Merhaba
İnsanlık tarihi boyunca bazı insanlar kendilerine benzeyenleri daha kolay anlamış, kendilerinden farklı olanları ise bazen merakla, bazen korkuyla, bazen de önyargıyla karşılamıştır. Cinsel yönelimi toplumun çoğunluğundan farklı olan insanlara dair sorular da aslında biraz buradan doğar.“ Bu insanlar hasta mı?”, “Bir bozukluk mu söz konusu?”, “Toplum neden farklı görüyor?” Bu sorular hassas olsa da, onları yargıdan çok insanı anlamaya çalışarak sormak önemlidir.
Öncelikle bilimsel açıdan şunu ayırmak gerekir. Bir insanın cinsel yönelimi ile ruhsal hastalık aynı şey değildir. Günümüzde psikoloji ve psikiyatri alanındaki genel yaklaşım, heteroseksüellik dışındaki yönelimleri tek başına bir hastalık ya da bozukluk olarak değerlendirmez. Bir insanın kimi sevdiği, kimden duygusal ya da romantik olarak etkilendiği, onu otomatik olarak “hasta” yapmaz. Ruh sağlığında daha çok bakılan şey, kişinin hayatını sürdürebilmesi, ilişkiler kurabilmesi, kendisiyle barışık olup olmaması ve ciddi bir psikolojik sıkıntı yaşayıp yaşamadığıdır. Çünkü bir insan heteroseksüel de olabilir, farklı bir yönelime sahip de olabilir; ama aynı zamanda kaygı, depresyon ya da başka ruhsal sorunlar yaşayabilir. Bu sorunlar çoğu zaman yönelimin kendisinden değil, yaşadığı hayat koşullarından ve sosyal baskılardan kaynaklanabilir.
Biyolojik açıdan konuya baktığımızda ise insan davranışlarının ve yönelimlerinin tek bir nedene bağlı olmadığını görürüz. Bilim insanları yıllardır cinsel yönelimin kökenini araştırıyor ve bugün ulaşılan genel görüş, bunun tek bir gene, tek bir hormona ya da tek bir yaşantıya bağlı olmadığı yönünde. Genetik yatkınlıklar, anne karnındaki gelişim süreci, hormonlar ve çevresel etkiler birlikte rol oynayabiliyor. Yani bu durum çoğu zaman bir tercih ya da bir anda verilen bilinçli bir karar gibi işlemiyor; insanlar genellikle yönelimlerini seçtiklerini değil, zamanla fark ettiklerini ifade ediyorlar. Bu nedenle birçok araştırmacı bunu insan çeşitliliğinin bir parçası olarak ele alıyor.
Psikolojik açıdan da önemli bir ayrım yapmak gerekir. Ne yazık ki bir zamanlar bazı uzmanlar farklı yönelimleri bir ruhsal bozukluk gibi yorumlamış olsa da, zamanla yapılan bilimsel çalışmalar bu görüşü desteklemedi. Bugün daha çok üzerinde durulan konu, kişinin yaşadığı duygusal yük ve toplumsal deneyimlerdir. Çünkü bir insan sürekli dışlanıyorsa, ailesi tarafından reddediliyorsa, korku içinde yaşıyor ya da kendini gizlemek zorunda hissediyorsa; bu durum kaygı, yalnızlık ve depresyon gibi ruhsal sıkıntılara yol açabilir. Burada insanı yoran şey çoğu zaman yönelimin kendisi değildir aslında kendinden olmayanı dışlayan toplumun verdiği tepki olabilir.
Peki toplum neden bunu farklı görüyor?
Bu sorunun cevabı biraz tarihte ve kültürde saklıdır. İnsan toplulukları binlerce yıl boyunca aile, soyun devamı, çocuk sahibi olma ve toplumsal düzen etrafında yaşamlarını şekillendirdi. Bu yüzden kadın ve erkek birlikteliği birçok toplumda temel model hâline geldi. Zaman içinde yaygın olan şey yalnızca “çoğunluk” olmaktan çıktı ve bazı yerlerde “tek doğru” gibi algılanmaya başlandı. İnsan zihni çoğu zaman alışık olduğu şeyi normal kabul eder; daha az gördüğü ya da anlamadığı şeyleri ise farklı olarak etiketler.
Bir diğer önemli neden de bilinmezliktir. İnsan psikolojisi tanıdığı şeylerde güven hisseder. Farklı olan ise bazen korku ya da tedirginlik yaratabilir. Bu sadece cinsel yönelim konusunda değil; tarih boyunca farklı dine inananlar, farklı dil konuşanlar ya da farklı kültürlerden gelen insanlar için de yaşanmıştır. Antropoloji ve sosyal psikolojide buna bazen “ötekileştirme” denir. İnsanlar kendi grubunu merkeze koyar, farklı olanı ise anlamakta zorlanabilir.
Dinî ve kültürel değerler de bu bakışı etkileyebilir. Bazı insanlar meseleyi inanç çerçevesinde değerlendirirken, bazıları insan hakları ve bireysel özgürlük açısından ele alır. Bu nedenle aynı toplum içinde bile çok farklı görüşler bulunabilir. Toplum aslında tek bir düşünce biçiminden oluşmaz; farklı kuşaklar, farklı yaşam deneyimleri ve farklı değerler bir arada yaşar.
Antropolojik açıdan bakıldığında ise ilginç bir gerçek ortaya çıkar. Tarih boyunca farklı yönelimlere sahip insanlar hep vardı. Ancak bunların toplum içindeki görünürlüğü, kabul biçimi ve ifade edilme şekli kültürden kültüre değişti. Bazı toplumlar bunu daha sert biçimde dışlarken, bazı toplumlarda daha kabul edici tutumlar görüldü. Bu da bize “normal” dediğimiz şeyin yalnızca biyolojiyle değil, aynı zamanda kültürle de şekillendiğini gösterir.
İnsani açıdan düşündüğümüzde ise belki de en temel soru şudur. Bir insanı değerli yapan nedir? Çoğunluğa benzemesi mi, yoksa nasıl bir insan olduğu mu? İnsanların yönelimleri farklı olabilir; ama sevilmek, anlaşılmak, güven duymak, bir yere ait hissetmek gibi temel duygusal ihtiyaçları büyük ölçüde ortaktır. Bir insanın değeri yalnızca kimi sevdiğiyle ölçülemez; başkalarına nasıl davrandığı, nasıl bir hayat kurduğu ve ne kadar iyi bir insan olmaya çalıştığı da önemlidir.
Belki meseleye en insanî yerden bakınca şunu söylemek mümkündür. İnsanlar çoğu zaman bilmediklerinden korkar; ama tanıdıkça, dinledikçe ve anlamaya çalıştıkça bakış açıları değişebilir. Çünkü insanı anlamanın yolu, önce onu yalnızca bir etiket olarak değil, bir insan olarak görebilmektir.