Bana sorarsanız ifade özgürlüğü çok geniş olmalı ama tamamen sınırsızda olmamalı. Bu konunun sadece konuşma ile ilgili olmadığı gibi güçle, hakikatle, toplum düzeyiyle ve insan onuruyla doğrudan ilişkili olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle sınırı olmalı mı sorusunu şu şekil sormak daha iyi olabilir: Bir insanın düşüncesi nerede bir başkasına zarar vermeye başlar?
İfade özgürlüğü olmadan bir topluluk düşünmek imkansıza yakın gibi birşey. Çünkü düşünce açıklanamazsa eleştiri yapılamaz, eleştiriler yapılmazsa yanlışlar görülemez hale gelir. bireysel özgürlük fikrini sistemli biçimde savunan düşünürlerden biri olan John Stuart Mill, “zarar ilkesi”ni ortaya atarken tam da bunu savunuyordu. Bir insanın özgürlüğü ancak başkasına zarar verdiği noktada sınırlandırılabilir. Bu bakış açısında ifade özgürlüğü neredeyse sınırsızdır çünkü yanlış fikirlerin susturulması doğru fikirleride keşfedilemez hale getirir. Bir fikrin yanlışlığını ancak tartışarak çözebiliriz.
Fakat mesele burada karmaşıklaşabiliyor. Çünkü söz, yalnızca soyut bir düşünce değildir. Söz kışkırtabilir, yönlendirebilir, örgütleyebilir. Bir insan kalabalık bir meydanda açıkça bir gruba karşı şiddet çağrısı yapıyorsa, bu artık bir fikir beyanı değil, doğrudan eyleme davettir. Burada özgürlük ile zarar arasındaki çizgi belirginleşir. Birine “katılmıyorum” demek ile “ona saldırın” demek arasında ahlaki ve hukuki olarak büyük bir fark vardır.
Peki ya hakaretler? Ya aşağılayıcı söylemler? Teknik olarak bunlarda ifade özgürlüğüdür ama bu biraz daha bireye yönelik saldırı gibi geliyor bana. Çünkü görüşünü “Senin görüşüne katılmıyorum.” demekle düşünceni belirtip, “Bu görüş zararlı çünkü…” demeklede eleştirini yapabilirsin ama “Sen aşağılık bir insansın.” gibisinden bir cümle kurmak kişiye yönelik bir saldırıdır. Artık bir argüman değil, bir kişilik hedeflemesidir. Bir toplum sürekli olarak belirli bir grubu aşağılayan söylemlere izin verirse, o grubun kamusal hayattaki eşitliği zedelenebilir. Bu durumda ifade özgürlüğü, eşitlik ilkesini aşındırmaya başlar.
Öte yandan, hakaretin cezalandırılması da risklidir. Çünkü “hakaret” kavramı yoruma açıktır. İktidar sahipleri, sert eleştiriyi hakaret olarak tanımlayıp bastırabilir. Bu yüzden ifade özgürlüğü konusundaki en büyük tehlike, sınırların kötüye kullanılmasıdır. Tarih boyunca otoriter rejimler, muhalefeti susturmak için “toplumsal düzen”, “ahlak”, “kamu güvenliği” gibi gerekçeleri kullanmıştır.
Bu nedenle belki de asıl mesele şudur:
İfade özgürlüğü sınırlandırılacaksa, bu sınır dar, açık ve somut zarar kriterine dayalı olmalıdır. Şiddete doğrudan çağrı, açık tehdit ve gerçek zarar üretme potansiyeli olan organize nefret söylemi sınırlandırılabilir. Ancak rahatsız edici, sert, hatta çoğu kişinin yanlış bulduğu düşünceler bile korunmalıdır. Çünkü özgürlük, sadece hoşumuza giden fikirler için geçerliyse gerçek bir özgürlük değildir.
Sonuç olarak ifade özgürlüğü tamamen sınırsız olmamalı; ama sınırları da çok dikkatli çizilmelidir. Özgürlüğün amacı, insanın düşünmesini ve konuşmasını mümkün kılmaktır. Fakat bir insanın özgürlüğü, başka bir insanın var olma hakkını tehdit etmeye başladığında, toplum bir denge arayışına girer. Bu denge hiçbir zaman kolay değildir. her kuşak kendi sınırını yeniden tartışmak zorunda kalır.
Belkide asıl soru şudur bir toplumda daha çok hangi hatayı göze almak isteriz zararlı bir fikrin konuşulmasına izin vermek mi, yoksa doğru bir fikrin susturulması riskini mi?