Saygı, biyolojik bir kronolojinin dayattığı mecburi bir boyun eğme değil; bireyin varoluşsal sınırlarına, emeğine ve yarattığı değere karşı geliştirilen entelektüel bir takdir biçimidir. Sırf bizden önce dünyaya gelmiş olmak, termodinamiğin ikinci kanunu gereği zamanın akışından ibaret fiziksel bir süreçtir ve tek başına bir "başarı" teşkil etmez. Eğer saygıyı sadece doğum tarihine indirgersek, onu içi boş bir protokole hapsederiz. Gerçek saygı, kişinin o geçen zaman zarfında zihinsel ve ahlaki olarak ne inşa ettiğiyle, toplumun kolektif hafızasına ne kattığıyla ilgilidir. Dolayısıyla, birine sadece "yaşlı" olduğu için duyulan hürmet, aslında onun temsil ettiği tecrübeye veya o yaşa kadar hayatta kalma direncine verilen sembolik bir kredidir; kişinin karakterinden bağımsız, statik bir etik kabuldür.
Otobüste yaşlı birine yer verme eylemi ise genellikle saygı maskesi takmış bir sosyal hakkaniyet ve biyolojik empati karışımıdır. Burada devreye giren mekanizma, karşımızdaki kişinin fiziksel kırılganlığını fark etmemiz ve toplumsal sözleşme gereği "güçlü olanın zayıf olanı kollaması" prensibini işletmemizdir. Bu bir "acıma" hissinden ziyade, bir gün bizim de içinde bulunacağımız o savunmasızlık durumuna karşı şimdiden kurduğumuz etik bir sigorta sistemidir. Yani koltuğu terk ederken aslında o kişiye değil, insan olmanın getirdiği kaçınılmaz yıpranmışlığa ve adalete olan inancımıza yer veriyoruz. Eğer bu eylem sadece "saygı" olsaydı, her yaşlıya karakterinden bağımsız olarak aynı kutsiyeti atfederdik; oysa biz burada sadece fiziksel bir ihtiyaca, rasyonel bir toplumsal fayda ile cevap veriyoruz