Merhaba
Bu soru aslında yalnızca “bilim nasıl yapılır?” sorusu değil; daha derinde “bilim kimlere aittir?” sorusudur. Modern dünyada bilim çoğu zaman üniversite diploması, laboratuvar, bütçe ve akademik unvanlarla özdeşleştirildiği için insanlar doğal olarak şunu düşünüyor: “Eğer üniversite okuyamadıysam ya da maddi imkânım yoksa bilim yapamam.” Oysa tarih ve düşünce geleneği bize bunun tam olarak doğru olmadığını gösterir. Bilim, kurumsal yapılardan önce bir düşünme biçimidir. Üniversite, bilimi sistematik üretmenin güçlü bir aracıdır ama bilimin kendisi değildir.
Öncelikle disleksi ve hiperaktiviteyi bir “yetersizlik” olarak görmek ciddi bir yanılgıdır. Bu durumlar zekâ eksikliği değildir; öğrenme ve dikkat biçiminin farklı işlemesidir. Hatta birçok disleksili bireyin görsel düşünme, üç boyutlu hayal kurma ve bütünsel kavrama konularında güçlü olduğu bilinmektedir. Hiperaktivite ise doğru yönetildiğinde yoğun merak, yüksek enerji ve bir konuya kilitlenildiğinde derinleşme kapasitesi anlamına gelebilir. Disleksi ve hiperaktivite çoğu zaman “engel” olarak anlatılır; oysa bunlar çoğu durumda farklı işleyen bir bilişsel sistemin adıdır. Yani mesele eksiklik değil, farklılık meselesidir. Modern eğitim sistemi daha çok lineer okuma, uzun süre masa başında hareketsiz kalma ve standart sınav performansı üzerine kurulu olduğu için bu farklılıklar dezavantaj gibi görünür. Fakat bilimsel yaratıcılık söz konusu olduğunda tablo değişebilir.
Disleksiye sahip bireyler sıklıkla görsel ve bütünsel düşünmede güçlüdür. Metni satır satır ilerlemek yerine büyük resmi kavrama eğiliminde olabilirler. Üç boyutlu düşünme, mekânsal algı, karmaşık sistemleri zihinde canlandırma gibi alanlarda avantaj sağlayabilirler. Fizik, mühendislik, biyolojideki yapısal ilişkiler ya da kimyasal süreçlerin zihinsel modellenmesi bu tür bir düşünme biçimiyle oldukça uyumludur. Disleksi bazen ayrıntıya takılmadan yapının kendisini görme yeteneği kazandırır; bu da bilimde önemli bir avantajdır çünkü bilim çoğu zaman örüntü (pattern) fark etme sanatıdır.
Hiperaktivite ya da dikkat eksikliği denilen durum da tek boyutlu değildir. Evet, klasik ders ortamında uzun süre pasif kalmak zor olabilir. Ancak ilgi duyulan bir konu söz konusu olduğunda hiperfokus denilen yoğunlaşma hali ortaya çıkabilir. Bu, saatlerce bir problemi çözmeye kilitlenebilme anlamına gelir. Bilimde ilerleme çoğu zaman bu tür yoğun odak anlarında gerçekleşir. Ayrıca yüksek enerji, merak ve hızlı çağrışım kurma becerisi yaratıcı bağlantılar üretmeye yardımcı olabilir. Bilim yalnızca disiplin değil, aynı zamanda yaratıcı sıçramalar gerektirir.
Bir diğer olumlu yön de risk almaya ve farklı düşünmeye yatkınlıktır. Standart düşünce kalıplarına daha az bağlı olmak, alışılmışın dışında sorular sormayı kolaylaştırabilir. Bilimde devrimsel ilerlemeler genellikle “herkesin normal kabul ettiği şeye” itiraz eden zihinlerden çıkar. Farklı bilişsel işleyiş bazen tam da bu noktada avantajdır. Elbette bu özelliklerin verimli hale gelmesi için strateji gerekir. Disleksili biri için sesli kitaplar, videolu dersler, şemalar ve diyagramlar metin okumaktan daha etkili olabilir. Hiperaktif biri için kısa ama yoğun çalışma blokları, hareket molaları ve uygulamalı öğrenme yöntemleri çok daha üretken olabilir. Yani mesele kapasite değil, yöntemi kendine göre uyarlamaktır. Kendi öğrenme biçimini keşfeden biri, klasik sistemde zorlanmış olsa bile bağımsız öğrenmede son derece başarılı olabilir. Bugün birçok girişimci, sanatçı ve bilim insanının benzer nöroçeşitlilik özelliklerine sahip olduğu biliniyor. Bu durumlar zekânın eksikliği değil; zekânın farklı örgütlenmesidir. Eğer kişi merakını canlı tutar, güçlü yanlarını tanır ve öğrenme yöntemini buna göre şekillendirirse, disleksi ve hiperaktivite bir engel olmaktan çıkıp yaratıcı düşünmenin motoru haline gelebilir. Sorun kapasitede değil, klasik eğitim sisteminin herkesi aynı kalıba sokmaya çalışmasındadır. Üniversite okuyamamak “bilimsel akıl yürütme” yeteneğinin olmadığı anlamına gelmez.
Bilim yapmak için gereken ilk şey diploma değil, zihinsel disiplindir. Merakı sistemli hale getirme becerisidir. insan ilgi duyduğu alana önce temelleri sağlamlaştırarak başlamalıdır. Bu noktada en önemli adım, konuları hızla tüketmek değil gerçekten anlamaktır.Düşünmek bilimsel zihnin başlangıcıdır. Günümüzde bilgiye erişim tarihte hiç olmadığı kadar kolaydır. Açık erişimli dersler, ücretsiz üniversite videoları, PDF kitaplar, bilimsel makaleler herkesin ulaşabileceği durumdadır. Maddi imkân eksikliği eskisine kıyasla daha az belirleyicidir; asıl belirleyici olan sürekliliktir.
Bilim aynı zamanda soru sorma cesaretidir. “Bu neden böyle?” sorusunu gerçekten ciddiye almakla başlar. Örneğin bir bitkinin büyümesini gözlemlemek bile bilimsel bir başlangıçtır. Bir hipotez kurup sonucu not etmek, küçük bir deney tasarlamak, hata payını düşünmek bilimsel yöntem pratiğidir. Bilim sadece büyük laboratuvarlarda yapılan deneylerden ibaret değildir. Gözlem, kayıt, karşılaştırma ve eleştirel düşünme de bilimin özüdür. Kişi kendi yaşamında bile bilimsel yöntem uygulayabilir. Önemli olan sezgiyle yetinmemek, kanıt aramaktır. Tarihsel olarak baktığımızda resmi eğitimi sınırlı olmasına rağmen bilime katkı sunmuş insanlar vardır. Örneğin Michael Faraday bir kitap ciltçisinin yanında çalışırken kendi kendine okuyarak elektromanyetizmanın temellerine katkı sağlamıştır. Ya da Gregor Mendel bir manastır bahçesinde yaptığı bezelye deneyleriyle genetiğin matematiksel temelini atmıştır. Bu örnekler romantize edilmemelidir; çünkü her dönemin koşulları farklıdır. Ancak şunu gösterirler: Bilimsel üretimin kaynağı merak ve metodolojik ısrardır.
Bugün akademi dışında bilimle temas kurmanın bir diğer yolu da “vatandaş bilimi” projeleridir. Büyük veri setlerinin sınıflandırılması, gökyüzü gözlemleri, biyolojik çeşitlilik kayıtları gibi alanlarda gönüllü katkı sunulabiliyor. Bunun yanında öğrenilen bilgiyi yazmak, anlatmak ve paylaşmak da ciddi bir bilimsel pratiktir. Bir konuyu başkasına sade biçimde aktarabilmek, o konuyu gerçekten anlamış olmayı gerektirir. Bu süreç zihni keskinleştirir. “Dünyaya değer katmak” ifadesi çoğu zaman büyük keşifler ya da Nobel ödülleriyle eşleştirilir. Oysa dünyaya değer katmak her zaman devrimsel bir buluş yapmak demek değildir. Bilimsel düşünmeyi yaymak, hurafeyle mücadele etmek, bir gence merak duygusu aşılamak, doğru bilgiye ulaşmasına yardımcı olmak da dünyaya katkıdır. Bilimsel kültür üretmek, bilimin kendisi kadar değerlidir. Bu durumda olan birinin en gerçekçi başlangıç noktası şudur: Kendine uzun vadeli bir öğrenme planı yapmak. Her gün küçük bir konu çalışmak. Not almak. Kavram haritaları çıkarmak. Anlamadığı yeri tekrar etmek. Acele etmemek. Ve bunu yıllarca sürdürmek. Bilim bir sprint değil, maratondur. Maddi imkânsızlık zorlayıcıdır ama bilgi çağında en büyük sermaye zaman ve dikkattir. Zamanı ve dikkati disiplinle yöneten biri, resmi unvanı olmasa bile bilimsel bir zihne sahip olabilir.
Bilim yapmak bir meslekten önce bir karakter meselesidir. Sabır, entelektüel dürüstlük, hata yaptığında geri adım atabilme cesareti ve merakı canlı tutma iradesi gerektirir. Eğer bunlar varsa başlangıç noktası her zaman vardır. Üniversite bir yoldur; tek yol değildir. Bilim ise belirli bir sınıfa ait değil, soru sorabilen herkese aittir.[1]
Kaynaklar
- Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim.