''Scofield Dehası'': Düşük Gizli Baskılama (Low Latent Inhibition)

Bu yazının içerik özgünlüğü henüz kategorize edilmemiştir. Eğer merak ediyorsanız ve/veya belirtilmesini istiyorsanız, gözden geçirmemiz ve içerik özgünlüğünü belirlememiz için [email protected] üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

Gökyüzünde birden beliren bir ışık neden dikkatimizi çeker de, bir kapının kulbu dikkatimizi çekmez, hiç düşündünüz mü? Ya da yoldan geçen bir Ferrari'ye neden daha yoğun dikkat veririz de, sıradan bir diğer arabaya (örneğin bir Ford Focus'a) ekstra dikkat harcamayız? Soru ilk etapta şaşırtıcı gelebilecektir: "E Ferrari ilginç bir şey de ondan!" Bu bir argümandır, evet. Ancak dikkatli bakacak olursanız, soruya cevap vermemektedir. Çünkü soru zaten onu sormaktadır: İyi de, yoldan geçen bir Ferrari'yi ilginç kılan nedir ki? Daha doğru ifadesiyle, yoldan binlerce kırmızı ve gözümüze güzel gözükebilecek araba geçerken, neden Ferrari'ye dikkate değer miktarda dikkatimizi odaklarız?

İşte bu soruya cevap verebilmek için, konuya tersten yaklaşmamız gerekir: neden her kapıyı açışımızda kapının koluna (kulbuna) ekstra önem vermeyiz? Neden onun kapıya nasıl bağlı olduğuna, çivi ve vidaların nereye yerleştiğine, kolun kendi etrafında kaç derece dönebileceğine, hangi malzemeden yapıldığına, rengine, vb. özelliklerine dikkat etmeyiz? Buna karşılık, bir Rubik Kübü'nü elimize aldığımızda, onun nasıl birleştiğini, ne yöne doğru ne kadar hareket edebildiğini, üzerindeki renkleri pür dikkat inceleriz? Dikkatimizi neye odaklayıp, neye odaklamayacağımızı nasıl seçiyoruz? Ya da seçiyor muyuz?

Hem Ferrari, hem kapı kulbu örneklerine bir arada cevap verelim: yoldan geçen arabalardan hangisine dikkatimizi odaklayacağımızı belirleyen şey, Ferrari'nin evrensel olarak "ilgi çekici", kapı kolunun evrensel olarak "sıkıcı" olması değildir. Neden olan şey, gizli baskılama veya örtük ketleme (latent inhibition) olarak bilinen nöropsikolojik bir olgudur. En basit tanımıyla gizli baskılama, beynimizin alışık olduğu cisimlerden gelen sayısız duyusal (görsel, işitsel, vs.) veriyi baskılaması ve bilincimizi oluşturan, etrafımızda neye odaklanacağımızı kontrol eden üst beyin bölgelerine ulaştırmamasıdır. Aslında bir kapı koluna baktığımızda, az önce sorumuz içerisinde bahsettiğimiz tüm özelliklerine dair bilgiler beynimize ulaşır: rengi, biçimi, bağlantı noktaları ve onların yerleri ve daha nicesi... Fakat beynimiz bunları filtreleyerek sadece işimize yarayacak özelliğini işler: kapıyı açma işlevini... Diğer tüm özellikleri ise otomatik olarak görmezden gelir. 

Fakat hiç alışık olmadığımız bir cisimle karşılaştığımızda, beyin neyi filtrelemesi gerektiğini bilemediği için, her şey bilincimizi oluşturan daha üst beyin bölgelerine aktarılır, analiz edilir, kategorize edilir ve nihayetinde hafızamız içerisinde yerini alır. Bu cisme ikinci bir sefer baktığınızda, bazı özellikler artık o kadar ilgi çekici gelmemeye başlar. Bunun sebebi, cismin o özelliklerinin evrensel olarak ilgi çekiciliğini yitirmiş olması değil; beynimizin artık o cismin sadece işlevsel veya henüz anlaşılamamış özelliklerine odaklanmasıdır. Yoksa o cismi hiç görmemiş biri için, sizin artık görmezden geldiğiniz özellikler halen ilgi çekicidir. Ta ki o kişi de o özelliklere ve genel olarak cisme "alışana" kadar...

Şu ana kadar gizli baskılamanın tam olarak nasıl çalıştığı anlaşılamamıştır. Konuyu açıklamaya çalışan birkaç teori bulunmaktadır ve bunlar genel olarak cisimlerden gelen uyarıların beynimiz tarafından nasıl değerlendirdiğini izah etmeyi hedeflemektedir. Baskın olan teoriye göre gizli baskılama, beynimize tekrar tekrar ulaşan aynı uyaranların beyin tarafından ilişkilendirilebilirliklerinin azalmasıdır. Bunun nedeni de, o özelliklere ayrılan dikkatin azalmasıdır. Bir diğer teoriye göreyse, yeni uyaranlar ile eski uyaranlar beyin tarafından işlenmek konusunda bir nevi "yarıştıkları" için, yeni olanların etkisi eski olanlara baskın gelmektedir ve bu nedenle dikkat çoğunlukla onlara yönelmektedir.

Nedeni her ne olursa olsun gizli baskılama, beynimizin halen evrimleşme sürecinin başlarında olduğunun güzel örneklerinden bir tanesidir. Zira her ne kadar yerlere göklere sığdıramıyor olsak da, beynimiz oldukça sınırlı bir organdır. Evrimsel süreçte daha karmaşıklaşması sonucu yapabilecekleri, şu anda yapabildiklerini rahatlıkla gölgede bırakabilecektir. Ancak evrim, öngörüsü olan, bilinçli bir süreç değildir. Tasarlamaz; sadece var olan çeşitlilik içerisinden ortama en uyumlu olanları seçer. Dolayısıyla "Beyinleri şöyle yapayım ki daha iyi olsun." gibi bir öngörüsü bulunamaz. Bu nedenle de, elde var olan malzemenin en iyisini kullanarak, ortama uyumlu canlıların evrimleşmesini mümkün kılmakla yetinmektedir. Beyinlerimizde bu çeşit "sibop ve tıpaların" ve adeta "yamaların" bulunma sebebi de budur. Aslında mantıklı olan, beynin tüm bu verileri kolaylıkla işleyebileceği kadar güçlü olmasıdır. Zira bu verilerin her biri, içerisinde kıymetli bilgiler taşıyan, değerlendirildikleri takdirde daha önce gözden kaçanları görmemizi sağlayabilecek verilerdir. Ancak ne yazık ki evren ve doğa kusursuz değildir. Evrimsel süreçte beynimiz henüz o düzeye ulaşabilecek kadar evrimleşmemiştir; en azından popülasyonun genel ortalaması, bunu yapamayacak konumdadır. Dolayısıyla bunun yerine, aslında çok daha başarısız olan; ancak erişilmezi bir o kadar kolay olan bir çözüm evrimleşmiştir: etraftan gelen verilerin bir kısmını baskılamak...

Prison Break gibi popüler kültür ürünlerinde gizli baskılamanın bir çeşidi olan düşük gizli baskılama (low latent inhibition) konusuna yer verilmektedir. Dizinin başrol karakteri Michael Scofield (Wentworth Miller) üzerinden anlatıldığı gibi, aslında bu bir çeşit nöropsikiyatrik hastalıktır. Hastalık olarak tanımlanıyor, çünkü bu durumn görüldüğü bireylerin ezici çoğunluğunda yaşam standartlarını ciddi anlamda düşüren rahatsızlıklar baş göstermektedir. Genel olarak bu hastalığın görüldüğü bireylerin beyinleri, etraftan gelen uyaranları diğer insanlarda olduğu gibi filtreleyemez (ya da daha az filtreleyebilir). Bu da, etraftaki gerekli gereksiz her türlü verinin sürekli olarak bilinçlerine ulaşması ve onlarla boğuşmaları gerekmesi anlamına gelir.  

Popülasyon içerisinde bu hastalıkla baş edebilecek beyinler konusunda bir dağılım vardır (tıpkı diğer tüm özelliklerde olduğu gibi). Bazı bireylerin beyinlerinin yapısı, normalin üzerindeki miktarda veriyi işleyebilecek özelliktedir. Çoğununki ise böyle değildir. Sıradan bir beyinde düşük gizli baskılama hastalığının görülmesi takdirinde, çoğu zaman çocuklukta hiperaktivite ve ADHD gibi hastalıklarla paralel semptomları olan durumlar görülür. Bu kişiler dikkatlerini bir şeye odaklamakta güçlük çekerler, çünkü dikkatlerini verebilecekleri çok fazla veri, sürekli olarak beyinlerine akmaktadır. Bu, beynimizi bir e-posta sağlayıcısına benzetirsek, sürekli "istenmeyen (spam) e-posta" gelmesi gibidir! Rahat uyuyamazlar, zira uykunun mümkün olmasını sağlayan şey, etraftan gelen tüm uyaranların beyin tarafından geçici olarak baskılanmasıdır; ancak bu kişilerin beyni bunu düzgün yapamaz. Bunun haricinde bu kişilerde asosyallik, stres altında çalışamama, kolayca pes etme, basit sorunların üstesinden gelememe, arkadaşlıklar kuramama veya sürdürememe gibi sorunlar da sıklıkla görülür.

Öte yandan sözünü ettiğimiz çok ufak bir grupta, beynin yeterince fazla veriyi işleyebilecek bir yapıda olmasından ötürü bu hastalık, bir anda avantaja dönüşüverir: bu fazla veri akışı, bireylerin ortalama bir insana göre etrafından çok daha fazla haberdar olmasını sağlar, yaratıcılığı katlayarak arttırır, sıradışı keşiflerin yapılabilmesini mümkün kılar, olaylar arasındaki neden-sonuç ilişkilerini çok daha başarılı kurmak gibi olumlu özelliklerle kişiye fayda sağlar. Birçok kaşif, mucit ve sanatçıda çeşitli seviyelerde bu durumun görüldüğü düşünülmektedir.

Zaten işte evrim de, bu çeşitlilik üzerine işler. Henüz bu farklılığa neden olan unsur tam olarak bilinmese de, çok büyük ihtimalle genlerin bu işte bir parmağı bulunmaktadır. Bu genlerdeki farklılıkları yaratan mutasyonlar, seçilim mekanizmaları tarafından seçilir. Aslına bakacak olursanız bu tür bir farklılık tek başına dezavantajlıdır, çünkü çoğu beyin zaten işleyebileceği kadar veriyi alabilecek şekilde adapte olmuştur. Ancak bazı bireylerin beyin yapısındaki diğer farklılıklar ile bu sorun bir araya gelince, normalde dezavantajlı olan bir durum, bir anda müthiş bir avantaja dönüşebilmektedir. İşte evrimin üzerinde çalışabileceği çeşitlilik de tam olarak budur! Eğer vahşi hayatta yaşıyor olsaydık, bu insanların hayatta kalma ihtimalleri biraz daha yüksek olacak olabilirdi. Böylece, onların daha kolay hayatta kalması ve üremesi sonucu, evrimsel süreçte daha fazla şeyi algılayabilen nesillerin evrimleşmesi mümkün olabilirdi. 

 

Not: Bu hastalığa bilimsel literatürde "Scofield Dehası" adı verilmemektedir. Evrim Ağacı olarak biz, kısaca tanımlamak için bu terimi ileri sürdük. 

 

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. Low Latent Inhibition
  2. Harvard Gazette
  3. Schizophrenia Bulletin

Isaac Asimov'dan Carl Sagan'a Mektuplar

Dünya'da 100 İnsan Yaşasaydı...

Yazar

Çağrı Mert Bakırcı

Çağrı Mert Bakırcı

Yazar

Evrim Ağacı'nın kurucusu ve idari sorumlusudur. Popüler bilim yazarı ve anlatıcısıdır. Doktorasını Texas Tech Üniversitesi'nden almıştır. Araştırma konuları evrimsel robotik, yapay zeka ve teorik/matematiksel evrimdir.

Konuyla Alakalı İçerikler

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim