Merhaba
Ben kendi adıma bu konuyu düşünmeye başladığımda kendimde fark ettiğim küçük ama rahatsız edici bir çelişki vardır. Aklım bana çoğu zaman “gerçek bir tehlike yok” der, ama içimdeki huzursuzluk buna pek aldıramaz .Herkeste böyle mi bilemiyorum. Mantıkla sakinleşmesi gereken bir zihin, neden hâlâ tetikte kalmaya devam ederdi? Bu sorunun peşine düşmek biraz da insanın kendi içinde olup biteni anlamaya çalışmasıyla ilgili olabilir mi? Çok iddialı bir yerden konuştuğumu söyleyemem; ama farklı okumalar yaptıkça şunu fark ettim, kaygı, çoğu zaman zayıflık ya da irrasyonellik değil, insan olmanın derin ve eski bir parçası. Bu yüzden bu konuya yaklaşırken onu “düzeltilmesi gereken bir hata” gibi değil, anlaşılması gereken bir süreç gibi görmeye çalışıyorum.
İnsanların “mantıklı olmadığını bildiği halde” kaygılanmaya devam etmesi aslında bir çelişki değil; aksine insan zihninin nasıl çalıştığına dair oldukça tutarlı bir durum. Çünkü insan yalnızca “mantıkla” değil, evrimsel olarak şekillenmiş daha eski ve hızlı çalışan sistemlerle de karar verir ve hisseder. Evrimsel açıdan bakarsak, kaygı bir hata değil, bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Atalarımız için “yanlış alarm” vermek (örneğin çalıyı yırtıcı sanmak) çoğu zaman zararsızdı; ama gerçek bir tehlikeyi gözden kaçırmak ölümcül olabilirdi. Bu yüzden insan beyni, tehlikeyi olduğundan fazla algılamaya yatkın şekilde evrimleşti. Bu durumu bazı araştırmacılar “duman dedektörü prensibi” olarak açıklar. Sistem hassas ayarlanmıştır, gereksiz yere de çalar ama bu hayatta kalmayı artırır (Nesse, 2001)[1]. Yani bugün mantıksız gibi görünen kaygılar, aslında geçmişte işe yarayan bir sistemin kalıntısıdır. Psikolojik açıdan ise mesele biraz daha karmaşıktır. Beynimizde kabaca iki sistem birlikte çalışır. Hızlı, otomatik ve duygusal olan sistem ile yavaş, analitik ve mantıklı olan sistem. Daniel Kahneman bunu “Sistem 1 ve Sistem 2” olarak açıklar. Kaygı çoğunlukla hızlı ve otomatik olan sistemden gelir; yani refleks gibidir. Mantıklı düşünce ise daha yavaş devreye girer. Bu yüzden “mantıklı olarak bir şey yok” deseniz bile bedeniniz ve duygularınız hâlâ alarmda olabilir. Kahneman’ın ifadesiyle “Duygular hızlıdır, düşünce ise yavaştır” (Kahneman, 2011)[2]. Buna nörobiyolojik olarak bakarsak, amigdala (duygusal alarm sistemi) ile prefrontal korteks (mantık ve kontrol merkezi) arasında bir denge vardır. Tehdit algısı oluştuğunda amigdala çok hızlı çalışır ve bedeninizi hazırlar; kalp hızlanır, kaslar gerilir. Prefrontal korteks ise daha sonra devreye girip “gerçekten tehlike var mı?” diye değerlendirir. Ama çoğu zaman duygusal sistem önce davranır ve etkisini sürdürür. Bu yüzden “biliyorum ama yine de kaygılanıyorum” hissi ortaya çıkar (LeDoux, 1996)[3].
Sosyolojik açıdan da kaygı bireysel bir mesele değildir. Modern toplumda belirsizlik, rekabet, gelecek kaygısı ve sürekli karşılaştırma hali kaygıyı besler. Anthony Giddens modern yaşamı “yüksek risk ve belirsizlik ortamı” olarak tanımlar. İnsanlar artık sadece fiziksel tehditlerle değil; iş, statü, sosyal kabul, gelecek gibi soyut tehditlerle de baş etmek zorundadır. Bu da kaygıyı daha sürekli ve kronik hale getirir (Giddens, 1991)[4]. Bir de öğrenilmiş boyutu vardır. İnsan beyni tekrar eden düşünceleri güçlendirir. Eğer bir kişi sık sık “ya kötü bir şey olursa?” diye düşünüyorsa, bu düşünce kalıbı zamanla otomatikleşir. Bu durumu Aaron T. Beck bilişsel çarpıtmalarla açıklarken zihin, olasılıkları abartır ve olumsuza odaklanır der . (Beck, 1976). Yani kaygı sadece bir his değil, aynı zamanda öğrenilmiş bir düşünme biçimidir.
Kısacası, insanın mantıksız olduğunu bilmesine rağmen kaygılanmaya devam etmesi, evrimsel olarak aşırı duyarlı bir alarm sistemine sahip olmasından, beynin duygusal ve mantıksal bölümlerinin farklı hızlarda çalışmasından ve modern toplumun belirsizlik üretmesinden kaynaklanır. Bu yüzden kaygı çoğu zaman “yanlış” değil, sadece “fazla aktif” bir sistem değil midir? sizcede.[5]
Teşekkür ederim.
Kaynaklar
- Randolph M. Nesse. (2001). Evolution And The Capacity For Commitment. Yayınevi: Russell Sage Foundation.
- Daniel Kahneman. (2012). Thinking, Fast And Slow.
- JE LeDoux. (1996). The Emotional Brain: The Mysterious Underpinnings Of Emotional Life. Simon And Schuster.. Yayınevi: Simon and Schuster..
- Giddens, A. ve Sutton, P.W., et al. (1991). Modernity And Self-Identity: Self And Society In The Late Modern Age. Yayınevi: Stanford University Press..
- Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim.