Yarar-zarar dengesi meselesi!
Bu, biraz da şuna benzer: Her koşulda, herkese karşı dürüst olabilir miyiz?
Olamayız…
Çünkü türümüz çeşit çeşit…
Kimi olanı olduğu gibi, kimi olanın yumuşatılmış kıvamını duymak ister. Kiminin ise onaylanmak dışında hiç bir şey umurunda olmaz.
İlkine tamamen dürüst, ikincisine yarı yarıya dürüst davranabiliriz fakat sonuncusu için dürüstlüğünüz yıkıma da neden olabilir ya da bir ilişkinin bitişine, bir düşmanlığın başlangıcına ve nicesi…
İşte atalarımız bu konuda ve aşırıya kaçmamak üzere “nabza göre şerbet” veciz sözünü türetmiş.
Belki de buradaki özen alanı, karşıdaki ile ilişkimizin niteliğine göre belirlenmelidir.
Amacımız hakikate ulaşmak ve hakikate kapalı olanın kapılarını açmak ise, tek yönlendiricimiz bu kapıyı açma gayesi olmalıdır. Katışıksız bir dürüstlük o kapıyı açıyorsa, dost acı söyler hesabı ile, ne ala. Zorlanıyorsa yumuşatmak evladır. Fakat etki mutlak ve zıt bir tepkiye neden olacaksa ve ilgili kişiyi hakikat arayışından daha da uzaklaştıracaksa, yani aramızda aşılmaz duvarlar örmesine vesile olacaksa zamana yaymak ve gerektiğinde onaylıyormuş gibi görünmek akıllıca olanıdır.
Yalan konusu da, ister bireysel ister toplumsal ilişkilerde, ister olağan ister adli durumlarda ve bence çok da farklı bir seyir izlemez.
Yani eğer amacımız halis ve cidden bir hakikate ulaşmak ise ve eğer bunun hiç kimseye kalıcı ve ciddi bir zararı olmayacak ve yalan söylemek dışında bir yol kalmamış ise yalan söylemek meşru görülebilir.
Fakat bu o kadar hassastır ki; tıpkı herhangi bir sağlık sorunumuzda başvurduğumuz doktorun yazdığı antibiyotik vb. ilaçlar ile uyguladığı tedavilere benzer: Yarar-zarar hesabı ve riski aynı zamanda… Sevgiyle…