Merhaba
Bazen durup kendime şunu soruyorum. “Ben gerçekten mutlu muyum, yoksa sadece günleri mi geçiriyorum?” Bu soru ilk bakışta basit gibi ama içine girdikçe insanı biraz huzursuz eden bir tarafı var. Çünkü çoğu zaman mutluluğu çok büyük şeylerde aradığımı fark ediyorum her şeyin yolunda gitmesi, hayal ettiğim hayatı yaşamam, hiçbir eksik kalmaması gibi. Ama sonra dönüp baktığımda, aslında beni en çok etkileyen anların bunlar olmadığını görüyorum.
Bir akşamüstü yorgun argın otururken gelen bir iç huzuru, beklemediğim bir anda edilen samimi bir sohbet ya da sadece kendi kendimle kaldığım bir an. Bunlar çok küçük gibi görünüyor ama içimde daha kalıcı bir iz bırakıyor. O zaman şunu anlıyorum belki de mutluluk, peşinden koştuğum bir hedef değil; fark etmeyi çoğu zaman unuttuğum bir hal ve belki de asıl mesele, hayatı mükemmel yapmak değil, içinde zaten var olan o küçük, sessiz iyi hisleri kaçırmamayı öğrenmek. Mutluluğun kaynağı tek bir yerde değil, aslında insanın kendiyle, başkalarıyla ve dünyayla kurduğu ilişkilerin tam ortasında bir yerde duruyor. Bu yüzden ona tek bir cevap vermek zor; ama farklı açılardan bakınca yavaş yavaş şekilleniyor.
Felsefi açıdan bakarsak, mutluluk çoğu zaman “nasıl yaşamalıyım?” sorusuna verilen cevapla ilgili. Aristoteles mutluluğu bir duygu değil, bir “iyi yaşama hali” olarak görür. Ona göre mutlu olmak, erdemli bir hayat sürmekle ilgili; yani doğru olanı yapmak, potansiyelini gerçekleştirmek. Bu bakışta mutluluk gelip geçen bir his değil, bir yaşam biçimi. Friedrich Nietzsche gibi düşünürler bu fikri biraz sarsar; ona göre mutluluk rahatlıkta değil, mücadelede ve anlam yaratmada gizlidir. Yani bazen acı çekmek bile, eğer hayatına bir anlam katıyorsa, mutluluğun bir parçası olabilir.
Psikolojik açıdan baktığımızda iş biraz daha iç dünyaya kayıyor. Modern psikoloji, özellikle Martin Seligman ile birlikte şunu söylüyor. Mutluluk sadece haz almak değil; anlam, bağlılık ve başarı gibi şeylerin birleşimi. Bir işi yaparken zamanın nasıl geçtiğini unuttuğun anlar var ya, işte o “akış” hali gerçek mutluluğun güçlü parçalarından biri. Ayrıca insanın kendini değerli hissetmesi, sevildiğini bilmesi ve bir şeye ait olması da çok kritik. Yani mutluluk biraz da zihnin nasıl çalıştığıyla ilgili aynı hayatı yaşayan iki insan, biri mutlu diğeri mutsuz olabilir.
Sosyolojik açıdan ise iş daha da genişliyor. Çünkü insan tek başına mutlu olabilen bir varlık değil. Aile, arkadaşlıklar, toplumdaki yerin, ekonomik koşulların hepsi mutluluğu etkiliyor. Güçlü sosyal bağları olan insanların daha mutlu olduğu çok net bir gerçek. Yalnızlık, modern dünyanın en büyük mutsuzluk kaynaklarından biri haline gelmiş durumda. Ayrıca toplumun sana sunduğu “başarı” ve “mutluluk” tanımı da seni etkiliyor. Sürekli daha fazlasını istemeye yönlendiren bir sistemde, elindekilerle mutlu olmak zorlaşabiliyor.
Samimi olmak gerekirse, mutluluk biraz da kabullenmekle ilgili. Hayatın her zaman istediğin gibi gitmeyeceğini kabul etmek, ama buna rağmen küçük şeylerde bile bir anlam bulabilmek. Bazen bir çay içmek, bazen sevdiğin birinin sesi, bazen de sadece huzurlu bir akşam .Mutluluk çoğu zaman büyük anlarda değil, fark edilmeyen küçük anlarda saklı.
Kısacası mutluluk ne sadece içimizde, ne sadece dışarıda. Ne tamamen düşüncede, ne tamamen koşullarda. İkisinin arasında bir denge. Kendinle barıştığın, başkalarıyla bağ kurabildiğin ve hayatına bir anlam katabildiğin yerde yavaş yavaş ortaya çıkan bir şey. Belki de en doğrusu şu mutluluk aradığın bir şey değil, fark ettiğin bir şey.[1]
Teşekkür ederim.
Kaynaklar
- Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim.