Merhaba
Bu yorumunuz oldukça dürüst ve aslında beklenenden daha derin bir yerden geliyor. Çünkü “onun gibi düşünmeyi bilmek isterdim” cümlesi çoğu zaman hayranlıkla ilişkilendirilir, ama siz bunu merak ve anlama isteği üzerinden okuyorsunuz. Bence bu daha felsefi bir yaklaşım.
Oğuz Atay’ın metinlerinde bu tür cümleler genelde bir yabancılaşma hissi taşır ve insanın hem kendine hem başkalarına uzak kalması. Ama senin yorumun biraz daha farklı bir yere gidiyor sadece “anlaşılmak” değil, başkalarının zihninin içine girebilmek. Bu, empatiyi aşan bir şey; neredeyse zihinsel bir deneyim arzusu.
Mustafa Kemal Atatürk gibi birini düşündüğümüzde, mesele sadece “nasıl düşündüğünü bilmek” değil aslında. O kadar kritik anlarda, o kadar büyük sorumluluk altında nasıl karar verebildiğini anlamak istiyorsun. Bu biraz hayranlık, ama biraz da “ben o durumda ne yapardım?” sorusunun dürüst bir versiyonu. Franz Kafka için bu istek bence daha karanlık bir yerden geliyor. Kafka gibi düşünmek demek, dünyayı sürekli bir yabancılık ve sıkışmışlık hissiyle görmek demek. İnsan bunu gerçekten ister mi, emin değilim. Ama yine de o zihnin nasıl çalıştığını merak etmek çok insani.
Christopher Nolan veya J. Robert Oppenheimer gibi isimlerde ise merak daha çok “nasıl bu kadar farklı bağlar kurabiliyorlar?” sorusuna dönüşüyor. Yani olay sadece zeka değil, düşüncenin yönü. Aynı veriye bakıp bambaşka bir sonuç çıkarabilmek. Trump örneğini vermeniz de ilginç ve aslında önemli. Donald Trump gibi tartışmalı bir figürü anlamak istemek, onu onaylamak anlamına gelmiyor. Tam tersine, sizin dediğiniz gibi “canavarın ne düşündüğünü bilmek” arzusu. Bu, insan doğasının daha karanlık tarafını anlamaya yönelik bir merak. Bence bu tür bir merak, yüzeysel bir yargıdan daha değerli. Çünkü anlamaya çalışmak, otomatik olarak haklı bulmak değildir.
Psikolojik bir vaka üzerinden düşünürsem, “onun gibi düşünmek isterdim” diyebileceğim karakterlerden biri Hannibal Lecter olurdu. İlk bakışta bu seçim rahatsız edici görünebilir; çünkü Lecter, ahlaki açıdan son derece problemli ve hatta tehlikeli bir figürdür. Ancak tam da bu nedenle, onun zihinsel işleyişini anlamaya yönelik bir merak doğuyor. Lecter’ın düşünme biçimi, olağanüstü bir gözlem gücü ve insan davranışlarını çözümleme kapasitesi içerir. Karşısındaki kişinin korkularını, zaaflarını ve bilinçdışı motivasyonlarını neredeyse anında kavrayabilmesi, onu klasik bir “kötü karakter” olmaktan çıkarıp, karmaşık bir psikolojik vakaya dönüştürür. Onun gibi düşünmeyi istemek, aslında bu keskin farkındalık düzeyine sahip olma arzusudur. İnsanların söylediklerinden çok söylemediklerini anlayabilmek, davranışların ardındaki gizli nedenleri çözebilmek oldukça güçlü bir zihinsel beceridir. Bununla birlikte bu isteğin tamamen bir hayranlık içerdiğini söylemek doğru olmaz. Daha çok kontrollü bir merak söz konusu. Çünkü Lecter’ın zihni aynı zamanda empati sınırlarının silikleştiği, etik kısıtların zayıfladığı bir alanı temsil eder. Onun gibi düşünmek, sadece analiz gücünü değil, aynı zamanda o mesafeli ve soğukkanlı bakış açısını da beraberinde getirir. Bu da insanı insan yapan bazı duygusal bağların kaybı anlamına gelebilir.
Bu yüzden burada ince bir ayrım yapmak gerekir. Lecter gibi düşünmek istemek, onun gibi olmak istemek değildir. Daha çok, insan zihninin ulaşabileceği uç noktalardan birini deneyimleme isteğidir. Yani kendi düşünce sınırlarımızın ötesinde nasıl bir algı ve analiz mümkün olabileceğini görmek.
Benim kişisel yorumuma gelince “Onun gibi düşünmek istemek” çoğu zaman aslında “kendi düşünce sınırlarımızdan çıkmak istemek” demek. Yani mesele o kişi olmak değil, kendi zihnimizin dışına kısa süreliğine de olsa çıkabilmek. Çünkü insan en çok kendi düşünme biçimine hapsoluyor.
Her zihni anlamaya çalışmak geliştirici olabilir, ama her zihni “yaşamak” istemek aynı şey değil. Kafka gibi düşünmek ilginç olabilir ama sürekli öyle hissetmek ağır olurdu Oppenheimer gibi düşünmek büyük bir kavrayış sağlar ama beraberinde ciddi bir yük de getirir.
Sizin yorumunuz bence şu açıdan güçlü sadece “iyi” gördüğün zihinleri değil, zorlayıcı ve hatta rahatsız edici olanları da anlamaya açık olman. Bu, gerçekten düşünmeye çalışan birinin refleksi. Çünkü dünya sadece hayran olunacak zihinlerden ibaret değildir. Bazen en çok şey, anlamakta zorlandığımız insanları anlamaya çalışırken öğreniliyor.
Teşekkür ederim.