Lise müfredatını hatırlamaya çalışın. Matematik formülleri, tarih olayları, biyoloji sınıflamaları, fizik kanunları. Ne kadarı şu an aklınızda? Çoğumuz için cevap çok az. Sınav için ezberlenmiş, sınav bittikten sonra bırakılmış. Bu normal görünüyor çünkü herkes böyle yaşadı. Ama burada durup şunu sormak lazım: on iki yılın, belki daha fazlasının çıktısı bu muydu? Tabii bazı şeyler kaldı. Okumak, yazmak, dört işlem. Bunlar araç, hayatın içine işledi. Ama bunların büyük kısmı ilk birkaç yılda öğrenildi. Gerisi? Gerisi büyük ölçüde bir eleme süreciydi. Kimin daha iyi ezberleyebildiği, kimin kurallara uyabildiği, kimin sisteme uyum sağlayabildiği ölçüldü. Öğrenme değil, uyum. Hayatta en çok neye ihtiyaç duyuyoruz? Belirsizlikle başa çıkmak, hata yapıp devam etmek, farklı insanlarla anlaşmak, bir şeyi gerçekten merak edip peşine düşmek. Bunların hiçbiri müfredatta yoktu. Ya da vardı ama ölçülmediği için ciddiye alınmadı. Ölçülmeyen şey öğretilmez, öğretilmeyen şey değersiz sayılır. Belki okuldan gerçekten kalan en önemli şey bilgi değil. Kimi öğretmenin baktığı bakış, bir konunun ilk kez içini açtığı an, bir arkadaşlığın kurulduğu sınıf. Bunlar müfredatta yoktu, ama kalıcı olan çoğunlukla onlar oldu. Belki de okulun en büyük sorunu yanlış şeyleri öğretmesi değil, doğru şeyleri ölçememesiydi. Merak notlandırılmadı, cesaret sınava girmedi, iletişim çoktan seçmeli sorulara sığmadı. Bu yüzden yıllar sonra aklımızda kalanlar çoğu zaman dersler değil, bize düşünmeyi öğreten birkaç insandı. Ama hakkını da vermek lazım: derslerden çok, insanlarla aynı ortamda yaşamanın kurallarını öğrendik. Kiminle grup ödevi yapılır, kiminle yapılmaz, kim ben hallederim deyip ortadan kaybolur, kim son gece tüm projeyi kurtarır. Bunlar da az buz hayat dersleri değildi..