Aslında hissettiğin o "enerji yoktan mı var oluyor" şüphesi çok doğal ve mantıklı, ama işin sırrı cisimlerin biz "duruyor" zannederken bile aslında zaman boyutunda ışık hızıyla yol alıyor olmasında yatıyor. Einstein’a göre kütle (örneğin Dünya), uzay-zamanı büktüğünde yaptığı şey, cismin zaman yönündeki bu devasa hızını uzay yönüne (aşağıya doğru) çevirmektir; yani enerji yoktan var edilmiyor, sadece cismin zaten sahip olduğu "zamanda ilerleme" enerjisi mekanik harekete dönüştürülüyor. Potansiyel enerji dediğimiz şey de sadece bir muhasebe hesabı değil, bizzat o uzay-zaman geometrisinin gerginliğinde, yani cisim ile Dünya arasındaki kütle çekimsel alanda depolanmış "sisteme ait" gerçek bir enerjidir; cisim serbest kaldığında bu geometrik konum enerjisi kinetik enerjiye dönüşür, yani hesap her zaman fiziksel olarak da tutar.
Uzay-zamanın eğriliği sadece işleri kolaylaştıran bir matematiksel model değil, doğanın bizzat kendisidir; bunu kütle çekim dalgalarının (uzay-zamanın titremesinin) tespit edilmesiyle veya zamanın kütle yanında gerçekten yavaşlamasıyla somut olarak ölçebiliyoruz. Klasik fizikteki "kuvvet" kavramı, bizim bu geometrik eğriliği algılama biçimimizdir; bir kuvvet cismi itmez, cisim bükülen uzay-zaman yolunda gidebileceği en düz yolu (jeodezik) takip eder ve biz bu düşüşü "hızlanma" olarak görürüz. Enerjinin yerelleştirilememesi veya küresel ölçekte tanımlanmasındaki zorluklar teorinin yanlışlığından değil, kütle çekiminin diğer kuvvetler gibi sahnedeki bir oyuncu değil, bizzat sahnenin (uzay-zamanın) kendisi olmasından kaynaklanır.