Ekonomik yetersizlik ve gelir adaletsizliği insanın ruhunu sessizce kemiren yüklerden biridir. Çalışan kişi emeğinin karşılığını alamadığında toplumda geri plana itilmiş hisseder. Bu durum bireysel bir sorun olmanın ötesinde toplumsal huzursuzluğun da kaynağıdır. Küçük yerleşimlerde sosyal imkânların sınırlı olması bu duyguları daha da yoğunlaştırır çünkü insanın nefes alabileceği alanlar yoktur.
Onuruyla çalışan bir adamı düşün: Gün boyu alın teri döker akşam eve geldiğinde çocuğuna istediği kitabı alamaz. Çalışıyor olmasına rağmen sürekli “yetememe” duygusuyla yaşar. Bu sessiz hüzün emeğin değerini sorgulatır. Toplumun gözünde tembel olarak görülmez ama yoksul damgasını taşır bu damga ruhunu sürekli olarak kemirir görünmez bir yük sürekli olarak artar.
Böylesi bir ortamda insanlar yalnızca ekonomik yıpranmaz duygusal olarak da yıpranır. Gelir adaletsizliği öfke ve umutsuzluğu besler bu birikim gençlerde suça yönelme riskini artırır. Hırsızlık şiddet ya da bağımlılık çoğu zaman çaresizliğin patlamış bir yansımasıdır. Eşitsizlik, bireysel depresyonu toplumsal huzursuzluğa dönüştürür.
Ve aşk bile bu ortamdan nasibini alır. İnsanlar ekonomik sıkıntılarla boğuşurken ilişkilerinde de kolay yoldan mutluluk arar. Emek vermeden derin bağ kurmadan bir şekilde aşk yaşamak isterler. Hayatın yükü ağırdır aşkı da bir sığınak gibi görürler. Nitekim bu yüzeysel arayış ilişkilerin kırılgan ve kısa ömürlü olmasına yol açar.
Bu sorunların çözümünü tek madde halinde belirtemeyiz belki ama gelinen noktada acilen evrensel ahlak yasalarına dönülmeli, acilen dini içtihatlarda istifade edilmeli temel olara ahlaklı bireyler yetiştirmekteden başka seçenek görünmüyor gibi. Aksi takdirde dünyanın en iyi psikiyatırlar veya terapistleri bireysel anlamda bu sorunları çözemeyecektir.