Ejderha mitosunun küresel ölçekteki istikrarlı mevcudiyeti, rastgele bir "hayal kurma" seansından ziyade, insan beynindeki "evrimsel korku mekanizması" ile devasa fosillere dair yapılan "pre-modern paleontolojik yorumların" bir sentezidir. Antropolog David E. Jones'un "An Instinct for Dragons" (2000) çalışmasında öne sürdüğü üzere; primat atalarımızın hayatta kalmak için kaçmak zorunda olduğu üç ana predatörün (yılan, büyük kedi ve yırtıcı kuş) morfolojik özellikleri, limbik sistemimizde birleşerek "kanatlı, pullu ve pençeli" hibrit bir canavar arketipine dönüşmüştür. Bu biyolojik miras, kadim insanların Protoceratops gibi dinozor fosillerini veya Varanus komodoensis (Komodo ejderi) gibi devasa sürüngenleri keşfetmesiyle ampirik bir "kanıt" kazanmış ve kültürel bir taksonomiye evrilmiştir. Yani ejderhalar, doğadaki parçalı gerçekliğin, insan zihnindeki en ilkel hayatta kalma içgüdüleriyle "paleontolojik bir illüzyon" çatısı altında birleşmesidir.