Merhaba
Bence burada önemli ve dürüst bir soru soruyorsunuz. Açık söylemek gerekirse, bu konuda haklı olduğunuz yerler de var; eksik gördüğünüz yerler de olabilir. Çünkü mesele “insanlar abartıyor” kadar basit değil ama “herkes hasta” kadar da gerçek değil.
Psikolojik açıdan bakarsak, insan zihninin doğasında düşünmek, kaygılanmak, üzülmek, bazen takıntılı olmak, dalıp gitmek ya da melankoli yaşamak zaten vardır. İnsan olmak biraz da budur. Hepimiz zaman zaman geçmişi fazla düşünürüz, gece kafamız susmaz, bir şeye fazla takılırız, boşluğa dalıp hayaller kurarız. Bunlar otomatik olarak hastalık değildir. Mesela yarım saat hayatı düşünmek “overthinking” değildir; sevdiğin bir şeyi tekrar tekrar kontrol etmek de hemen OKB (Obsesif Kompulsif Bozukluk )anlamına gelmez. Psikolojide bir durumun “tanı” sayılması için genellikle üç şeye bakılır: süreklilik, şiddet ve işlev kaybı. Yani bu durum senin günlük hayatını bozuyor mu? İşini, ilişkilerini, uyumanı, yaşam kaliteni etkiliyor mu? Kontrol edemiyor musun? İşte asıl ayrım burada başlıyor.
Örneğin herkes zaman zaman üzülür; ama depresyon dediğimiz şey yalnızca “moral bozukluğu” değildir. Haftalarca süren çökkünlük, hayattan zevk alamama, enerji kaybı, işlevselliğin düşmesi gibi daha ağır bir tablo gerekir. Benzer şekilde herkes dikkatini dağıtır; ama ADHD yalnızca unutkan olmak ya da sıkılmak değildir. Çocukluktan beri süren, hayatı ciddi biçimde etkileyen bir dikkat ve dürtü düzenleme sorunudur.
Sosyolojik açıdan bakınca ise senin gözleminde çok güçlü bir taraf var: Günümüzde psikolojik kavramlar gündelik dilin içine çok fazla girdi. Eskiden insanlar “canım sıkkın”, “kafam dolu”, “içim daralıyor” derken bugün “anksiyetem tuttu”, “travmam var”, “overthinking yaptım”, “ben biraz ADHD’yim” (Dikkat Eksikliği ve Hiperaktivite Bozukluğu)gibi ifadeler daha yaygın oldu. Bunun birkaç nedeni var. Bir yandan psikoloji hakkında bilgiye erişim arttı; insanlar eskiden adını koyamadıkları şeyleri konuşabilir oldu. Bu olumlu bir taraf. Çünkü geçmişte ciddi ruhsal sorunlar çoğu zaman “delilik”, “zayıflık” ya da “şımarıklık” diye küçümseniyordu.
Ama öte yandan sosyal medya da bazı kavramları fazlasıyla yaygınlaştırdı ve bazen yüzeyselleştirdi. Kısa videolarda “Bunu yapıyorsan kesin ADHD’sin” ya da “Şunlar varsa travman var” gibi içerikler insanlarda kendini bir tanıya yerleştirme eğilimi yaratabiliyor. Çünkü insan zihni kendini anlamlandırmayı sever. Bir etikete sahip olmak bazen rahatlatıcı gelir. “Demek ki tembel değilim, ADHD’im var” ya da “Demek bu yüzden böyleyim.” Bazen bu gerçekten açıklayıcı olabilir; bazen de sıradan insan deneyimlerini gereğinden fazla tıbbileştirmeye dönüşebilir.
Bence sizin sorduğunuz en önemli soru şu.“Eğer çoğumuz aynı şeyleri yaşıyorsak buna nasıl hastalık diyoruz?”
Aslında burada kritik nokta, bir özelliğin herkeste görülmesi değil; derecesi ve hayatı ne kadar etkilediğidir. Hepimiz kaygı yaşarız ama panik bozukluk başka bir şeydir. Hepimiz üzülürüz ama majör depresyon farklıdır. Hepimiz dalıp gideriz ama bunun saatler sürüp kişinin hayatını bozması başka bir noktadır.
Biraz sert ama dürüst bir yorum yaparsam, günümüzde bazen gerçekten “insan olmanın normal yükleri” ile psikolojik hastalıklar birbirine karışabiliyor. Her üzüntü travma değil, her düşüncelilik overthinking değil, her dalgınlık ADHD değil. Ama bunun tam tersi de doğru. “Eskiden de vardı, abartılıyor” deyip gerçek psikolojik sorunları küçümsemek de adil olmaz. Belki mesele, insan olmanın doğal iniş çıkışlarıyla klinik bir sorunu ayırt etmeyi öğrenmekte.
Belki de modern çağın garip tarafı şudur. Eskiden insanlar acıyı fazla sessiz yaşardı; bugün ise bazen fazla isimlendiriyoruz. İkisinin ortasında bir yerde daha sağlıklı bir denge olabilir.[1] Hepimiz prenses erkek ve kadınlara döndük.
Kaynaklar
- Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim Ve Okumlarım Birde Insan Gözlemleri.