Bir bireyin yaşam hakkının, yaptığı eylemler nedeniyle elinden alınmasının ahlaki olarak savunulup savunulamayacağı sorusu, hukuk ve ahlak felsefesinin en temel meselelerinden biridir. Bu soru özellikle ölüm cezası bağlamında yoğun biçimde tartışılmaktadır. Etik teoriler arasında bu konuda iki ana yaklaşım öne çıkar: cezalandırıcı adalet (retributivizm) ve hayatın kutsallığını savunan temel etik ilkeler.
Cezalandırıcı adalet savunucuları, bazı suçların ,özellikle cinayet gibi ağır suçların, failinin yaşamının sonlandırılmasının makul bir ceza olduğunu ileri sürerler. Bu yaklaşım, “lex talionis” yani talio ilkesine dayandırılır; bir suçlunun hayatını ortadan kaldırması durumunda, aynı ölçüde bir bedensel karşılık verilmesi adaletin gereği olarak görülür (Stanford Encyclopedia of Philosophy). Bu tür argümanlar genellikle bireyin özgür irade ile kötü eylemlerde bulunduğu ve bu eylemlerinin sonuçlarını taşıması gerektiği varsayımına dayanır (Stanford Encyclopedia of Philosophy). Ayrıca bazı teoriler ölüm cezasının caydırıcılık ve toplumsal güvenlik gibi faydalar sağlayabileceğini öne sürer; yani potansiyel suçlular cezadan korkarak daha ağır suçlardan kaçınabilir (Death Penalty Information Center verileri; örneğin Ehrlich çalışması tartışmaları)
Ancak bu tür savunmalar ahlaki açıdan güçlü eleştirilerle karşılaşır. İlk olarak, yaşam hakkı bir insan hakkı olarak evrensel ve devredilmez kabul edilir; uluslararası insan hakları hukuku bu ilkeyi güçle korur. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 2. maddesi uyarınca “herkesin yaşama hakkı hukuk tarafından korunmalıdır” ve “hiç kimse, kanunda cezası belirlenmemiş bir suçu işlemesi nedeniyle yaşama hakkından bilinçli olarak yoksun bırakılamaz” ifadesi yer almaktadır (AİHS Madde 2/1; ) . Bu bağlamda devletin bireyleri hukuka aykırı biçimde öldürmemesi, hatta ölüm cezası gibi cezai yaptırımlarda bile çok sıkı sınırlar öngörülmesi gerektiği vurgulanır.
Etik açıdan yaşamın kutsallığı ve insan haklarına saygı ilkesi, ölüm cezası uygulamasına karşı güçlü bir argüman oluşturur. Ölüm cezasına karşı çıkanlar, bu yaptırımın bir insanın hayatına son vermenin etik temellendirilmesinin doğası gereği yanlış olduğuna dikkat çekerler. Örneğin, Petrovici ve Dean’in değerlendirmesine göre ölüm cezası insan yaşamını bastıran, insan haklarına ters düşen ve etik açıdan son derece tartışmalı bir yaptırımdır (Petrovici & Dean, 2020, DOI:10.18662/po/11.4/237)
Ayrıca ölüm cezasının hatalı yargı kararları sonucunda masum insanların ölümüne yol açma riski, ahlaki itirazı daha da güçlendirir. Pek çok hukuk sisteminde mahkûmiyetler geri alınabilirken, ölüm cezası geri döndürülemez bir sonuç doğurur. Bu geri döndürülemezlik, ahlaki bir sistemde geri alınamaz hataların kabul edilemez olduğunu ileri süren etik teoriler tarafından güçlü biçimde vurgulanır.
Son olarak, ahlak felsefesinde sıklıkla karşılaşılan bir argüman da insan haklarının koşulsuzluğu ilkesidir. Bu yaklaşım, yaşam hakkının herhangi bir eylem sonucu ortadan kaldırılamayacağını ve bu hakkın temel bir ahlaki koruma alanı olduğunu savunur. İnsan hakları teorisyenleri, ölüm cezası gibi “özel bir öldürme” biçiminin bile bu temel hakla çeliştiğini belirtirler.
Sonuç olarak, bir bireyin yaşam hakkının yaptığı eylemler nedeniyle elinden alınmasının ahlaki olarak savunulması zorunlu bir sonuç olmadığı söylenebilir. Ahlaki savunma bu düşünceye üretilmiş argümanlar sunsa da, yaşam hakkının evrensel, devredilmez ve geri alınamaz doğası, bu tür bir yaptırımı ahlaki bakımdan güçlü biçimde sorgulamayı gerektirir. Devletler de uluslararası insan hakları yükümlülükleri çerçevesinde insanların yaşam haklarını korumakla yükümlüdür; bu yükümlülük, bireylerin yaşamının eylemleri dolayısıyla alınamayacağını temel bir ilke olarak ortaya koyar. Bu nedenle eylemler ne kadar ağır olursa olsun, yaşam hakkını ortadan kaldırmanın genel olarak ahlaki açıdan savunulabilir bir norm olduğunu söylemek, etik literatürde geniş kabul görmemektedir.