümanlarının karşı konulamaz olduğu iddia edilmişti. Hiç kimse, türümüzün zaman içinde nasıl değiştiğini açıklamada kültürel kalıtımın önemli bir faktör olduğunu inkar edemez. Kültürel kalıtım, yalnızca genetik evrimle paralel olarak hareket eden bir süreç değil, genetik evrimle iç içe gelişen bir süreçtir. Kültürel değişiklikler çevre üzerinde değişiklikler meydana getirir, bunun sonucunda da hem genlerin gelişim sırasında nasıl davranacağını hem de seçilim baskılarının genler üzerinde nasıl bir etkisi olacağını belirler. Bütün bunlara rağmen, bazıları yine de kültürün önemini evrim teorisinin araçlarını kullanarak anlamanın hatalı olduğunu düşünebilir. Bunun nedeni, her türden kültürel değişimi kapsayacak kadar geniş ve bu konuları aydınlatabilecek kadar bilgilendirici bir teorinin varlığından şüphe duymaları olabilir.

Aşırı hevesli, koyu Darwincilere kültürün önemini sık sık hatırlatmanın önemli olduğuna şüphe yoktur. Örneğin, insan popülasyonunda artan laktoz tolerans vakası, kültürel bir inovasyonun, yani süt besiciliğinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Genetik-kontrollü bu adaptasyonun nispeten yeni ortaya çıkışı, insanın fizyolojik doğasının değişmeye devam eden bir şey olduğunu ve ayrıca kültürün genler üzerindeki nedensel etkisini gösterir (Richerson ve Boyd 2005, 191-92). Bu tür örnekler, insan doğasının Taş Devri'nden beri değişmediğini veya genlerin evrimsel yolculukta sürücü koltuğunda olduğunu iddia eden her görüşün aceleciliğini kendiliğinden göstermektedir. Bununla birlikte bu örneklerden hiçbiri, geniş, bilgilendirici bir kültürel evrim teorisi geliştirebileceğimizi de teyit etmez. Bazıları kültürel değişimin ve bu değişimin insanlığın diğer yönleri üzerindeki etkisinin, sadece bir dizi bireysel anlatılar yoluyla en iyi şekilde anlaşılacağından endişe duyabilir. Memetik çalışmaları üzerindeki kısa araştırmamız bu endişeyi gösterdi. Bize fikirlerin popülasyonlar arasında yayıldığı ve bazılarının bu konuda diğerlerinden biraz daha başarılı olduğu söylenirse gerçekten açıklayıcı bir anlayış kazanmış olmayız. Biz bazı fikirleri diğerlerinden daha uygun kılan şeyleri bilmek istiyoruz. Ayrıca bu soruyu cevaplamamıza yardımcı olabilecek birtakım genel kuralların olup olmadığı da belli değildir. Biyolojik dünyada, bir organik varyantın diğerinden daha uyumlu olduğunu anlayabilmek için yerel çevre koşulları, türe özgü fizyolojik veya anatomik özellikler gibi birçok detayı hesaba katmamız gerekir. Benzer şekilde, kültürel dünyadaki bazı fikirlerin diğerlerine göre neden daha fazla yayıldığını açıklamak için de yerel psikolojik eğilimlere bakmamız gerekir. Memetik çalışmalarından elde edilecek herhangi bir açıklama, psikolojide yapılan klasik çalışmalara parazit niteliğindedir. Ve eğer bireysel tercihler zamanla değişip duruyorsa, o zaman genel ve bilgilendirici bir kültürel evrim teorisine sahip olamayabiliriz. Bunun yerine, tercihlerin neden değiştiğine dair yerel açıklamalarda bulunmamız gerekir. Memetik çalışmaları, kültür anlayışı için yeni bir bilimsel çerçeve oluşturmak yerine yozlaşarak anlatıya dayalı klasik kültürel tarihe dönüşebilir.

Bu argümanlara karşı üç farklı cevap dizisi vardır, bunların her biri hakim evrim teorisinin temel unsurlarından farklı bir tanesini ele alır (Lewens 2012). İlk olarak, Boyd ve Richerson, konuyu anlamamızı sağlayan bilgileri kültürel evrimin “popülasyon düşüncesi”nden hareketle edinebileceğimizi savunur (Richerson ve Boyd 2005). İkinci olarak, Sterelny (2001, 2003, 2006a, 2006b, 2007, 2012) ve Wimsatt (1999), evrimleşebilirlik için gerekli olan genel koşullarla ilgili aydınlatıcı bilgilerin kültürel dünyada da geçerli olduğunu iddia eder. Üçüncü olarak, birçok kişi, tıpkı dallara ayrılan (hatta bazen ağsı bir yapı oluşturan) canlılar tarihini evrimsel biyolojik araçların yardımıyla anlayabildiğimiz gibi, kültürel değişimin tarihsel modelini de kültürel evrim teorileri sayesinde anlayabileceğimizi savunur. Bütün savunma argümanlarına sırayla bakacağız. Kültürel evrim düşüncesinin değerini daha fazla hesaba katan bir anlatım için ve esasen teorinin tamamına kapsamlı ve erişilebilir bir giriş için Alex Mesoudi'nin (2011) kitabı mükemmel bir kaynaktır.

8. Popülasyon Düşüncesi

“Popülasyon düşüncesi” birçok insan için farklı anlamlar ifade eder. Boyd ve Richerson için, bireysel düzeydeki eğilimlerin popülasyon düzeyindeki özellikler üzerinde oluşturduğu sonuçların araştırılmasına olanak sağlayacak şekilde psikolojik profil karakterizasyonundan soyutlama gayretidir. Zaten bu tür bir popülasyon düşüncesi örneğinin nasıl işlediğini görmüştük. Bireyler arasındaki uyum yanlılığının, kopyalama sırasında oluşan bireysel düzeydeki hatalara rağmen popülasyon düzeyinde bir kalıtım sağlayabildiği çok barizdir. Bireysel psikolojinin bu özelliklerinin (uyum yanlılığı ve hata eğilimli öğrenme) birleşerek popülasyon düzeyinde kalıtım sağladığını göstermek için bazı soyut matematiksel modellemelere ihtiyaç duyulur. Popülasyon düzeyindeki sonuçların tespit edilmesi önemlidir, çünkü böylece, birikimli kültürel evrimin oluşması için, araştırmacının kültürel kalıtımla ilgili olması gereken (safça düşündüğümüzde) kısıtlamaları gözden geçirmesi sağlanır.

Elliott Sober (1991), faydalı bir makalede, kültürel evrim teorilerinin sosyal bilimcilerin çalışmaları için sınırlı bir değere sahip olabileceğini söylemektedir, çünkü ona göre sosyal bilimciler öncelikle bireylerin neden bir fikri benimseyip diğerini reddettiklerini açıklamakla ilgilenirler. Örneğin on dokuzuncu yüzyıl İtalyan kadınlarının neden beş yerine iki çocuk sahibi olma kararını aldıklarını bilmek isterler, bu kararların popülasyon düzeyindeki olası sonuçlarını incelemezler. Richerson ve Boyd, Sober'in argümanının hatalı bir şekilde, “hepimizin sezgileri güçlü, popülasyon odaklı düşünen kişiler olduğumuzu” (Richerson ve Boyd 2005, 97) varsaydığını söyleyerek yanıt verirler. Sober orijinal makalesinde popülasyon düşüncesinin kültürel evrim modellerine en azından üzerinde çalışılacak bir fikir sağlayabileceğini belirtir:

Sonuçta, sosyal bilimcilerin günlük araştırmalarına bu kültürel evrim modellerinin faydası olup olmadığı sorusu şu noktaya gelir: Sosyal bilimciler sezgisel popülasyon düşüncesinde iyiler mi? Eğer öylelerse, açıklamaları, kültürel evrimin kesin modelleri tarafından çürütülemez. Eğer değillerse, sosyal bilimciler bu modelleri inceleyerek açıklamalarını (ve dayandıkları sezgilerini) düzeltmeleri gerekir. (Sober 1991, 492)

Richerson ve Boyd'un modellerinin birçoğu gayet aydınlatıcıdır. Gördüğümüz üzere, birikimli kültürel adaptasyonun kopyalama gerektirmediğini biraz çalışarak gösterebiliriz. Bununla birlikte, Sober'in şüpheciliği lehine olacak şekilde, en ilginç kültürel evrim modellerinin genellikle, kültürel kalıtımın adaptasyon üretmede etkili olabilmesi için gerekli genel koşulları gösteren modeller olduğunu hatırlatmakta fayda var. Boyd ve Richerson'ın saygınlık yanlılığının önemini destekleyen iddiası öncelikle doğal seçilimin kültürel öğrenmeyi nasıl destekleyebileceğini göstermek için bir çabadır. Sober'in endişesi, bu tarz modellerin birikimli kültürel evrim için genel koşulları saptamakla çok da ilgili olmayıp sosyal ve kültürel değişimin sadece belirli bölümleriyle ilgilenen “sosyal bilimcilerin günlük araştırmalarını” değiştirip değiştirmeyeceği gibi konulara yöneliktir. Burada bile Richerson ve Boyd'un popülasyon düşüncesi biraz pay koparabilir. Tasmanya'daki önemli teknolojilerin ortadan kayboluşunu açıklamak istemeleri buna bir örnektir. Richerson ve Boyd, Joseph Henrich'in çalışmalarına dayanarak, teknolojilerin ve bunları üretmek ve işletmek için gerekli olan davranışların sürdürülmesi için, hata eğilimli taklitten kaynaklanan bozulmayı telafi edebilecek bir inovasyon oranının gerekli olduğunu, bunun da ancak bu oranı sağlayabilecek kadar büyük bir nüfusla gerçekleşebileceğini savunur (Richerson ve Boyd 2005, 138). Boyd ve Richerson Tasmanya tarihindeki bu bölüm hakkında haklılarsa, Tasmanyalıların, diğer halklar ile karşılaştırıldığında, teknolojiyi koruma becerilerindeki farklılıklarını, diğer sosyal ya da kültürel farklılıklardan değil de yalnızca nüfus büyüklüğünden bahsederek açıklayabiliriz. Son olarak, Henrich'in modelinin, diğer popülasyon odaklı modeller gibi, popülasyonu oluşturan bireysel özellikler hakkında son derece basitleştirilmiş varsayımlar yaparak ilerlemesi gerektiğini hatırlatmakta fayda var. Bu, soyut modelleme çabalarına yönelik genel bir eleştiri dizisini gündeme getirir: Henrich'in modeli, varsayımlarının sağlamlığından ve deneysel verilerle eşleşmesinden şüphelenenlerce eleştirilmiştir (bknz. bu tür bir eleştiri için Read 2006, yanıt için Kline ve Boyd 2010 ve faydalı bir felsefi bakış için Houkes 2012). Aynı zamanda bu soyutlama, karmaşık bir sistemi, tüm parçaları hakkında kapsamlı bilgiye ihtiyaç duymadan anlayabilme imkanı sunduğu için, popülasyon odaklı yaklaşımın ileride güç kazanmasını sağlayabilir.

9. Evrimleşebilirlik

Kültürel evrim modellerini haklı çıkarmaya ilişkin ikinci bir yol, bir soy hattında evrimleşebilirliği sağlayan kalıtım sistemlerinin genel özellikleri meselesine bakmaktır. Bu projeye, son yıllarda Kim Sterelny tarafından (örneğin 2001, 2003, 2006a, 2006b, 2007, 2012) öncülük edilmiştir. Bu konuların genel niteliğini yine organik dünyadan başlayarak açıklayalım. Darwin'in teorisi adaptasyonu açıklamayı amaçlamaktadır. Doğal seçilim için gerekli temel koşullar, görünüşe rağmen, işlevsel özelliklerin ortaya çıkması için yeterli değildir. Uyum artırıcı özellikler bazında yavrunun ebeveynlere benzediği bir sistem, karmaşık adaptasyonlar geliştiremeyebilir. Çevre de işbirliği yapmalıdır: Eğer seçilim baskıları çok hızlı değişirse, zaman içerisinde karmaşık adaptasyonlar oluşturabilecek türden devamlı bir çevresel talep olmayacaktır. Gelişim de ayrıca önemlidir. Eğer ontogenez (birey oluş), herhangi bir özelliğin değişimi diğer tüm özelliklerin değişimi eşliğinde gelişecek şekilde işleseydi, o zaman birikimli adaptasyonun oluşması ihtimali özellikle zorlaşırdı. Mutasyonun bir özelliğin işlevine olumlu katkıda bulunduğu durumlarda dahi, diğer özelliklerin işleyişini aksatmasından ötürü toplam uyum başarısını olumsuz etkileme ihtimali vardır. Gelişimin ayrıca geniş bir çeşitlilik sağlaması gerekir. Yalnızca çok az sayıda form var olacak şekilde son derece kısıtlı olsa, o zaman seçilime, karmaşık özelliklerin oluşmasını sağlayacak kadar geniş bir hammadde aralığı sağlanamaz. Ayrıca birikimli adaptasyonun, “kaçakların” bastırılmasına dayandığı da görülmektedir (Sterelny 2001, 2006b). Örneğin, grup seçilimi, genellikle, “içten yıkıma” karşı savunmasız olduğu gerekçesiyle, grup düzeyinde adaptasyonun etkisiz bir aracı olarak görülür. İçten yıkım, bireysel organizmalar yalnız başına hareket edip grup yapısının karmaşık özelliklerini, kendi uyum başarıları adına, sabote ettiğinde oluşur. Bunun aksine, bireysel seviyedeki seçilim bireysel seviyede adaptasyonlar oluşturabilir. Bunun nedeni, belli bir insan organizmasındaki genlerin genellikle “ortak bir kaderi” paylaşmasıdır; bir organizmadaki genler, gelecek nesillerde temsil edilebilmek için mücadele verecek şekilde, doğrudan rekabet halindeymiş gibi davranmazlar. Genler, gerçekten tek başına davrandıklarında, örneğin gelecek kuşaklarda diğerlerine göre daha fazla var olma şansına sahip olmak için mayozu sabote ederlerse, o durumda organizmanın bütünlüğü tehlikeye girebilir ve birey düzeyindeki adaptasyon da azalır.

Bu tür değerlendirmeleri kültürel dünyaya uygulayarak, çeşitli kültürel kalıtım biçimleri (dikey, eğik, mem benzeri vb.) ile ilişkili muhtemel yarar ve zararları anlamaya çalışabiliriz. Ayrıca, belki de bu farklı kültürel kalıtım biçimlerini oluşturan farklı evrimsel kuvvetleri de anlayabiliriz. Ve bu anlayış, bir türün aletler gibi karmaşık adaptasyonları geliştirme amacıyla kültürel kalıtımdan faydalanması için gerekli genel koşulları anlamayı amaçlayan karşılaştırmalı çalışmaların ilerlemesine yardımcı olabilir. Örneğin bu düşünce tarzı, neden sadece birkaç insan-dışı türün giderek daha fazla ve daha karmaşık kültürel özellikleri birikimli bir şekilde geliştirebildiğini, eğer onların da bunu yapabildiklerini söylemek mümkünse, açıklama vaadinde bulunur (Richerson ve Boyd 2005, 107). Bu koşulların kültürel dünya için öneminin keşfedilmesi, kısmen, evrimleşebilirliğin kendisinin de ihtilaflı olmasından ötürü tartışmalıdır (bknz. Godfrey-Smith 2009). Boyd ve Henrich'in çalışması, her ne kadar popülasyon düzeyinde kalıtım adaptasyon için önemli olsa da, ebeveyn-yavru benzerliğinin aslında gerekli olmadığı gerçeğini ortaya çıkarır. Evrimleşebilirlik ile ilgili sorular ayrıca seçilim birimleri tartışmaları ile ilgili karmaşık konularla da uğraşır (Okasha 2006). Gördüğümüz üzere, yüksek seviyeli yapılardaki doğal seçilimin, daha alt seviyeli yapılarda işleri aksatan “kaçakların” yalnız başına hareket etme yeteneğini bastıracak mekanizmalar üretmesi gerekebilir. Kültürel dünyada böyle bir şey meydana gelir mi? İnsan grupları üzerindeki seçilim, insanların bireysel olarak tek başlarına hareket etme kabiliyetlerini sınırlar mı? Kültürel kalıtım bu süreçlere hangi yolla dahil olabilir? Örneğin Boyd ve Richerson (2009), kültürel kalıtımın, gruplar arası farklılıkların varlığını teşvik ettiğini ve dolayısıyla grup seçilimini kolaylaştırdığını savunur. Bu sorular, hem nasıl sorulacakları hem de nasıl cevaplanmaları gerektiği açısından karmaşıktır. Fakat kültürel evrim teorisindeki en ilginç çalışmaların bazıları bu sorulara cevap verme çabasıyla ortaya çıkmıştır.

Evrimleşebilirlik ile ilgili sorunlar bazen bilgi iletim sistemleri açısından sınırlandırılır. Bu görüşe göre, yavrunun ebeveynlere benzemesi için, gelişimsel bilgiler bir nesilden diğerine aktarılmalıdır. Asıl soru, hangi bilgi aktarım sistemi formunun bu işi yaptığıdır. Meselenin bu şekilde sınırlandırılması tartışmalıdır, çünkü bilgi kavramını nasıl anlamamız grektiği ve bilginin okuyucusu veya bilgi iletimi için arka plandaki gerekli şartlar gibi sürece katılanlardan ziyade, bilgi taşıyıcısı diyebileceğimiz bilginin gelişimi açısından katkıda bulunan bazı destekçilere bu kavramın ne anlam ifade ettiği tam olarak net değildir (bu sorunlar hakkındaki tartışmalar için bknz. Oyama 2000 ve Griffiths 2001). Bununla birlikte, kalıtım hakkındaki bu genel düşünme şekli, “büyük evrimsel geçişler” olarak adlandırılan olayları karakterize etme konusunda etkili olmuştur (Maynard Smith ve Szathmary 1995). Canlıların tarihindeki kilit geçişlerin DNA'ya dayalı kalıtımın gelişimi, kromozomların ortaya çıkışı, “genetik kod”un gelişi ve sosyallik ve dilin sahneye girişi gibi olayları içerdiği belirtilir. Maynard Smith ve Szathmary, bu olayları kuşaklar arası bilgi aktarım mekanizmalarında ortaya çıkan değişiklikler olarak düşünebileceğimizi söylemektedir.

Jablonka ve Lamb (2005) bilgi aktarım sistemleri üzerinden düşünmenin, bize ayrıca kültürel evrimin altında yatan sosyal aktarım biçimlerindeki belirgin farklılıkları göstermekte de olanak sağladığını savunur. Sadece bazı sosyal aktarım biçimlerinin bir sembol sisteminden faydalandıklarını iddia ederler. Örneğin, bazı kuşların ötüş biçimlerini sosyal aktarımla kalıtsal olarak edindiğini söylemek, kuş ötüşünün sembolik bir sistem olduğunu söylemek değildir. Öte yandan, insanlar halka açık sembolleri takas ederler. Dahası, sembollerin kaynakları, ki en bariz formları kütüphaneler ve bilgisayar veri tabanlarıdır, nesiller boyunca bilginin korunması ve birikmesini sağlayan ve insanlar için hayati önem taşıyan kalıtım sistemleridir. Ayrıca, farklı sembol sistemi türleri olduğunu da hatırlatmakta fayda vardır. Bazı durumlarda bir sembol ile temsil edilen şey arasındaki ilişki rastlantısal olur. Örneğin dişi bir insan gibi görünmeyen veya kulağa öyle gelmeyen “kadın” kelimesi. Simgesel (ikonik) sembolizmin bazı örneklerinde ise ilişki, bir benzerlik sergiler: kadınlar tuvaleti işaretinin bir kadın gibi görünmesi.

Jablonka ve Lamb, insanlar ve hayvanlardaki tipik sosyal kalıtım çeşitleri arasındaki karakteristik farkları kullanarak kendi sembolik aktarım sistemlerimizin kültürel evrimimiz üzerindeki etkilerini aydınlatırlar (bknz. Deacon 1997). Dil-dışı sembolik sistemler de olabileceğini iddia ettikleri halde (2005, 224), dil, sembol sistemlerinin çok çeşitli anlamlarda mesajlar üretmek için sayısız yollarla yeniden birleştirilebilen unsurlar içerdiğini güzel bir şekilde göstermektedir. Kitaplar gibi bilginin sembolik bir şekilde depolandığı bilgi havuzları, gücü ve çok yönlülüğüne katkı sağlayacak şekilde araştırılabilir, açıklamalarla genişletilebilir, düzenlenebilir. Bu düşünce tarzı, birçok yeni konu hakkında düşünmemize neden olur. Sembolik sistemlerin diğer kalıtım sistemlerine ne kadar benzediği sorusu, bunlardan aydınlatıcı bir tanesidir. Örnek olarak, Stegmann'ın (2004) önerdiği anlamda genetik kodun “rastlantısal” olduğu tartışmasını düşünün. Bazı kalıtım sistemlerini sembolik bir sistem yapanın tam olarak ne olduğunu açıklamaya yönelik herhangi bir girişimin ve sembolik sistem türleri (dille ilgili, dil-dışı vb.) arasında ayrım yapmaya yönelik herhangi bir girişimin felsefi açıdan son derece uğraştırıcı olabileceği hemen fark edilebilir.

10. Kültürel Filogenez (Soy Oluş)

Birçok evrimci, kültürel değişim modellerine tarihsel açıdan bir bakış geliştirmek istediğimizde biyolojik araçların büyük bir değere sahip olabileceğini savunmuştur (örneğin bknz. Gray et al. 2007, Mace ve Holden 2005: bu bölüm zaten Lewens 2012’yi de dahil eder). Evrim ağaçlarının yapısını ortaya çıkarmamıza yardımcı olan çeşitli biyolojik yöntemler geliştirilmiştir: Bu yöntemler hangi taksonların hangi taksonlardan ve ne zaman ayrıldığını anlamamıza yardımcı olur. Pek çok çeşit kültürel öğenin (en bariz olanı diller, ayrıca aletler ve teknikler) de fark edilebilir soy ilişkileri içinde bulunduğu açıktır ve bu, birçok biyolojik antropoloğun, kültürel dünyadaki alıntılar (borrowings) tarihinin oluş tarzını tasarlamak için, biyolojik bilimlerden ödünç alınan veya uyarlanan filogenetik yöntemleri kullanmasına yol açmıştır. Eleştirmenler kimi zaman, Gould (1988) gibi, bu biyolojik yöntemlerin kültürel dünyaya doğru bir şekilde uygulanamayacağını savunmuşlardır, çünkü kültürel soy kütükleri ağaç gibi dallanmaktansa, ağ benzeri bir form almaktadır. Kültürel değişim gerçekten de çoğu zaman ağ biçimindedir: Araba gibi karmaşık bir nesneyi oluşturmak için hi-fi ses sistemi, motor, güvenlik cihazları gibi sayısız teknik soy hattının kesişmesi gerektiği açıktır. Üstelik arabalara iyileştirmeler yapıldıkça bu yeni gelişmeler bisiklet, mobilya veya oyuncaklardan ya da diğer yapay nesne yahut fikirlerin değişen konfigürasyonlarından alıntılar olabilir.

Bu önemli gözlemlerin kültürel filogenetik projeyi çürütmesi gerekmez. Biyolojik evrimin büyük bir kısmı da ağ benzeri bir biçimdedir. Örneğin, bakteriler izole olmuş soy hatları oluşturmaz, melezleme bitkiler arasında yaygındır ve izole olmuş görünen memeli türleri arasında da dikkate değer miktarda genom parçaları alıntısı görülür. Tabii ki bu, sadece filogenetik çıkarımların iki kat tehlikeye girdiğini de gösteriyor olabilir: Bu çıkarımlar, biyolojik dünyanın çoğunda da pek işe yaramaz. Fakat kültürel evrimciler (örneğin Grey et al. 2007), biyolojinin kendi içindeki geleneksel yöntemlerin tür ve genler için sıklıkla önerdiği çelişkili ağaçların “uzlaştırılmasıyla” kısmen ağsı ağaçları yeniden yapılandırmayı amaçlayan çıkarımsal gelişmelerden cesaret alırlar.

Yazan: Tim Lewens

Kaynak: Bu yazı Stanford Encyclopedia of Philosophy adresinden çevrilmiştir.

Görsel: Bluebones.net

Boş Hipotez, Din ve Bilim: Bilim, Neden Tanrısal (İlahi) Açıklamaları Reddeder?

Çocuklara Cinsellikten Nasıl Bahsedilmeli? Farklı Yaşlar İçin Kılavuz...

Yazar

Katkı Sağlayanlar

Şule Ölez

Şule Ölez

Editör

Konuyla Alakalı İçerikler

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim