Bence bireyin kendini keşfetmesi hayatın asıl amacı ondan sonraki amaçlar ve anlamlar biraz daha dışa yönelik.Tabi bedenin amacı hayatta kalmak ama zihinsel amaç mutlu olmak bu da bence kendini yaratmak, kendini keşfetmekle ve kendin olmakla doğru orantılı.Kendi hayatının anlamını kendin bulman hayatının anlamı kısaca.Zihninin ve bedeninin nerelerde olduğunu ve nerelere ait hissettiğini bulmalı bence her insan.
Hayatın amaçsal bir anlamı yoktur . Fakat nedenler sonucu geldiğimiz bu dünyada güzel anılar biriktirmek , ve hayattan maksimum zevk almak gerektiğin düşünüyorum .İnsanın doğası gereği varoluşuna bir kulp bulmak (anlam aramak ) durumundadır . Bu süreç de sırtını kimi zaman dinlere kimi zaman fantastik yaşam kaynaklarına dayar . Bu sürece de hayat denir .
varoluşun bir anlamı yok ise hayatında anlamı yoktur. her gün bu sorunun üzerine kafa yordum ama hayatta ve varoluşta bir anlam bulamadım. gerçeklik algını kaybedip aynadan kendine bakıp”ben neyim?” sorusunu sorduğunda garip hissediyor insan...
Aslında cevap sorunun içinde ve her zaman da öyle oldu, hiç bir zaman da değişmedi, Hayatın tek anlamı ve amacı, hayatın anlamını ve amacını aramaktır, varoluşumuzu sorgulamak ve cevabını bulmaktır, ama hala bulunamamıştır, o yüzden evrim bir çok insana saçma gelir, çünkü kendisine göre zeki bir yaşam formu olduğunu düşünen bir insan tesadüflerle ortaya çıkamayacağını ve daha farklı bir cevabın olduğunu düşünür, ister bunu kendi isteği ile yapsın, isterse de yapmasın, her zaman bu cevabı arar, kendisine bu soruyu sormasa bile bu sorunun cevabını aramakla didinir, yüzyıllar boyunca da bu şekil de bir döngü her zaman devam etmiştir, insan çocuk yapar, kültürel bir düşünce olan eve huzur getirir diye değil aslında, bulamadığı cevapların, kendisinden bir parça olan devamının bulabileceğini düşünmesidir, bu düşünce aslında en derinlerimizde kalan bir istektir, anlamdan çok arayıştır, sonuç ne olursa olsun bulunduğu zaman her şey sona erecektir, dinler ise bu konu da çok önemlidir, çünkü en büyük ortak yanları anlam arayışımıza tam olarak değil de yarım yamalak bir cevap vermesidir, tam olarak bir cevap veremezdi çünkü verseydi cevabını alacağı bir yaşam formu bulması zor olurdu, arzu ve isteklerimiz sona erer ise eğer biz de sona ereriz, insanın her sorgulaması, bu döngünün yenilenip tekrar etmesine sebep olmuştur, gökyüzüne tapan insan gökyüzünü anladığında sorgulamış ve bu sefer de gökyüzünde yaşayanlara tapmaya başlamıştır, yine sorgulamış ve bu sefer de gökyüzünden de uzakta olana tapmaya başlamıştır, bir gün ona da tapmayı bırakınca farklı bir düşünce tekrardan bu döngüyü başlatacaktır, değişmeyen tek şey ise insanın bu döngü içerisinde durmadan üremesidir, günün birinde bu sonsuz döngülerin içinde o cevabı bulabileceğini umut eder ve bu umudu kendisi farketmese bile her zaman içinde bir yerlerde dolaşıp durur.
En kısa hali ile, hayatın tek anlamı onu aramaktır, bulmak veyahut bulmamak önemli değildir, sadece aramaktır.
Yaşam, cansız, ölü, tepkisiz bir şey değildir! Biz insanlar, ancak dürttüğümüzde bize tepki veren, konuştuğumuzda bize yanıt veren oluşumları canlı algılamak gibi bir eğilim göstermekteyiz. Oysa bilimin bugün artık açıkça görebildiği gibi, cansız gibi görünen yerde bile Quantum düzeyinde bir hareket söz konusu ise, yaşamda anlam bulabilmek için, sanırım her şeyden önce yaşamın kendisiyle birlikte gelen olayları, insanlar arasındaki ya da insanın doğadaki diğer varlıklarla arasındaki ilişkileri okuma becerimizi arttırmamız gerekiyor. Çünkü eğer bir Tanrı varsa bile, herhangi bir yerden bizimle doğrudan ilişki kurmuyormuş gibi görünüyor. O bizimle, yarattığı doğa, o doğadaki düzen, o düzende yaşayan varlıklar ve olaylar aracılığı ile iletişim kurmaktaysa eğer, insan doğadaki düzeni, fizik yasalarını, insanlar arasındaki ilişkilerin doğasını anladıkça daha fazla anlam buluyor, daha derinden duyumsuyor yaşamı. O halde, insan doğası ile ilgili birkaç şey paylaşmakta fayda var. Eğitim Bilimci ve Tıp kadını Maria Montessori, “Bir insanın” diyor, “yedi yaşına geldiğinde, hangi bilim dalına, hangi sanata eğilimli olduğu bellidir artık. Ve de çocuk yaşlarından başlayarak ruhundaki yeteneği keşfedip yaşatabildiği oranda, diğer tüm erdemleri de kendiliğinden gelişir.” Yazık ki içinde bulunduğumuz toplumsa kültür yapısı olsun, bize verilen okul eğitimi olsun, çok da bu yetenekleri ortaya çıkarabileceğimiz bir ortam sunmamakta… Fakat buna rağmen, sonraki yaşlarımızda bile içimizdeki cevherleri keşfetmek için harekete geçmişsek, Epiktetos’un söylediği gibi, “yaşamda” diyor, çevrendekilerin sana yüklediği anlamlara, onların sende gördüğü ve belki de senin farkında olmadığın özelliklere kulak ver.”
Bundan birkaç yıl öncesinde, şimdi iyi bir psikiyatrist olan bir tanıdığımız bana şu anısını anlatmıştı. Lise yıllarımda bile, otobüste yanıma oturanlar veya beni hiç tanımadığı halde benimle bir teması olan kimseler, bana dertlerini anlatmaya başlarlardı. Öyle çok karşılaşıyordum ki bununla, bu benim bu mesleği seçmemdeki önemli etkenlerden biri olmuştu.
Yazımı, Doğulu düşünürlerden birinin bir sözü ile bitirmek istiyorum. “İnsana” diyor, “cevherlerle bir maden gibi bakmalı; eğitimdir ki o cevherleri dışarı döktürür, eğitimdir ki, o cevherlerin dünyaya ışık olmasının yolunu açar.” Belki geçmiş kültürümüzün aile yapısı ve okul ortamlarımız kendimizdeki cevherleri keşfetmemize çok da yardımcı olmamışlarsa da, bugünün bu elektronik bilgi paylaşımı ortamında, kendimizdeki yeteneği bulmaya yönelik inancımızı kaybetmemişsek, bunu geliştirebileceğimiz pek çok imkan bulabiliriz. Çünkü “Hayat, bir hükümdarın birilerini göreve yolladığı bir yere benzer. İnsan yüzlerce farklı işi de yapsa, hükümdarının verdiği görevi yerine getirmedikçe, ne yüreğinde huzuru bulacak, ne de yaşamda bir anlam….” (Celaleddini Rumi)[1][2][3]
Bence hayat yaşamaktan ibaret. Ölümden sonrası ister reenkarnasyon, ister ahiret, ister farklı bir bilinç (reenkarnasyon benzeri ama farklı bir tür), belki de simülasyon kaskını kafandan çıkarmakla sonuçlansın; ölümüne kadar giden o yol, senin eşsiz hayatındır. Evren; bu atomik dizilimi, bu DNA dizilimini, bu çevresel etken farklarını, yaşadığın dönemi ve aileni... Bunların hepsini aynı anda ve aynı şekilde asla tekrar oluşturmayacak.
Atomik ve DNA dizilimin (dikkat, öznel fikrimdir) belki tekrar oluşabilir, hatta bunun bilinci tekrar sen bile olabilirsin; çünkü bana göre bunun doğmadan önceki halinden bir farkı yok. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmezdi. Sen, ben ya da bir başkası... Yaşanan hayatın, çekilen zorlukların ve mutlulukların armağanı bizzat yaşamın kendisidir. Hayat, yaşadıklarından ibarettir. Başkasının ne düşündüğü değil, senin ne yapmak istediğin önemlidir (başkalarının hayatını kısıtlamadan tabii, çünkü onlar da en az senin kadar 'yaşıyor').
Anlamın sadece 'yaşamak' olması kötü bir şey değil. Herkes için anlam farklı olabilir ama var olduğunu, yaşadığını ve kendi hayatını bizzat şekillendirdiğini biliyorsun. Tadabileceğin zevkleri de acıları da tanıyorsun. Belki hepsi seni mutlu etmez ama hayat tek seferlikse, yaşamak ve 'sen' olmak bu hayatın asıl anlamıdır. Başkalarının kurguladığı ya da istediği (örneğin spesifik olmayan bir tanrı inancı gibi) değil, hayatın asıl anlamı senin varlığındır. Son olarak şunu eklemek isterim: 'Hayat bir çift bacak ve gidebildiğin yol kadar.'